Skip to content Skip to sidebar Skip to footer

Toplumsal ahlaksızlık

Türkiye'de toplum içinde neredeyse tüm bireylerin yara olarak kabul ettiği, şikayet ettiği, karşı çıktığı bazı çürüklüklerimiz var. Tüm diğer medeniyetlerin, ulusların, toplumların olduğu gibi. Lakin Türkiye'nin farkı yara olarak kabul ettiğimiz bu çürüklüklerin, toplumun şikayet edenler de dahil neredeyse tamamına sirayet etmesidir. Yani herkes bu yaranın varlığından şikayetçidir, ama yine herkes bu yaranın kapanmamasın, gitgide büyümesinin ve sürekli kan kaybedilmesinin de mümessilidir. Nedir mesela? Rüşvet vermek, emniyet şeridini ihlal etmek, torpil ayarlamak vs.

Vurulduk ey halkım, unutma bizi…

15 sene önce bugün, soğuk bir Ankara pazarında, kapkara bulutların altında gözlerine bakmaya cesaret edemeyen alçaklar tarafından arabasına bomba konularak katledildi Uğur Mumcu. 15 sene önce, bugün... Hayatı boyunca kaleminden başka silahı olmayan, ancak kalemi kadar güçlü olan bu yiğit insan, ancak bellerindeki silah kadar, nasıl elde ettikleri malum patlayıcıları kadar güçlü olan kalleşler tarafından susturuldu. Yüreklere korku salındı, umutlara tecavüz edildi... Kimsenin sesi çıkmadı. 15 sene önce bugün...

Daha kaç kişiyi feda edelim?

19 Ocak'ta Hrant Dink'i seven, sevmeyen; ölümünden önce bilen, bilmeyen insanlar toplanacak ve hepimiz kardeşiz diye haykırmak için hepsi Ermeni olacak. Böyle bir günde az bilinen bir olayı anımsamakta fayda var. Kardeşçe, nefret etmeden, birlikte yaşamanın mümkün olduğunu hatırlamak için daha uygun bir gün olamaz.

Yangın yeri

Bugün 2 Temmuz 2006 ve biz Sivas'ta, Madımak Otelinde diri diri yakılan aydınlarımızı rahmetle; onları yakan, yaktıkça çoşan, çoştukça hayvanlaşan yobazları da nefretle anıyoruz. yaşamak bu yangın yerinde hergün yeniden ölerek zalimin elinde…

Biz tribüncüler

Futbol kimileri için spordan çok daha fazlası, bizim için de öyle. Günümüzün, ömrümüzün çok büyük bir kısmını bir topun peşinden koşan 22 adamın değil o adamlardan 11 tanesinin giydiği formanın, o formadaki renklerin peşinden koşmakla geçiriyoruz. Bu karşılıksız ve çok büyük ölçüde anlamsız sevdanın mantığını sorgulamadan hem de. Bu mantığı sorgulayanlara da çok fena gıcık oluyoruz, en nefret ettiğimiz soruların başında "Bu adamlar mı doyuruyor senin karnını" sorusu geliyor.

Bir bahar akşamı

Perşembe günü, Kadıköy'de, saat 6:30 gibi işten çıkıp Deniz Otobüsleri iskelesine inerken günün çok farklı olduğunu farkettim. Saatlere yaz ayarı çekildiğinden beri ilk defa işe gittiğimden, ilk defa 6:30'da havanın ne kadar da aydınlık olduğunu farkettiğimden olsa gerek, güzel havayla, Kadıköy ritüeli olarak sokakların denize çıkmasıyla birlikte "O kadar da kötü değil yaşamak" anatemalı düşüncelerin arasında gelip, gidiyordum. Bir kitapçının önünden geçerken, kitap pazarlama aracı olarak tasarlanan albenisi yüksek afişlere bakıp, "evet bu kitabı okumalıyım"; kulağıma çalan bir müziğe "bu albümü almalıyım" diyordum. İkisini de yapmayacağımı çok iyi biliyordum oysa ki. Ama bu güzel atmosferde kendimi olduğumdan daha farklı kılacak küçük yalanlara ihtiyacım vardı. "Bu filmi muhakkak görmeliyim"

Toplumsal cinnet ve medya

3. Sayfa cinayetleri gazetelerin olmazsa olmazlarından durumda uzun yıllardır. Artık bu durumu iki güzel giyimli, güzel konuşan sosyologun çıkıp yaşamsal sıkıntılar arasında boğuşan toplumun cinnetin eşiğine geldiği martavalları ile bile açıklama gereği duymuyoruz. Çünkü 3. sayfaları hepimiz çok yakında yaşıyoruz ve bu durumlarda entellektüel zırvalar ile daha da çekilmez kılmak istemiyoruz. Cinnetin, şiddetin, kanlı bıcağın, ateş alan av tüfeğine bu kadar alıştık alışmasına da medyamızın (medyamız mı? nasıl yani medyamız?) kendi yarattığı bu 3. sayfalar arasında ne denli kirlendiğinin farkındamıyız?

Yeni yazilar neden ayagina gelmesin?