Onlar Güçlü, Biz Haklıyız! Salvador Allende


Darbe diyince bizim aklımıza 12 Eylül gelir. Kenan Evren, cunta ve Amerika… CIA, kontrgerilla…

11 Eylül denince de –2001’den itibaren- Amerika; Bin ladin, El Kaide, ikiz kuleler…

2001’den önce ise 11 Eylül demek, Şili Darbesi demektir; Allende, Pinochet ve tabii ki yine Amerika, CIA, ITT, kontrgerilla…

11, 12, 13, Eylül, Ekim, Kasım farketmez; eğer dünyada organize cinayet varsa, eğer silahlar zalim adına konuşmuşsa çok büyük ihtimalle orda Amerika vardır.

Tümevarım dedikleri bu işte.

Amerika’nın demokrasi ihracı motivasyonu malum. 11 Eylül 1973’de, demokratik seçimlerle başkan olmuş Salvador Allende, CIA destekli faşist Pinochet tarafından devrildiğinde, daha sonra ABD Dışişleri Bakanlığı da yapmış olan, o günlerde ise Başkan Nixon’un güvenlik danışmanı Henry Kissinger “Kendi halkının sorumsuzluğu yüzünden bir ülkenin komünist olmasına seyirci kalamayız. Meseleler, Şilili seçmenlerin kararına bırakılamayacak kadar önemlidir” demişti. Kissinger aynı yıl Nobel Barış Ödülü’nu kazanmıştı. Daha Fazlasını Oku

2. Tur Tahminleri Buraya…

Grup maçlarının sona ermesinin ardından, zerre ara vermeden 2. tur maçlarına çıkıyoruz. Futbol çok enteresan bir oyun hakikaten… Lafı fazla uzatmadan hemen tahmin formunu koyuyorum. Ve tabii ki dikkatinizi çektiği üzere skorun yanı sıra penaltı atışları içinde bir tahmin kutusu var. Bu kısıma yazacağınız şey, olası penaltı atışlarının nasıl sonuçlanacağı. Tabii ki, aklı başında, bilimsel, mantık süzgecinden geçen bir değerlendirmeye tabii olmayacak kadar havada olan bir konu. Yani, oha pes a.k. penaltıları nerden bilelim dediğinizi duyar gibiyim. Ama sallayın abi işte, maksat bu değil mi zaten. Her şeyi olduğu gibi, bunu da sallayacağız. Daha Fazlasını Oku

Dönüşüm Yılları

Yazının başlığını bir kitaptan esinlenerek yazdım. Altan Öymen’in “Değişim Yılları” adlı kitabından. (Herkese tavsiye ederim bu kitabı ve sonrasında çıkardığı “Öfkeli Yıllar” ve hatta öncesinde çıkardığı “Bir önem Bir Çocuk” adlı kitaplarını. O dönemleri oldukça sade ve detaylara boğmayan şekliyle yazıvermiş Öymen)

Kitabın adından esinlenmiştim dedim ya, günümüz Türkiyesi’nde yaşanan olayları aslında bu “dönüşüm” kelimesi karşılıyor. Tabi ki bu kelimeden çok daha iyi olanları vardır, aramızda bunu ortaya koyacak arkadaşlar da vardır. Bu kelime de benim naçizane denemem. Belki bir hipotez oluşturacağım, belki de kafamın içindeki soruları daha da geliştireceğim. Başlayalım bakalım.

Bildiğiniz üzere Cumhuriyet 1923 yılında kuruldu. Fakat bu bir gelişim modeliydi. Öyle bir anda gökten zembille inmedi. Gökten zembille inmediği gibi dirayetli kurucusu olmasaydı farklı bir meşrutiyet senaryosu olma ihtimali kuvvetliydi. İnsanoğlu kabaca mutlakiyet-meşrutiyet-cumhuriyet aşamalarını geçerek bugünkü modern devletler düzeyine ulaştı. Hala gelenekçi devletler de var, yok değil elbette. Ülkemiz özeline dönersek bu dönüşüm süreci aşılması gereken birtakım zorluklar içermekteydi. Çok kültürlü, çok dilli, çok etnisiteli bir yapıdan tekçi bir devlete, yani Ulus Devlet‘e dönüşüm hiç de kolay değildi. Ama birtakım tarihi zorunluluklar, savaşlar ve göçler bu dönüşümü hızlandırdı. Radikal kararlar, devrimci hegemonya ile birleşerek bir ölçüde başarılı oldu. Fakat dönüşüm sancıları giderilemedi. Hatta ilerleme tam hızıyla gitmesi gerekirken bir korumacılık içine girildi ve iç hesaplaşmalar devrimci hegemonyanın meşruluğunu sorgulanır hale getirdi. Ve bu sırada çıkan İkinci Dünya Savaşı ülkeyi koymuş olduğu hedeften oldukça uzağa taşıdı. Ama asıl darbe bu savaştan değil; savaş sonrasında başlayacak olan Soğuk Savaş sürecinden geldi. Ülke kendi ayakları üzerinde değil de başkasının yardımı ile ayakta durabileceğine inandı. Bir taraf seçmek gereğini hissetti ve seçti.

