Rıdvan Dilmen #5

Video: Savcıları Göreve Çağırıyorum
“48 yaşındayım. İki çocuğum var. Biri 10, diğeri 22 yaşında. Annem de hayatta. Bu yaşıma kadar hiç haram yemedim. Bugüne kadar namusumla, sporculuk ahlakımla geldim. Hukuki yönden tüm haklarımı, tüm gücümü kullanacağım. Sonu nereye gidecekse. Devletimin polisi, savcısı beni aramadı. Pazartesi günü saat 11.00’de Sarıyer Cumhuriyet Savcılığı’na gideceğim. Gazeteci arkadaşlarım da, benimle ilgili ne bilgi varsa savcılığa gelsin. Neyiniz var, neyiniz yok, alın gelin! 11’de gelin! Bunu kahve köşelerinde, müdür köşelerinde konuşmayın. Suçum çıkarsa bırak televizyonu, futbolun f harfini konuşmayacağım. Ben ekmeğimi buradan çıkarıyorum, buradan geçiniyorum. Ama ben suçsuz çıkarsam siz ne yapacaksınız? Siz de yapacak mısınız aynısını? Benim çocuklarım okula gidemiyor. Ayıp… İnsani ayıp… Ben buradan kendi kendimi ihbar ediyorum, pisliğe bulaştıysam savcım beni tutuklayın. Ama çoluğumu, çocuğumu, ailemi rahat bırakın, annemi üzmeyin…

Bursaspor şampiyon olsun…

Makyavelizm sosuyla bezenmiş “Ben olmazsam rakibim de olmasın” düsturunun aksine taraftarın amentüsü “Ben olmazsam kimse olmasın” şeklindedir, yani aslında öyle olmalıdır. Son haftalara geldik, ana gündemimiz şampiyonluk…

Fenerbahçe’nin içinde bulunduğu durum matematik olarak şampiyonluk olasılığını barındırsa da, oynanan futbol ve ortaya koyulan arzu, istek göz önüne alınırsa bunun çok da mümkün görünmediği ortada. Fenerbahçe taraftarının da -fazlasıyla iyimserleri ve agnostikleri bir kenara koyarsak- “Cimbom olmayacaksa Bursaspor olsun” şeklinde düşündüğüne, ehh, hepimiz bizzat tanık oluyoruz zaten.

Lakin ben şahsen rakiple, Cimbomla, Beşiktaşla alakasız bir şekilde ve hatta Fenerbahçe’nin şampiyonluk ihtimalini hiç de küçümsememe rağmen, eğersiz, koşulsuz, şartsız Bursaspor şampiyonluğunu arzuluyorum. Ve hatta, biliyorum tepki çekecektir ama, eğer son haftaya Bursaspor ile Fenerbahçe kafa kafaya girse bile, son hafta onların ipi göğüslemesini tüm kalbimle istiyorum.

Neden? Çünkü manyağım. Çünkü Avrupa’da hiç tatmadığı duyguları yaşadığı sene sırf yerel başarı gelmediği için silbaştan yapan zihniyete düşmanım. Çünkü son iki sezondur, muhtemelen Fenerbahçe tarihinin en pahalı kadroları kurulmasına rağmen ortaya konan bu kişiliksiz, basiretsiz, bu omurgasız futbola düşmanım.

Çünkü ben, “yürüyerek şampiyon oluruz” deyip de rezil olan bir inşaatçının, daha sonra hiç utanmadan, hiç sıkılmadan “Öpe öpe şampiyon oluruz” minvalinde cümleler kurmasına, buna rağmen ortaya öpen, öpmeye niyeti olan bir oyun konmayıp da her hafta federasyon ya da hakemleri suçlu ilan etmesine düşmanım.

Fenerbahçe’nin milyonlarca Türk Lirası karşılığında alabildiği bu kalitesizliğe düşmanım!

Çünkü ben 10 yıldır sürekli yapacağını söylediği sportif başarılara, istikrara ulaşamamış, buna rağmen son 3 yılının parolasını “3 şampiyonluk” olarak koyan bir adamın başarısız olmasını, ahh allahım, deliler gibi istiyorum. Başarısız olmasına, ve ona koyun gibi biat edenlerin Fenerbahçe’yi ne kadar ufak hesapların, ne kadar yalan hedeflerin ortasına koyduklarını idrak edebilmelerine muhtacım.

Ben yürüyen, öpen, sevişen Fenerbahçe değil, ayakta kalan, korku veren Fenerbahçe arzuluyorum.

