Bunları biliyor muydunuz?!

İşbu sitenin imtiyaz sahibi, kurucusu, yaratıcısı, genel yayın yönetmeni, kuratörü ve editörü (her şeyi ulan, her şeyi!!! anlayın işte!!!) olan dea kişisinin yıllarca insanlara “neden yazmıyorsun abi, abi yazsana, yazsana lan!” diye baskı yaptığını;

buna rağmen, şahsın son yazısını teee 8 Temmuz 2010’da yazdığını;

bu süre zarfında sitedeki yazı yükünü şuan silah altında bulunan bir denizci olan dellez‘in çektiğini,

dea’nın tarihte görülmemiş bu rezil performansının müsebbihinin iş yerinde FasulyedenKom sitesine girişinin websense adı verilen gavur icadı haysiyetsiz program tarafından
engellenmesi olduğunu, Daha Fazlasını Oku

Uyku Sıkıntısı

Uykuyla aram pek iyi değil. Uyku beni sevmiyor. Çünkü ben de onu sevmiyorum. Ben onu sevmediğim için o da beni sevmiyor sanırım.

Aslında tam olarak sevmiyorum da diyemem. Hani bazı insanlar vardır çevrenizde. İyi insandır, güzel insandır. Özünde mutlaka iyidir yani. Ama frekanslarınız pek tutmaz. Size zararı yoktur ya, bir yandan yararı da yoktur. Oturur muhabbet edersiniz, ama bir yerde tıkanırsınız. Çok fazla takılamazsınızo adamla. Mesela işyerinden bir arkadaşınız, aynı ofistesinizdir, her gün görmek zorundasınızdır el mahkûm. Görmek istemeseniz de, her gün görürsünüz. Uyku da benim için öyle bir kavram. Her gün uyumak zorundayım, ama bunu sevdiğimden değil mecbur olduğumdan her gün yapıyorum. Askerlik gibi, sevişmek gibi yani. Ahahah, yok lan bu ikincisi şakaydı.

Neyse, neticede uyumak zorundayız, çünkü insan uyumazsa delirir, başka çaresi yok. Bu bir gerçek. Uykuyla yaşamaya alışmak zorundayız. Daha Fazlasını Oku

İkra

İkra B’ismi Rabbike…

Yani “Rabbin(in) adıyla oku!” Böyle başladı son semavi dinin tebliği. Okumanın önemi, inen ilk emir olmasıyla vurgulandı İslam’da.

Sanırım benim yazılara giriş yapamama sorunum hâlâ devam ediyor. Gene çok alakasız bir yerden girdim konuya. Ve evet, Ramazan’da olmamızın da bir miktar etkisi olabilir bu durumda.

Konumuz okumak. Ya da daha özelinde, benim son zamanlardaki sorunum olan “okuyamamak”. Son zamanlarda bu durumdan çok rahatsızım. Kitap okuyamıyorum. Okurken zorlanıyorum. Uzun süre okumak yorucu oluyor. En ilgimi çeken konularda bile, bir kaç sayfanın ötesinde dikkatimi tekrar tekrar toparlamak, bazen aynı cümleyi arka arkaya bir kaç kez okumak zorunda kalıyorum.

Çevremdeki insanlara bakıyorum, hepimiz okuyan insanlarız. Levo’yu saymazsak tabii, adam kendisi diyor Cin Ali’den beri kitap açmadım diye. Övünerek mi söylüyor bilemiyorum, belki de durum tespiti yapıyordur sadece. Aslında ben pek inanmıyorum bu lafına, neticede senelerdir kitap okumayan birisinin hem ağzının hem kaleminin bu kadar laf yapabilmesi imkansız benim gözümde. Daha Fazlasını Oku

Şişko Patates, Yarım Kilo Domates

Lise zamanlarımda kaburgalarımın tek tek sayıldığı bir fani iken, tartının üstüne çıktığımda 3 haneli rakamlara ramak kaldığını görünce kararımı verdim. Artık kilo vermenin zamanı geldi. Şişman ve kilolu esprilerine “kemiklerim iri oğlum” kontrası ile cevap vermekten sıkıldım. Zaten o espri de Tosun’dan çalıntı. İnsanın kendi ile barışık olması da bir yere kadar arkadaş. Hep bu Tosun’un yüzünden.

