Kulaktan kulağa…

“Abla S., 5’inci sınıftayken tecavüze uğradı. Korkudan sesini çıkaramadı. Esnaf arasında kulaktan kulağa yayılan durumuyla birlikte tacizci ve tecavüzcü sayısı arttı. Hiçbir talebe “hayır” diyecek gücü olmadı. 3 ile 5 TL arasında değişen para, çikolata, şeker ya da çubuk kraker karşılığında erkeklerle birlikte oldu. Kiminin bakkalı, kiminin dükkanının arka tarafına götürüldü. Geçen yıl okulu bırakmak zorunda kaldı.

Esnaf, H. büyüdükçe ona da ablasına baktığı gibi bakmaya, aynı taleplerde bulunmaya başladı. Okulun müdür yardımcısı Fahrettin Kuzu da geri kalmadı. H.’yi, sıkıştırmaya, tehdit etmeye başladı. H., Kuzu’nun tacizlerinden bıkınca çareyi rehberlik öğretmeniyle konuşmakta buldu ve Siirt’te bilinip de görmezden gelinen gerçekler açığa çıktı.”

Okuma talihsizliğine bugün düştüm ama dün duymuştum haberin anahtar kelimelerini. Siirt, çocuk, tecavüz, 100 erkek, 2 kız… Görmemezlikten geldim. Çünkü bu anahtar kelimeleri duymak bile insanı insanlığından nefret eder hale getirmeye yetiyor. Çünkü zaten hikayenin geri kalan kısmını az çok tahmin ediyorsunuz. Çünkü zaten bu haberin tıpatıp aynısını herhangi bir Türkiye şehri için onlarca kere duydunuz. Çünkü allah kahretsin ki mevzuya konu kızlar ve çok çok çok daha fazlası için yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Çaresizsiniz…

Sözde muhafazakar, sözde namuslu, sözde güzel yurdumun, sözde duyarlı, iyilik timsali, sözde yurttaşları…

Ben tanıyorum bu haberde sözü geçen esnafı… Hatta o haber kulaktan kulağa nasıl yayıldı, yeni duyan it oğlu it nasıl coşkuyla “vallaha mı lan, oha biz de yiyelim” dedi anbean gözümün önünde şuan… Biliyorum ben o malın hangi ahlak ve namus normları arasında “biz delikanlıyız” parolası ile yetiştirildiğini… O orospu çocuğunun kendi kızından bile küçük kızlara karşı nasıl bir arzu beslediğini… Biliyorum abi ben bu adamı, bu işte, bu orospu çocuğu benim ülkemin insanı…

Çizgi Film

Bazen çizginin gerisinden izlemek gerekir. Karşındakiler bir film gibi akarken. Siyasi duruşun ne demek olduğunu bile kavrayamayan bir siyasi travmada, şiir okudu diye cezaevinde cezasını çeken bir adama acımakla başlar herşey. Yabancı değildi, Saray ilçesi Pınarhisar’a giden yolda, araç konvoylarını, zenginliği görürken… Ondan birkaç sene öncesi gol kralı Tanju Saray Cezaevi’nden el sallamıştı, Mercedes’in vergisini kaçırdı diye… Eşber Yağmurdereli de aynı zamanlarda oradaydı, ancak Tanju’nun el sallaması daha popülerdi.

Ordu vardı bu filmde, Irak’ın nasıl “Cumhuriyet Muhafızları” tarafından korunamadığını tartıştığın yıllarda, bu ülkenin her karışını emanet ettiğin bir ordun vardı. 1980’lerde komutanların cümle aralarında ısrarla söylediği “Bana benim dağlarımı bombalatmayın, bu ülkenin polisi var, jandarması var, beni eşkiya peşinde koşan ordu yapmayın, yapı buna müsait değil” dediğinde, “görev senin, işte dağlar” diye bugün bile kendi dağlarını bombalatan politikacılar var.

Bu politikacılar şiirler okudular, kışla ile minare arasında kaldığı tasvir edilen yazarların minare tarafından.

Ordu tarafında aslında bugün de sorun yok. Oğlu sağlık problemleri ile askere bile gidememiş bir politikacının çoğulcu demokrasi eşliğinde, taraflı haberlerden dolayı yıpranması dışında.