Bu süreci daha detaylı olarak analiz etmeyeceğim elbette, çünkü konumuz bu değil. Konumuz bu sürecin artık bitmiş olması. SSCB’nin dağılışı ve Berlin Duvarı’nın yıkılışı yeni bir dünya’nın habercisi oldu. Soğuk Savaş bitmişti ve yeni bir dünya inşa ediliyordu. Bu yeni dünyada bize düşen rol ne olabilirdi? Her zaman girmek istediğimiz Avrupa Birliği mi, İran’la ve Rusya ile bir enerji birliği mi, Türkî Cumhuriyetlerle ortak bir devlet mi yoksa İslam ülkelerinin liderliğini üstlenmek mi?

Bu sorular uzun zamandır tartışılıyor. Tartışılmaktan öte soğuk savaş biçiminde devlet organları içinde gerçekleşmekte. Bu dönüşüm sancıları yeni bir dünya düzeninde Türkiye’nin yeri ile alakalı olsa gerek. Kısır bir iç hesaplaşma, basit bir devleti ele geçirme amacı içerdiğini düşünmüyorum. Arkasında çok daha büyük olayların yer aldığına inanıyorum. Bu inanış komplo teorileri şeklinde değil elbette. Bu savaştan galip çıkanın amacının ne olduğunu merak etmekteyim sadece. Kendime göre cevaplarım var ama net değiller.

Bu sebeplerden dünya coğrafyasında en çok siyasi çekişmenin yaşandığı ülkelerin başında geliyoruz. Bu alanda ilk 5’e rahat gireriz. Kimsenin bizim kadar sorunu olabilir mi bilemiyorum. Ermeni sorunu, Kıbrıs sorunu, Demokratik açılım, AB’ye üyelik süreci, İran ile ikili ilişkiler, Irak’ta neler olacağı, Rusya ile enerji ortaklığı, BOP meselesi, İslam ülkeleri liderliği, Afrika açılımı, Güney Amerika ile ticari ilişkilerin gelişme sıkıntısı vs… İç meseleleri yazmadım bile gerisini siz hesaplayın.

Evet, artık ciddi bir Dönüşüm yaşıyor ülkemiz. Soğuk savaş sürecindeki gibi “vatan, millet, Sakarya” ile aşılabilecek(?) gibi değil problemlerimiz. Kalıcı çözümler üretebilme, özgür dünyada var olabilme mücadelesi vereceğimiz zamanlar gelmiş bulunmakta. Gazetelerin, televizyonların anlattıkları sadece fotoğrafın çok küçük bir parçası. Fotoğrafın asıl kendisi bu anlatılanların içinde. Bu fotoğrafı göremezsek hiçbir problemimizi çözebileceğimize inanmıyorum.

Diplomatik heyet sırrı: ABD vs. Türkiye

zVn91

Daha önce de yazmış olmam muhtemel ama, bu diplomatik görüşmelerle ilgili çok soru işaretim var. İkili görüşmeler, heyetler arası görüşmeler, basın fotoğraf çekerken birbirinin kulağına eğilip, iki kelam edip, sonra kahkahayı basmalar filan… Gizem dolu bir süreç… Bu sır perdesini aralamadan ölmemeliyim.

Misal; Tayyip Erdoğan İngilizce bilmiyor sanırım hala. Ama atıyorum, kapı önü el sıkışma sekanslarında Berlusconi’nin bir şakasını, Obama’nın bir jestini –arada tercüman olmadan- anlıyor ya da anlıyormuş gibi yapıp gülüyor. Ya “Senin first lady’de lokum gibiymiş haa” dediyse herif?! Der mi der… Ne gülüyorsun anlamadan, bilmeden?

