Cak Cak Sakız Çiğneyen Prenses

Ankara’da, Devlet Tiyatrosu’nda, protokolde, en önde, oyuncuların gözü önünde sakız çiğneyerek oyun izleyen bir vatandaşımıza, tiyatro oyuncusu tepki göstermiş. Öncelikle oyun sırasında kaş göz işaretleri ile birlikte sakız çiğneme taklidi yapmış. Daha sonra da oyunu durdurarak “Bir şey sorabilir miyim, bu ne şimdi?” diyerek, yine sakız çiğneme taklidi yaparak tepki göstermiş. Sonradan anlaşılmış ki, bu tiyatro oyuncusu her akşam performansını sunarken, oyunun bir bölümünde, ön sırada oturanlara spontane gelişen monologlarla takılır, oyununun bir parçası olarak arz-ı endam edermiş.

Ama asıl fenası, daha da sonradan en önce sakız çiğneyerek oyunu izleyenin Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın kızı Sümeyye Erdoğan olduğu anlaşılmış. Sümeyye Hanım bu olay karşısında gülüp geçmek ya da utanıp sıkılmak yerine kalkıp oyunu terketmiş. Daha Fazlasını Oku

Buradan bir Michael Jackson Geçti

Yaramaaa baaaastı geçtiii…

Yalan… Yarama basıp geçmedi. Ölüm haberini ilk duyduğumda şaşırmadım bile aslında. Ya da şaşırmadım doğru olmadı belki, üzülmedim daha doğrusu. Michael Jackson ölmüştü, o kadar. Tamam, her ölüm erkendi, ama Michael Jackson’dı en nihayetinde, ve ölmeyecek diye bir şey yoktu. O da ölecekti, ölmüştü.

Bu yazıyı aslında ölümünden hemen sonra yazacaktım. Her zamanki üşengeçliğim sağolsun, bu güne kadar kaldı. Dört aydan fazla zaman geçmiş üzerinden. Heyecanı da soğuduğundan rahat rahat konuşabiliriz belki de…

Çok fazla pop takip eden birisi değilimdir, daha doğrusu beğenerek dinlediğim diğer müzik türlerinden fırsat bulup pek dinlemem, ama kulağa güzel geldikten sonra onu da dinlerim, sorun değil benim için.

Hatta işin ilginç tarafı, Michael Jackson’a ayrıca hayranlık duyan birisiydim ben. Biz küçükken pop deyince insanın aklına iki isim gelirdi, erkek olarak Michael Jackson, karşı cinsten de Madonna. Tamam, George Michael vardı, A-ha vardı, Alphaville falan filan bir sürü şarkıcı ya da grup vardı yabancı olarak, ama Michael Jackson’ın yeri ayrıydı.

Ama işte, sonraları özellikle 90ların ortalarından itibaren, ne olduysa Michael Jackson (aynen dünya çapında olduğu gibi) memlekette (de) gözlerden düşmeye başladı. Aslında “ne olduysa” demek doğru değil, ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Önce beyazlama süreci başladı. Ama tabii o zamanlar elimizin altında internet yok. Cümlemiz sinire kesmişti, bir zenci nasıl olur da zenciliğinden utanıp beyazlamaya çalışır diyerek. Saçmaydı çünkü. O bir zenci olmasına rağmen, beyaz adamların/kadınların bile ilahı olmuştu. Zenciliğinden utanmaması lazımdı. Zencilik utanılacak bir şey değildi. Hele de, bizimki gibi ezileni görünce yüreği dağlanan, kaybedenin yanında olmayı çok seven bir toplum için, bir zencinin Amerika’nın bir numaralı popçusu olması, göğsümüzü kabarten bir olaydı. O hep zenci kalmalıydı ki, bir üçüncü dünya ülkesinin vatandaşı olarak bizler de, fakirlerin de zengin olup sınıf atlaması ihtimaline inanabilelim. Beyaz bir Michael Jackson bu ülkeye hiçbir şey ifade etmezdi. Ama, o zamanlar internet yoktu, ve bize kimsenin Michael Jackson’un geçirdiği cilt hastalığından bahsetmiyordu. Bunu yıllar sonra öğrenecektik.