Bugünlerde bırakılan ordu brifinglerinde Hakkari’deki baskınla ilgili sert bir soru gelmişti. “Şehit sayımız yüksek, bunun hesabını nasıl vereceksiniz?” diye. General (emekli olunca sorgulanma ihtimali yüksek) “Biz bu şehitlerin hesabını veririz de, şehit hesabına girersek Çanakkale’nin hesabını kim verecek” diyerek, son zamanlarda bazı belediyeler tarafından sahiplenilen bu I.Dünya Savaşı savunma cephemiz ile ilgili gerekli yerlere ayarı ince de olsa vermişti.

Yıllarca militarizmden kurtulmuş bir ülkeyi hayal ederken, güvendiğim ordunun beni sınırlarımda korumasını hayal ettim. Çizginin gerisinde izlediğim bu film her geçen gün çizgi film halini alsa da, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin silah mühimmatına el koyan Türk Polisi’nin, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde beklediği, ağır silahlanmasına izin veren yasa tasarısından sonra, Ege’de Türk F-16’sını düşürmeyeceğinin garantisini, aynı yasa verir mi acaba?

Bir de gizli tanık gelir, düşürmeseydi şurayı bombalayacaktı der… Ardından bir gece “Saldır!” emrini “Ay” ışığında Allahü Ekber dağlarında tatbikat yapan orduya verecek zannettikleri bir adamdan çekinirler. Tatbikat yapılmasın derler, korkarlar gitmezler… Tatbikat bu, seminer…

Tekel eylemlerinde PKK barnağı…

Toplum zaten buna teşne; elinde kırmızı pankart taşıyan protestocuya PKK’lı demek en kolay müdafaa, soyutlama yöntemi. Kahvehane ahalisi çok sever bu yaftalamayı. Lakin Türkiye gündemine oturan bir eylem ile ilgili koskoca ülkenin koskoca bakanı bunu dillendirebiliyorsa, bu cüreti kendisinde bulabiliyor, açıklamalarında mesnet zorunluluğu görmüyorsa, artık izahın da izanın da yapacağı şey kalmamış demektir.

Devlet Bakanımız Hayati Yazıcı Tekel eylemlerinde PKK parmağı olduğunu söylemiş. “İşe şeytan karıştı” buyurmuş. Tabii sonra tornistan etmiş, “yok canım öyle bir şey söylemem söz konusu değil” diyor.

Tekel işçilerinin beleşçi kan emiciler olduğuna dair yeterli manipülasyon yapılmıştı halbuki. Hatta gerizekalı bir kitle Tekel protestosunu da protesto etmişti. Yeterli görülmemiş olacak ki, bu kahvehane güruhu da eylemin karşısına çekilmeye çalışılıyor.

Bu da yetmezse Vakit gazetesi “Tekel eylemcileri kuran yaktı” der, ne bileyim, “peygambere sövdü” der, dincileri de Cuma namazı çıkışı Tekel çadırlarına saldırırken görürüz.

Ha zerre umrumda olmazdı ya, yandaş medyanın haber portallarından birisinde bir okuyucu yorumu gördüm, koltuktan düşürüyordu:

“Bakan yanlış biliyor. İşin içinde PKK olsaydı, Başbakan anında tatlıya bağlardı”

Aha, gol!

4 Şubat Grevi

Tekel işçilerine destek amacıyla başlatılan 4 Şubat Genel Grevi’ne destek vermek amacıyla siteye erişimi bir gün durdurduk. Hiçbir amaca hizmet etmediğini, kendi çapımızda çalıp oynadığımızı düşünüyor olabilirsiniz, evet; biz de öyle düşünüyoruz… Ancak ataletin ilk ve değişmez vatandaşlık şartı olduğu ülkemizde ekmeği için direnenlerin yanında olduğumuzu gösterelim, tarafımızı belli edelim derdindeyiz.

Yoksa neden küçük bir karınca su taşısın Hüseyin’e?! Ne kadar manasız değil mi?

vurulduk ey halkım, unutma bizi

dağ gibi karayağız birer delikanlıydık,
babamız sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi.
arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken
bizler bir mumun ışığında bitirdik kitaplarımızı
kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini,
yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya.
ecelsiz öldürüldük
dövüldük, vurulduk, asıldık.
vurulduk ey halkım, unutma bizi…

yoksullugun bükemedigi bileklerimize, çelik kelepçeler takıldı.
işkence hücrelerinde sabahladık kaç kez,
isteseydik, diplomalarımızı mor binlikler getiren birer senet gibi kullanırdık.
mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık.
yazlık kışlık katlarimiz, arabalarımız olurdu.
yüreğimiz işçiyle birlikte attı, köylüyle birlikte attı.
yaşamımızın en güzel yıllarını, birer taze çiçek gibi verdik topluma.
bizleri yok etmek istediler hep.
öldürüldük ey halkım, unutma bizi…

fidan gibi genç kızlardık; hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı göz bebeklerimizden.
yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında iskencecilerin acimasiz ellerine terkedildik.
direndik küçücük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla.
tükürülesi suratlarına karşı bahar çiçekleri gibi,
taptaze inançlarimizi fırlattık boş birer eldiven gibi.
utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden.
hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi…