Gerçi meselem azgın Berlusconi değil; Tayyip Erdoğan ABD’ye gidip Obama ile görüştü. Ya da şöyle söyleyeyim, Obama aylar önce, başkan seçilmesinden hemen sonra Türkiye’ye gelmişti. Allahım nasıl coşku, uçak kapılarında karşılamalar, bilmem kaç pare top atışları, askeri bando, sağol sağol sağol filan… Geldi, burada yer yerinden oynadı, gitti…

Şimdi bizimkilerin iade-i ziyaretlerine bakıyorum. Gerçi Türkiye’de yine yer yerinden oynadı ama ABD basını ne kadar ilgi gösterdi bilmiyorum. Manşet olmadığından eminim mesela. Bizim Türk televizyonları ise canlı canlı yayınlıyor, saniye saniye… “Tayyip Erdoğan otelinden ayrıldı, şu anda Beyaz Saray’a giriyor” diyor misal televizyondaki muhabir. Görüntüye bakıyorum, sanki herif ABD’de Beyaz Saray’a değil, Karaköy’de hırdavatçıya giriyor. O nasıl Beyaz Saray girişi lan? Kapıda yalandan bir tane muhafız asker, selam durmuş. Bir tane kadın var karşılıyor. Elini sıkıyor filan. Obama’nın Ortadoğu danışmanının stajyer asistanı titrine sahip gibi, ötesi değil…

Bizim heyet arka kapı olması muhtemel Beyaz Saray girişinden dalıyor içeri. Obama Oval ofiste bekliyor o sırada. Orada karşılıyor haspam… İnsan kalkar bir kapıya kadar gelir, densiz!

Hayır, 30 dakika sürmesi planlanan ziyaret 2 saat sürdü diye seviniyoruz bir de. İşte Obama’nın bize verdiği önem… Başbakan’a dostum dedi… İşte ABD’nin en önemli müttefiki Türkiye…

Eee ama hassiktirin lan ordan!

Welcome to Turkey Mr. President

Amerika Birleşik Devletleri’nin yeni başkanı Barack Obama sonunda Türkiye’de. Tüm ulusumuza hayırlı olsun. Bu gelişle ilgili olarak en sonda söylemeyi düşündüğüm şeyi, bir çırpıda ifade edeyim: Sakın, ama sakın Obama’nın şehrinizde olduğu saatlerde trafiğe çıkmayın. Heder olur gidersiniz asfalt üzerinde yeminlen… Bu çok önemli uyarının ardından bu ziyaret münasebetiyle çok çok sayın, çok çok değerli Başkan Obama’ya iki kelam etmek niyetindeyim. Edeyim o halde. Daha Fazlasını Oku

Obamakoma Buramako

Kendi kıçı açıklığımız, kendi kaşı yarıklığımız yetmezmiş gibi ve yetmeyecekmiş gibi dururken tüm dünyayı sarıp sarmalayan Obama rüzgarından etkilenmesek şaşardım zaten. Canlı yayınlarla Hollywood filmi tadında seyreyledik herifçioğlunun yeni saltanatını. Kutladık, kerameti kendinden menkul bir çoşkuyla da “helal olsun lan Obama, delikanlı adammışsın” dedik. İzledik, çükümtrak seyahatlerden seyahat beğendik. Ha yetti mi? Hiç yeter mi, yarın da Obama Inauguration Party‘ye gidiyoruz. Çılgın atacağız, göbek atacağız, yer yer global, yer yer oryantal bir havaya bürüneceğiz. Obama maskeleri ile alemlere akacağız. Anca o keser bizi, kesilmedik bir kulağımızın arkası kalmamış gibi. Afferin lan Amerika, muazzam bir hamleyle bir anda sempatikleştin gözümüzde. Canımız, ciğerimizsin.

Özür Diliyorum #2

Türk Aydınlarının Ermeni Felaket’ine dair başlatmış oldukları özür kampanyasının bir benzeri de Bush için yapılmış. Özür metni aşağıda; noktasına, virgülüne dokunmadan aktarıyorum.

2008 Aralık’ta Amerika Birleşik Devletleri Başkanı George W. Bush’un maruz kaldığı Büyük Pabuç Felâket’ine duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Amerikalı kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum. Ayrıca Büyük Başkan Bush’un çevikliğini de canı gönülden kutluyorum.

Türk Aydın Ayakkabı Üreticileri ve İhracatçıları Derneği