Bu arzumun önündeki yegane engel olan adamın sene sonunda çıkıp da, bir Anadolu takımının medya desteği, hakem desteği, kulisi, trilyonluk hibeleri olmadan, hem de Fenerbahçe bütçesinin tırnağı ile şampiyon olması durumunda ne gibi bir izahatta bulunabileceğini çok merak ediyorum. Ve ona her koşulda biat edenlerin bu izahata ne derece inanacaklarını…

Ben Bursapor şampiyonluğu istiyorum.

Hayır, hayır Galatasaray’a karşı değil…

Ben Fenerbahçe’ye karşı Bursaspor şampiyonluğu istiyorum…

Şimdi azarlayın, tokatlayın, dövün beni… “Sen nasıl Fenerbahçelisin… Ne demek Bursaspor şampiyon olsun?!” diye çarmıha gerin beni… Umrumda değil ama, bunu da bilin…

Hobi olarak gene yap…

Hayır, ben sana top oynama demiyorum ki; hobi olarak gene oyna. Ne bileyim, Bursa’da otomobil fabrikasında düzenli bir işe gir, Tofaş olur, Renault olur; Cuma günleri şeflerle filan halı sahada oynayın işte… Hatta bak ne diyeceğim; düzenli hale getirin, her Cuma 10-11 abone olun kardeşim. Ne güzel işte, ter at, koş, vur, düş, kalk…

Ama yapma abicim, milyon tane seveni, üzüleni, güleni, ağlayanı, eşref saatini ona göre ayarlayanı olan bir takımda forvet oynayacam diye tutturma, yapma, inat etme…

Nohut’un da dediği gibi bir de şu tavernacı sakallarını kes…

Oy Kambala Kambala!

Sene 2004 mü, 2005 mi bilmiyorum. Tek bildiğim alabildiğine basketbolla dolu dolu yıllar olduğu… Fenerbahçe‘nin hem lig, hem de haftaiçi oynadığı Avrupa Kupası maçları için İpekçi’ye yollanıyoruz. Müdavim denir ya, işte oyuz artık. Fenerbasket.com da ya yeni çıkmıştır ya da çıkmak üzeredir. Zira Avcılar’dan İpekçi’ye giderken sıklıkla kullandığımız Avcılar-Topkapı ve Topkapı-Zeytinburnu minibüslerinde bir Avrupa Kupası maçı dönüşü yoğrulmuştu fikri.

Avrupa maçları dediğime bakmayın, Euroleague filan yok daha o zamanlar. 100. yılda şampiyonlukla taçlanacak olan Aydın Örs devriminin ilk kıvılcımları çakılıyor. Biz de Fiba Avrupa Ligi’ndeyiz.

Yine o akşamlardan birisinde, İpekçideyiz. Rakip Unics Kazan. Salonda azla çok arası karışık bir seyirci topluluğu var. Ama ortam hakikaten çok güzel. Dedim ya; bu devrim yapılacak, bu savaş kazanılacak… O kadar belli ki bu, hepimiz biliyoruz, gözlerimiz çakmak çakmak, o derece biliyoruz hem de… Daha en başındayız yolun, ilk adımları atıyoruz. O güzel insana, Aydın Hoca‘ya inanmışız, “İnananlar Asla Kaybetmez” diye haykırıyoruz…

Salon çok değil ama bizim tayfa yine kalabalık. GFB filan da olmadığı için salonun komuta görevi ister istemez üzerimize kalıyor. Zaten coşkulu anlar dışında, tek bağıran kitle biziz. Neyin komutasıysa…

Daha sonraki yıllarda Fenerbahçe forması da giyecek olan Kaspars Kambala Kazan’da o sıralar. Biz artık makaraya sarmışız. Kendimizi eğliyor, İpekçi’nin tüm soğukluğuna inat, içimizi komikliklerle, şakalarla ısıtıyoruz. Nasıl oldu, ne ara oldu, neden oldu bilmiyorum, bir anda Türk tribünlerinin nirvanası, zirve noktası, mah-ı tabanı dökülüverdi dilimizden…

Oy Kambalaaaa Kambalaaaa…
Feneeeer koysun Kazan’aaa…
Şampiyonluuuuuk yakışırrrrr…
Bu büyük taraftaraaaa….
Hele loyy loyyy loyyyy…

Hem söylüyor, hem şaşkınlığımızı gizleyemiyor, hem de kahkahadan yerlere yatıyoruz. 2004 ya da 2005… Ne kadar çabalarsam çabalayayım, olmuyor, unutamıyorum bir türlü…

Adam boksör oldu ya la sonra?! Ohaa?!