ölümcül hastaydık.
bağırsaklarımız düğümlenmişti.
hipokrat yemini etmis doktor kimlikli işkencecilerin elinde öldürüldük acımaksızın. gelinliklerimizin
ütüsü bozulmamıştı daha.
cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezar taşı gibi savrulduk.
vicdan sustu.
hukuk sustu.
insanlık sustu.
göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi…

kanserdik; ölüm, her gün bir sinsi yılan gibi dolaşıyordu derilerimizde.
uydurma davalarla kapattılar hücrelere.
hastaydık.
yurtdışına gitseydik kurtulurduk belki.
bir buçuk yaşındaki kızlarımızı öksüz bırakmazdık.
önce kolumuzu, omuz başından keserek, yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık attik
önlerine.
sonra da otuz iki yaşında bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz.
öldürüldük ey halkım, unutma bizi…

giresun’daki yoksul köylüler, sizin için öldük.
ege’deki tütün işçileri, sizin için öldük.
doğu’daki topraksız köylüler, sizin için öldük.
istanbul’daki, ankara’daki işçiler, sizin için öldük.
adana’da, paramparça elleriyle, ak pamuk toplayan işçiler, sizin için öldük.
vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım, unutma bizi…

bağımsızlık, mustafa kemal’den armağandı bize.
emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen ülkemizin bağımsızlığı için kan döktük sokaklara.
mezar taşlarımıza basa basa, devleri yönetenler gizli emellerle,
başlarımızı ezmek
kanlarımızı emmek istediler.
amerikan üsleri kaldırılsın dedik, sokak ortasında sorgusuz sualsiz vurdular.
yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım, unutma bizi…

yabancı petrol şirketlerine karşı devletimizi savunduk, komünist dediler.
ülkemiz bağımsız değil dedik, kelepçeyle geldiler üstümüze.
kurtuluş savaşı’nda emperyalizme karşı dalgalandırdığımız
bayrağımızı daha da dik tutabilmekti çabamız.
bir kez dinlemediler bizi.
bir kez anlamak istemediler.
vurulduk ey halkım, unutma bizi…

henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık.
bir kadın eline değmemişti ellerimiz.
bir sevgiliden mektup bile almamıştık daha
bir gece sabaha karşı, pranga vurulmus ellerimiz ve ayaklarımızla çıkarıldık idam sehpalarına.
herkes tanıktır ki korkmadık. içimiz titremedi hiç.
mezar toprağı gibi taptaze,
mezar taşı gibi dimdik boynumuzu uzattık yağlı kementlere.
asıldık ey halkım, unutma bizi…

bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasında vuranlar,
ağabeyimiz, babamız yaşındaydılar.
ya bu düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı, ya da susmuşlardı bütün olan bitenlere.
öfkelerini bir gün bile karşısındakilere
bağırmamış insanların gözleri önünde öldürüldük.
hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına.
batı uygarlığı adına, bizleri bir şafak vakti ipe çektiler.
korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi…

bir gün mezarlarımızda güller açacak
ey halkım, unutma bizi.
bir gün sesimiz, hepinizin kulaklarında yankılanacak
ey halkim unutma bizi…

özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz
simdi hep birlikteyiz
ey halkım, unutma bizi…

Uğur Mumcu
Cumhuriyet, 25 Ağustos 1975

“Bi’ Bakar mısınız?” dediler, bakan olmadı…

fft5_mf315392
“Bi’ Bakar mısınız” eyleminden daha önce de bahsetmiştik. Engelli vatandaşlarımızın en temel ihtiyaçlarından birisi olan özgürce sokağa çıkma hakkı gasp ediliyor bu şehirde. Toplu taşıma araçlarında onlara yer yok, üst geçitlerimizde, alt geçitlerimizde, kaldırımlarımızda onlara yer yok! Daha da acısı Büyükşehir Belediye’nin bu konuda hiç bir çabası yok! Hadi eski durakları, geçitleri bir kenara koyalım ancak yüzyılın projesi olarak lanse edilen, milyonlarca dolara mal olan ve zoraki bir şekilde şehir ulaşımının en orta yerine, ana arterine bırakılan metrobüslerde engelli vatandaşların hayatını kolaylaştıracak bir tek çaba bile yok.