Böyle bir hevesle başlayıp sıkıldığım çok şey oldu. Dört defa İngilizce kursuna başlayıp –şu yazıyı yazarken 3 idi 4’e tamamladım-, dördünü de yarıda bırakıp, başlangıç seviyesini geçememiş biriyim. Aynı başarısızlığımı 2 kez fitness-body salonlarında, 1 kez de tekvando kursunda da tekrarladığımı söylemeliyim. Ama artık böyle olmayacak. Bu devran son bulacak, hedefim 10-15 kilo arası. Tabii gönül ister ki dilim dilim baklavaları dizelim ama onun için de ciddi bir mesai harcamak lazım. Şimdilik göbeğimizdeki baklava tepsisini kaldıralım kâfi. Bu baklava muhabbeti de Tosun’dan çalıntı. Özledim şişkoyu. Bak şimdi aklıma geldi başkalarına şişko demeyi de özlemişim. Daha Fazlasını Oku

Sen Başkasın…

Sen ilktin. İlk sevda, ilk tutkuydun. İlk heyecan, ilk deneyimdin. En tat vereni, en sevileniydin o yüzden…

Küçüktüm seninle tanıştığımda. Küçük bir çocuktum. Senin gibisini görmemiştim hiç. Tanımadan önce çok merak ederdim seni. Hep uzaktan bakardım, yaklaşmak isterdim de, cesaret edemezdim bir türlü.

Hatta bir itirafta bulunayım, seni ilk tanıdığımda biraz garipsemiştim. Bu muydu yani diye düşünmüştüm. Ama seni tanıdıkça daha çok sevmiş, daha da bağlanmıştım.

Üniversitede ilk yıllarımdı, günüm gecem hep seninle geçer olmuştu. Senin yanında değilken bile, hep seni düşünürdüm. Uyuyamazdım seni düşünmekten bazen. Bir dahaki kavuşmamızda ne olacak acaba diye hayaller kurmaktan gözüme uyku girmezdi. Derslere girerdim, seni düşünmekten dersleri dinleyemezdim. Defterlere seni karalardım hep. Arkadaşlarımla vakit geçirirken bile aklımda sen olurdun hep. O da eğer senden fırsat bulup arkadaşlarıma zaman ayırabilirsem. Hep seninle olmak isterdim. Senden ayrılmayı hiç sevmezdim. Seninleyken zaman su gibi akıp geçerdi çünkü. Daha Fazlasını Oku

Aksi İstikamet

 Kişisel aptallık tarihimize damga vuran olayları insanlara anlatmazsak başkalarını uyarmamış ve onların aptallık tarihlerine dolaylı yoldan müdahele etmiş oluruz. Zaten insanlık özeleştiri mekanizmasını az düzgün kullansa hem bu kadar fatura gelmez hem de üç beş biriktirmiş oluruz. Burda bir anlam kayması yaşadım sanırım, haziran dönemine girince beynimde yanan sönen ucuz uçak bileti kırmızı ışığından kaynaklandığını düşünüyorum.

Canoğlan Askerde

Bu yaz döneminin benim için tek önemli noktası militari görevlerimin kapıya dayanması ve benim bu jargonu hiç bilmemem. Deseler ki çavuş mareşali gece koğuşta domaltmış, yarasın koçuma derim. 2 sene önce işe girerken tecil ettirdik, muayene olduk falan ama prosedür konusunda herkesten bilgi ala ala kafa kabaklı böreğe döndü. Sıkılmış olmalıyım ki artık bu durumdan, dün sabah erkenden askerlik şubesine elimde gerekli evraklarla ve ulan gidiyorum ama almasınlar lan çat diye selamunaleykum biz de seni bekliyorduk gibisinden bir şüpheyle gittim. Form doldurdum, “Oyak’ta çalışıyorum” cümlesini en sempatik gelebilecek yere kondurma çabası içinde diyalog kovalıyorum. Gel gör ki olayımız klasik bir hazin canoğlan hikayesi. Tecil bozdurup askere gitmek için askerlik şubesine başvuran nefes alıp verme suretiyle yaşayan canlılardan kaç tanesinin tecili zaten başvurduğu gün bozuluyordur ve zaten gelmesine gerek yokmuştur. Ne evrak aldılar, ne nerde çalıştığımı öğrenebildiler. Bana da bu hikayeden geriye anı olarak sıklımtepiş Halıcıoğlu minibüslerinde geçen ultra neşeli dakikalar kaldı.