Sonra, daha da kötüsü oldu. Michael Jackson’ın hakkında sübyancılık suçlamaları çıktı. Hem de bir değil iki kere. Malzemeler sağlamdı. Sürekli yanında küçük çocuklar dolaştırıyordu. O yapmayacaktı da kim yapacaktı. Önce 1993’te suçlandı, ve 22 milyon dolarlık bir tazminat anlaşması sonrasında hakkındaki dava düştü. Ardından ikinci bir suçlama 2003’te geldi, ancak detaylarını hatırlamadığım bir şekilde o davadan da ceza almadan kurtuldu.

Arada hayatını düzene koymaya çalıştığı da oldu, Lisa Marie Presley’le evlendi mesela, ki kendisi gibi birisi için Elvis Presley’in kızıyla evlenmek manidardı aslında. Ben bile umutlanmıştım, Michael Jackson için işlerin düzeldiğini düşünerek. Üstelik anne tarafından Elvis’in genlerini, baba tarafından da Michael Jackson’ın genlerini taşıyan bir çocuğun doğma ihtimali ise ben dahil her müzikseveri heyecanlandırıyordu. Ama olmadı, sanırım iki üç yıl sonra da boşandılar.

Ama Michael Jackson’ın hayatı sanırım pek de iyi devam etmedi ondan sonra. Özellikle balkondan bebeği sarkıttığı görüntüler, konuştuğum hemen herkesi Michael Jackson’dan soğutmuştu o zamanlar. Evet, Pop müziğin kralıydı, ama nereye kadar? Sübyancı, kompleksli, düşüncesiz, müptela ve üstüne üstlük hayatı tepetaklak gitmekte olan, gözlerden uzakta yaşayan, yıllardır albüm yapmamış, eski işlerinin mirasını yiyen bir şarkıcı haline gelmişti bir çok insanın gözünde Michael Jackson, takvimlerin üzerindeki yıllar 2000’lerle başlarken.

Ta ki 25 Haziran 2009’a kadar. Michael Jackson’ın öldüğü haberi çıktı. Birden tekrar eski Aziz Michael oluverdi. Hakkındaki her şey unutuluverdi, Michael Jackson yıllardır oturmadığı Pop’un Kralı tahtına tekrar buyur edildi. Ne yalan söyleyeyim, ben belki de yukarıda saydıklarımdan ötürü, ölüm haberini duyduğumda pek bir üzüntü hissedemedim. Herkes arkasından ağıt yakıyordu, ama ben doğru düzgün üzülemiyordum bile. Bunu farkettiğimde neden diye düşündüm, ve yukarıdakilere bağladım. Oysa ki küçükken ne çok severdim. Hatta, 2000’lere geldiğimizde, (yıllardır doğru düzgün yeni şarkılar çıkarmadığı için) Michael Jackson artık demode olduğunda bile; insanların şarkılarını duyduğunda “Aa, zamanında Michael Jackson vardı lan, ne dinlerdik ama ya…” diye 80lerin başında, 90ların sonunda çocuk olmak nostaljisi tadı yaşarken bile ben gizli gizli winamp’te Michael Jackson şarkıları dizerdim arka arkaya. Ahmet Kaya’nın ölümünde sonra azizlik payesi alması gibi, Michael Jackson da iki sene önce neredeyse tamamen unutulmuşken, birden bir neslin en önemli kahramanı oluvermişti. Kör ölmüştü, badem gözlü olmuştu her zamanki gibi yani. “Michael Jackson Party”ler mi ararsın, İstiklal’de “Michael Jackson Tribute” saçmalıkları mı dersin, memleketimde birden bir Michael Jackson coşkunluğu yaşandı. Altı ay önce Michael Jackson partisi yapıyorum desem, hepiniz “Abi boşver onu yea, ver Justin’i kolonlara, daya Rihanna’yı…” diye burun kıvırırdınız lan ipneler…