Gökhan Ünal Fenerbahçe’de… Niyeyse?

Taraftarlık hakiketen değişik psikoloji. Ara sıra olaylara uzaklaşıp objektif bakmakta büyük fayda var; ama tabi sonuçta adı üstünde “taraf”tarız ve taraftar dediğin adam kolay kolay objektif olamıyor.

Güzide kulübümüz Fenerbahçe birkaç gün önce Gökhan Ünal’la sözleşme imzaladı. Bu transfere ne üzüldüm, ne sevindim; tarzları Güiza’yla gerçekten çok benziyor. Gökhan sahaya çıkıp oynasın da hele bi’ o zaman anlarız iyi transfer mi yoksa kötü transfer mi. Yalnız şöyle bir durum var; daha geçen hafta sorsaydık bi’ Fenerli’ye “Gökhan Ünal’ı takımda ister misin?” diye, “Yok abi ne gerek var takımda zaten Güiza var.” cevabını alırdık muhtemelen. Çünkü bu adamın sezonun ilk yarısında rakip takımın forveti olarak Güiza’yla girdiği tek yarış var; o da gol kaçırma üstüne kurulu. Hangimiz daha çok kaçırırız ya da hangimiz daha saçma kaçırırız yarışı.

Fenerbahçe Gökhan’ı transfer edince haliyle Galatasaraylısına, Beşiktaşlısına hatta Fenerbahçe taraftarının bir kısmına da dalga konusu oldu. “Trabzon sezonun en büyük transferini yaptı.” diyeni de var, “Ulan Galatasaray’a geliyor diye laf çıktıydı da korktuydum. İyi ki Fener almış.” diyeni de. Bir kısım da öyle bir savunmaya başladı ki Gökhan’ı, anlatamam. Forumlarda, sağda solda bütün Fenerliler Gökhan’ı yere göğe sığdıramıyorlar. Yok efendim gol kralı olmuş da, yok efendim süper forvetmiş de, vay efendim patlama yapacakmış da…

Taa en başta demiştim ya arada objektif bakmak lazım diye; son iki gün içinde Gökhan transferi konusunda biraz objektif olabildim sanırım. Bu transferi eğer Galatasaray ya da Beşiktaş yapsaydı belki en çok dalga geçecek olan biz Fenerbahçeliler, şimdi Gökhan’ı öve öve bitiremiyoruz. Tabi tam tersi de olabilirdi. Transferi Galatasaray yapmış olsaydı şimdi biz onlarla dalga geçiyorduk ve onlar Gökhan’ı övüyorlardı muhtemelen.

Velhasıl kelam taraftarlık garip müessese. Renkler farklı olsa da insanların davranışları bazı olaylarda tıpa tıp aynı oluyor. Böyle de daha önce hiç yapılmamış süper tespitimi yapar yazımı bitiririm.

Abdülkerim Durmaz

Abdülkerim Durmaz’ı NtvSpor’da izledim. Hikeyeleri ve uslübu yıktı geçirdi beni.
Aşağıdaki de Radikal’de yıllar önce yayınlanmış ropörtajı.

İngiltere maçını sormak istiyorum bir de. Wembley’e ilk ayak basan Türk oyuncu olabilmek için otobüsten arkadaşlarınızla sahaya kadar yarıştığınız anlatılıyor…
O bir espriydi. Güzeldi, aradan 20 yıl geçti, hâlâ anlatılıyor. Ben böyle çocukluğumdan beri espri yapmayı, futbolcu terimiyle söylersek ‘b.k atmayı’ severim. Orada yaptığım da bir espriydi. Milli Takım, tarihinde ilk kez Wembley’de maç oynayacaktı. Düşün, kısmet bize nasip olmuş. Maçtan bir gün önceki ter idmanına giden otobüsten atlayıp sahaya doğru koştum. ‘Aya ilk ayak basan adam tarihe geçti, Wembley’e ilk ayak basan Türk olarak da ben tarihe geçtim’ dedim. O zamanlar Milli Takım hocası Coşkun Özarı’ydı. Onun çok hoşuna gitti. Bunu da, daha sonraki İngiltere maçları öncesi Coşkun ağabey anlatmıştı. Daha Fazlasını Oku