Üstün Zekalı Canoğlan

Geçen haftaların birinde dünyada Mensa diye üstün zekalılar derneği gibi zirzop bir kuruluşun Türkiye ayağının sınavının yapılacağını öğrendim. Bu tarz boşbeleş işleri her daim kovalayan yapım gereği saniyesinde başvuru formunu yollayarak IQ sınavımın tarihini beklemeye başladım. Çocukken de hatırlıyorum sokmuşlardı annemler, ama sonucu söylememişti sınavı yapan merci. Orda anlamalıydım işte, ama yok illa kafanın dikine git malsurat. Gelen maili kopyalayayım da dünya ahret öğrensin; “Değerlendirmeniz gerçekleştirildi ve üzülerek bildirmek isteriz ki puanınız ortalamanın üstünde yer alsa da Mensa Üstün Yeteneklileri Destekleme Derneği üyeliği giriş seviyesi için gerekli bir koşul olan üst %2lik dilime girememiş bulunuyorsunuz. Bu nedenle şu an için size Mensa üyeliği teklif edemiyoruz.” Bana da bu hikayeden geriye anı olarak Ataköy dolmuşunda inip sıcağın çatında Kültür Üniversitesi’ne kadar yürüdüğüm tozlu parkur, sen de az aptal değilsin ha plaketi için verdiğim 20 lira kaldı. “Bana da test oldu AQ.”

Canoğlan Buzlu Bardak Peşinde

Buzlu bardak mefhumuna karşı değilim, bilakis suyu veya birayı soğutucak her türlü aparatı kucağıma basar onunla öğle uykusu uyurum. İçini temizlerim, akşamüstleri dışarı çıkartırım. Burda sıkıntı acil soğuk su ihtiyacı/bardağın soğutma hızı denkleminde canoğlan’ın fevriliği katsayısının tam bilinememesi, yoksa hangi insanoğlu ooh şöyle güzel bir soğuk su içeyim de ferahlayayım maksadıyla buzlu bardağa damacanadan su doldurduğu an onun buz kütlesine dönüşeceği mantığıyla hemen suyu içer. Bu tarz insan yeri gelir ketılın içine suyu koyup tuşa bastıktan sonra poşet çayı emmeye de başlar, earl grey emiz. Bana da bu hikayeden geriye anı olarak sikimtrak bir su içmişlik kaldı.

Çim Biçme Düşmanı, Çevreci Canoğlan

Keşke kasıyorsam da yazıyor olsam bu yazıyı, ama yok şerefsizim yağ gibi aptallık akıyor bünyeden. Bir elimde iş kartımı bir elimde cep telefonumu kendi eksenleri etrafında döndürerek Barbaros Bulvarı’ndan aşağı yürüyorum. Tam böyle ilerde bir uzaylı gördüm, ama cidden bizim dünyalılara benzemiyordu adam giyindiği kostüm sayesinde. Bir misyon için indirilmiş ve bitirdiğinde köşede bekleyen uçan dairesine binip evine dönücek. Ulan tam paralelinden geçme gafletinde bulundum adamın, bir alet çalıştırdı güm güm güm güm sağ tarafımdan suratıma şarapneller yağıyor. Meğer çim biçme makinesiyle ot kesiyormuş, ama yani sağa sola kaktüs, taş falan sekiyor. Eve giderken saldırıya uğradım resmen ya, bu olaylar da bir iki gün zarfı içerisinde oluyor. Bu hikayeden bi sikim kalmadı anı afedersin. İşte ne olabilir maksimum, akşamüstü saatlerinde kostumlü bi biçici görürseniz yanından geçmeyin olabilir en fazla. Çok sıradan, sade ve kornetsiz.

Canoğlan’la 101-Espriye Giriş

Sürreal bir espriyle yazıyı sonlandırmak istiyorum; “Dünya Kupası’nda bütün maçlar patates abi, o yüzden birayla süper gidiyor.” Zaten böyle aptallık üzerine yazılan yazıya da böyle aptal bir espri giderdi. Yeni http://aminaqoyim.blogspot.com blogumun reklamını da yaptıktan sonra artık gönül rahatlığıyla gittigidiyor’dan vuvuzela siparişi verebilirim.

Sıradan

Monoton kelimesinin dilimizdeki karşılığı ne ola acaba? Tekdüze deyince ihtiyacamızı karşılayacak herhalde.