Bu yazıyı aslında ölümünden hemen sonra yazacaktım da, sonra araya kaynayıp gitti, unuttum demiştim ya, geçen haftasonu yaşadıklarımdan sonra illa yazmam gerekti. Cuma akşamı, İstiklal’in en civcivli saatlerinde caddenin yarısını kapatıp zaten akmakta olan insan selini duraklama noktasına getiren MJ Tribute dans saçmalığını bile iki biradan sonra biraz kabullenmiştim. Ama cumartesi o küçük kız bana bu yazıyı yazmam için silah doğrulttu.

Haco Pulo’daki çaycıda oturmuş, igor eşeğini bekliyordum. Evi mekana yürüyerek 15 dakika olduğundan, gelmesi haliyle bir saati buldu. Bu bir saatlik zaman diliminde, çayımın yanına sigarayı, ruhumun yanına da gözlemlerimi katık edecek çok vaktim oldu. Etrafıma bakınıyordum. Çaprazımdaki masada, anne baba ve 9 (bilemedin 10) yaşlarındaki kızlarıyla üç kişilik bir çekirdek aile oturuyordu. Kızın kulağında kulaklık, kendi kendine müzik dinleyip kafasını sallıyor, anneyle baba da kendi aralarında konuşuyorlardı. Birden, kız kulaklıkları çıkartıp, babasını kolundan sallayarak dikkati kendisinde topladı ve şımarıkça bir ifadeyle babasına “Baba yaa, ben Michael Jackson tişörtünü de istiyorum, posterini de istiyorum.” diye çemkirdi. Durup dururken yaşanan bu patlamayı sindirdikten sonra kısaca düşünme şansım oldu. En fazla 10 yaşındaki bir kız, Michael Jackson’ın tişörtünü de istiyordu, posterini de. Gidip yanına sormak istedim, “Güzelim, sen ne ara Michael Jackson’ı bu kadar özümsedin, ne ara bu kadar ilah ettin kendine, sen hayattayken doğru düzgün albüm bile yapmadı sayılır kendisi, ne zaman sevdin onu bu kadar, kim seni 10 yaşında böylesi tüketim manyağı yaptı, nasıl bir toplum olduk biz, insanlık nereye gidiyor?”.

Ama yapmadım tabii. Çayımdan bir yudum daha aldım, etrafı seyretmeye devam ettim.

Recep İvedik – 3 / Ama yeter sanki?

image-9C87_4AE6C5FFRecep İvedik ve Recep İvedik-2 filmlerinin yapımcısı Faruk Aksoy Recep İvedik-3 için çalışmalara başlayacaklarını açıklamış. Bu sitede, Fasulyeden’de, Şahan Gökbakar’ın TV ile tanıştığı ilk andan, TV8 günlerinden beri kendisini deliler gibi izlemiş, desteklemiş, Türk komedisinin bir devrimin eşiğinde olduğundan bahsetmiştik. Lakin gele gele geldiğimiz nokta Recep İvedik-3. Ne büyük hayal kırıklığı…

Şahan Gökbakar’ın o ilk, efsanevi günlerinden müthiş bir hiciv yeteneği olduğunu hepimiz biliyoruz. Türk televizyon klişelerine pata küte saldıran ve özgün işler yapan bu genç adam, onlarcasını daha önce, çok daha iyi bir şekilde yaptığı halde Recep İvedik karakterine takıldı kaldı. Ne acı…

Elbette ekonomik kaygıları anlayışla karşılamak durumundayız. Hepimiz biliyoruz ki serinin ilk iki filmi, ömründe sinemaya gitmemiş kitleleri filme çekmiş, inanılmaz bir hasılat elde etmişti. Tamam, para dünyanın en tatlı şeyi ama, peşpeşe post modern Hababam ya da Maskeli Beşler tadında dayatılan Recep İvedik kültü son bulduğunda kimsenin o eski güzel günlerin hatrına yüzüne bakmazsa be Şahan?

