Skip to content Skip to sidebar Skip to footer

Cak Cak Sakız Çiğneyen Prenses

Ankara'da, Devlet Tiyatrosu'nda, protokolde, en önde, oyuncuların gözü önünde sakız çiğneyerek oyun izleyen bir vatandaşımıza, tiyatro oyuncusu tepki göstermiş. Öncelikle oyun sırasında kaş göz işaretleri ile birlikte sakız çiğneme taklidi yapmış. Daha sonra da oyunu durdurarak “Bir şey sorabilir miyim, bu ne şimdi?” diyerek, yine sakız çiğneme taklidi yaparak tepki göstermiş. Sonradan anlaşılmış ki, bu tiyatro oyuncusu her akşam performansını sunarken, oyunun bir bölümünde, ön sırada oturanlara spontane gelişen monologlarla takılır, oyununun bir parçası olarak arz-ı endam edermiş. Ama asıl fenası, daha da sonradan en önce sakız çiğneyerek oyunu izleyenin Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın kızı Sümeyye Erdoğan olduğu anlaşılmış. Sümeyye Hanım bu olay karşısında gülüp geçmek ya da utanıp sıkılmak yerine kalkıp oyunu terketmiş.

Buradan bir Michael Jackson Geçti

Yaramaaa baaaastı geçtiii... Yalan... Yarama basıp geçmedi. Ölüm haberini ilk duyduğumda şaşırmadım bile aslında. Ya da şaşırmadım doğru olmadı belki, üzülmedim daha doğrusu. Michael Jackson ölmüştü, o kadar. Tamam, her ölüm…

Recep İvedik – 3 / Ama yeter sanki?

Recep İvedik ve Recep İvedik-2 filmlerinin yapımcısı Faruk Aksoy Recep İvedik-3 için çalışmalara başlayacaklarını açıklamış. Bu sitede, Fasulyeden’de, Şahan Gökbakar’ın TV ile tanıştığı ilk andan, TV8 günlerinden beri kendisini deliler…

Nihansın Dideden

Nihansın dideden, ey mest-i nazım, Bana sensiz cihanda, can ne lazım? Benim sensin felekte çaresazım, Bana sensiz cihanda, can ne lazım?

Topkapı Sarayı’nın yalan kutsiyeti üzerine…

Cumartesi gecesi Topkapı Sarayı’nın birinci avlusunda dünyaca ünlü piyanist İdil Biret ve kendisine eşlik eden The Whitehall Orkestrası’nın konseri varmış. Konser bir şarap markasının sponsorluğunda gerçekleştirilmiş ve bu marka konsere gelen yaklaşık 2000 konuğa şarap ikram etmiş. Vakit Gazetesi’nin “Mukaddes avluda şarap küstahlığı” temalı “Bir ülke böyle yıkılır” başlıklı haberi etki yapmış olucak ki 100’e yakın Alperen Ocakları üyesi genç Topkapı Sarayı’nı basmaya gelmiş. Tekbir sesleri arasında “protesto” yapan grup, konser afişlerini yakmış, sonra da Topkapı Sarayı’nın önünde namaz kılarak dağılmış.

13 saniye!

13 saniyede neler yapılabilir? Misal gözlerinizi kaç kere kırpabilir, kaç adım yol katedebilir, kaç kere ellerinizi çırpabilirsiniz? Kaç tane çekirdek çitleyebilirsiniz? Bir sosisliyi 13 saniyede yiyebilir misiniz mesela? Ya da 100 metreyi 13 saniyede koşabilir misiniz? Yapılan bir araştırmaya göre Türkiye’de nüfusa oranla, günlük kişi başı ayrılan okuma süresi sadece 13 saniye. Bu süre bazı Avrupa ülkelerinde 24 dakikaya kadar çıkabiliyor ki, 13 saniye okuyan bir toplum ile ve onun 110 katı fazla okuyan bir toplumun arasında ne ciddi, ne manyak, ne delice bir uçurum olabileceğini aklınız alabiliyor mu?

Moleskine Detour İstanbul Sergisi

İçimdeki Moleskine aşkı bambaşka. Daha önce şurada bu defteri görüp, anında tutulmama, fiyatından ötürü alamayacağımı düşünüp hüzne boğulmama ve son olarak sevdiceğimin bana bu defterden hediye etmesiyle, ona kavuşmama yer vermiş, sizi de bu heyecanıma ortak etmiştim. Moleskine fetişizminin dünyayı kasıp kavurduğundan, bu küçük, sade ama alabildiğine işlevsel not defterinin kendi kültürünü yarattığından bahsetmiştik. Şimdi öğrendim ki,  Moleskine Detour adıyla bir sergi Londra, New York, Paris ve Berlin'i gezdikten sonra 2009 yılı takviminde İstanbul'a yer vermiş.

Poetry Slam

Bugün size "Poetry Slam" diye bir olaydan bahsedeceğim. Aranızdan bazılarınız okumuşsunuzdur belki bu kelimeleri ve kendi kendinize sormuşsunuzdur ''ulan bu Poetry Slam de ne?'' diye. İşin içinde, dışında, ortasında, kenarında, köşesinde ve zaman zaman her tarafında birden bulunan birisi olarak size Poetry Slam denen olayın ne olduğunu açıklamayı kendime görev edinmiş bulunmaktayım. Zira son zamanlarda konu hakkında yoğunlaşan sorular da bu görev sevgisini itekledi, dürttü ve ''hadi hadi anlat artık'' dedi, ben de ''iyi madem'' diyerekten koyuldum yola.

Çalınan Tarihimiz

Avrupa’nın tarihi dokusuna ve bu dokunun korunmasına hayranlık duyduğunu söyleyerek kendini tarih bilimci edasında gösteren, dışarı çıktığı zaman da Unkapanı kemerlerin trafiği yoğunlaştırdığını düşünen bir toplumun evlatlarıyız. Atalarımızdan bu yana maalesef ki övündüğümüz, kökenimizin kanıtlarını yağmalayarak ya da çaldırarak heba etmişiz. Nerden ve nasıl geldiğini bir türlü anlamadığım “ben” merkezli toplumumuz kendi tarihlerini, adlarını satmakta bir sıkıntı duymamış ve vatana ihanet etmişlerdir.

Yeni yazilar neden ayagina gelmesin?