Bu aralar düşünecek çok vaktim olduğundan, oturup hayatımı düşünüyorum. Bugünü, dünü, yarını. Neticede bir çeşit kölelik düzeninin içinde dönüp durduğumdan son bir kaç aydır, zamandan bol şey yok şu aralar. Ben de kendimi verdim düşünmeye, verdim düşünmeye, ki düşünmeyi de severim mirim. Neticede düşünmek dediğin var olmanın temeli, ve dahi dayanılmaz hafifliği.

İnsan hep kendisini düşünür ya, ben de kendimden başladım düşünmeye. Kendimden daha önemli düşünecek neyim var lan bu hayatta sanki?

Hayatıma bir göz atayım dedim. Baktım koca hayatın üstesinden bir seferde gelinecek gibi değil, hayatımı dönem dönem ele alayım dedim. Böldüm kısımlara, belirli kırılma noktalarına diktiğim köşetaşlarıyla küçük kesitlerine odaklandım hayatımın.

Bu şekilde bakınca son 6 aylık kısım bir dönem oldu. Ondan önceki 3 sene bir dönem oldu, ondan önceki hayatımı da sondan başa doğru sırayla 6 sene, 7 sene, 4 sene ve 6 sene de birer dönem oldu.

Dönemlere böldüm bölmesine, homojenik olsun diye, ve bunları ayrı ayrı düşündüm. O şekilde bakınca, kendi içlerinde homojenik, ama birbirlerinden tamamen ayrı belli hayatlar oldular.

Buraya kadar güzel de, kendi içlerinde homojenik olmaları mevzusu çok kafama takıldı arkadaş. Fazla homojenik oldular, hatta haddinden fazla homojenik oldular. Yahu arkadaş, bir bütünün elemanları birbirinden bu kadar farklı olup da, bu elemanların parçaları kendi içinde birbirine bu kadar mı benzer lan?

Dur olmadı, tekrar anlatayım. Bu köşetaşlarının arasındaki hayatlar birbirinden kesin farklarla ayrılırken, yani bu hayatlar birbirinden çok farklıyken, içlerinde hemen her gün birbirinin aynı.

Çok tekdüze bir hayatım olmuş arkadaş benim. Yani mesela, bundan önceki 3 senelik dönem. Tahsil hayatı bitmiş, iş hayatı başlamış. Kendi paramı kazanmaya başlamışım, artık harçlık almak yok. Tamam aileyle ikamete devam ama yine de çok farklı bir özgürlük sunuyor kendi kazandığı parayı yemek. Ama oturup da üç senenin muhasebesini yaptığımda, 3 senenin başıyla sonu arasında da bir fark yok ki arkadaş. Aynı öküzlükle başlamış, aynı öküzlükle devam etmiş. 3 sene boyunca, haftaiçi işe gidilmiş, haftasonu çıkılmış gezilmiş. Bu nasıl bir öküzlük ki, koskoca memlekette bok varmış gibi İstanbul’a tıkılıp kalmışım. Hani demek istediğim, ulan Bodrum’da paragliding yapmak vardı arkadaş, değil elbette. Ama insan biraz zincirlerini kırar, biraz sağı solu göreyim ister. İstanbul’un da sanki her köşesini dolaşmışım gibi anasını satayım, gittiğim takıldığım yerler de hep aynı olmuş. Tekdüzelikten kastım biraz da bu…

Ondan önceki dönem de aynı mesela. 6 senelik üniversite tahsil hayatı… Dönüp bakıyorum, 10 metrekare odanın içinde, sanal dünyanın başında geçmiş. Hele bir de World of Warcraft uyuşturucusuna bulaştığım dönem var ki, evlerden ırak. 10 metrekarelik yaşam alanım da küçülmüş iyice, bir masa bir sandalyeden ibaret hale gelmiş…

Ondan önceki de benzer az çok, ondan önceki de, ondan önceki de…

Yok arkadaş, bu böyle devam etmez. Çok gezen mi bilir, çok okuyan mu bilir terazisinin bir tarafında elimizden geldiğince durmaya çalıştık. Sıra geldi diğer tarafına.

Karar verdim arkadaş, şu askerlik bir bitsin, yavaştan mobil bir hayata geçiş yapma planım var. Bir Güneydoğu turu şart, Karadeniz’i tanımak şart. İnceden Arap açılımı da yapmak lazım, öncelikli hedefler bunlar olsun. Sonrasına Allah kerim.

Yeter, ot geldik, ot gideceğiz yoksa bu şekilde devam edersek…