Türk komedi tarihine altın harflerle geçebilecek bir potansiyele sahipken, ancak henüz daha yolun başındayken, üretebileceğin çok şey varken, herşeyden ve herkesten öte milyon dolarlara tapınmak yakıştı mı be Şahan?

Demek istediğim “Para kazanma, amatör ruhunu koru” da değil aslında. Öyle olsa büyük haksızlık etmiş oluruz sanırım. Ama TV8 gibi kendi halinde bir kanaldan ATV’ye, prime-time’a oradan da –kötü bir performansa rağmen- NTV’ye geçebiliyorken zaten kazanacaksın bu parayı. Ama bu ne salt para hırsı be Şahan?

Tesadüfen öğrendim, bugün Şahan’ın doğum günüymüş. İyi ki doğmuşsun be Şahan…

Topkapı Sarayı’nın yalan kutsiyeti üzerine…

Cumartesi gecesi Topkapı Sarayı’nın birinci avlusunda dünyaca ünlü piyanist İdil Biret ve kendisine eşlik eden The Whitehall Orkestrası’nın konseri varmış. Konser bir şarap markasının sponsorluğunda gerçekleştirilmiş ve bu marka konsere gelen yaklaşık 2000 konuğa şarap ikram etmiş. Vakit Gazetesi’nin “Mukaddes avluda şarap küstahlığı” temalı “Bir ülke böyle yıkılır” başlıklı haberi etki yapmış olucak ki 100’e yakın Alperen Ocakları üyesi genç Topkapı Sarayı’nı basmaya gelmiş. Tekbir sesleri arasında “protesto” yapan grup, konser afişlerini yakmış, sonra da Topkapı Sarayı’nın önünde namaz kılarak dağılmış. Daha Fazlasını Oku

13 saniye!

13 saniyede neler yapılabilir? Misal gözlerinizi kaç kere kırpabilir, kaç adım yol katedebilir, kaç kere ellerinizi çırpabilirsiniz? Kaç tane çekirdek çitleyebilirsiniz? Bir sosisliyi 13 saniyede yiyebilir misiniz mesela? Ya da 100 metreyi 13 saniyede koşabilir misiniz?

Yapılan bir araştırmaya göre Türkiye’de nüfusa oranla, günlük kişi başı ayrılan okuma süresi sadece 13 saniye. Bu süre bazı Avrupa ülkelerinde 24 dakikaya kadar çıkabiliyor ki, 13 saniye okuyan bir toplum ile ve onun 110 katı fazla okuyan bir toplumun arasında ne ciddi, ne manyak, ne delice bir uçurum olabileceğini aklınız alabiliyor mu? Daha Fazlasını Oku

Moleskine Detour İstanbul Sergisi

İçimdeki Moleskine aşkı bambaşka. Daha önce şurada bu defteri görüp, anında tutulmama, fiyatından ötürü alamayacağımı düşünüp hüzne boğulmama ve son olarak sevdiceğimin bana bu defterden hediye etmesiyle, ona kavuşmama yer vermiş, sizi de bu heyecanıma ortak etmiştim. Moleskine fetişizminin dünyayı kasıp kavurduğundan, bu küçük, sade ama alabildiğine işlevsel not defterinin kendi kültürünü yarattığından bahsetmiştik. Şimdi öğrendim ki,  Moleskine Detour adıyla bir sergi Londra, New York, Paris ve Berlin’i gezdikten sonra 2009 yılı takviminde İstanbul’a yer vermiş. Daha Fazlasını Oku