Bu manzaradan biz engelsizlerin utanmasını, Büyükşehir Belediye’nin konuya eğilmesini, ve kamuoyunun dikkatini çekmeyi amaçlayan “Bi! Bakar mısınız?” ekibi dün Mecidiyeköy metrobüs durağındaydı. Amaç metrobüse binmeye çalışmak, bu uğurda harcanan çabaya rağmen, bunun mümkün olmadığını herkese göstermekti. Ancak bakın neler oldu:

Mecidiyeköy durağında toplanan ve metrobüse binmeye çalışan engelli vatandaşlarımızın kullanımı için ihale edilerek yapılan engelli asansörü her nedense çalışmıyordu. Engelli vatandaşlarımız tekerlekli sandalyeleriyle o tıklım tıkış merdivenlerden, çevrediklerin yardımlarıyla inmeye çalıştılar. Bu sırada merdivende yaşanan kalabalık gitgide arttı elbette. Yeni gelen ve yolcu indiren metrobüslerden binlerce insan da aynı merdiveni kullanmaya çalışınca izdiham yaşandı.

İşte ne olduysa o izdihamda oldu. Engelli vatandaşlarımız ezilme tehlikesi yaşarken, bir yandan da seslerini duyurmaya çalışıyorlardı. Çevreden ise sadece Türkiye ve Türkiye gibi geri kalmış toplumlarda yaşayabileceğiniz, tanık olabileceğiniz tepkiler geldi.

Sözge engelsiz vatandaşlar, engelli vatandaşlara “Eylem yapacak başka yer bulamadınız mı?” diye çıkıştı. Yetmedi, sinirlenenler “Ne işiniz var sokakta, evinizde otursanıza” diye eylemci engellileri azarladı. Yaşanan izdiham ve arbededen sonra polis olaya müdahale etti ve eylemcilerin eylemlerine son vermesini istedi. Eylemciler de metrobüse binmek istediklerini, binmeden eylemi bitirmeyeceklerini söyleyerek polisten yardım istedi. Polis de, yine sadece Türkiye’de ve Türkiye gibi geri kalmış toplumlarda yaşayabileceğiniz, tanık olabileceğiniz cevabını verdi: “Siz başlattınız, ben neden yardım edeyim?”

Burası Türkiye… Beylik laflara ve hamaset yüklü konuşmalara göre insan sevgisi ile yoğrulmuş büyük bir medeniyetin toprağı… Hoşgörü bizim göbek adımız… Biz yaradılanı severiz yaradandan ötürü… Burası Türkiye… Hoşgörü ve karşılıklı anlayışın anavatanı… Yüzyıllar boyunca 3 kıtaya hükmetmiş koskoca bir medeniyet… Şimdiler de ise metrobüs duraklarını idare edemeyecek, insanlarına insanca bir ulaşımı sunamayacak kadar zavallı ama koskoca bir medeniyet… Sokaklarında lafta engelsiz ama beyni engelli milyonlarca insan yaşayan Türkiye…

Burası Türkiye dostlarım, burda anlatılan insanlar bizim insanlarımız… Biziz onlar… Daha fazlası değil…

Ataması Yapılmayan Öğretmenler Platformu

Günün anlam ve önemine uygun çiçekli böcekli, bol hatıralı bi yazı döşemek farzdı aslında. Gerçi öğretmenler gününün bende anlam erozyonuna uğraması nerden baksanız 5 belki 10 seneye de dayanıyordur. O da ayrı bi yazının konusu. Benim lafı uzatmadan asıl bahsetmek istediğim konu “Ataması Yapılmayan Öğretmenler Platformu”. Yine geç kalmak ile beklemek arasına sıkışmış hayatımın beklemek safhasında, bir haber kanalının radyo yayınında duydum feryatlarını. Yıllarca bin bir emekle, ailelerinin kim bilir ne zorluklarla sağladıkları kıt kanaat imkanlarla öğretmen olmaya hak kazanmış ancak öğretmenlik hakları gasp edilmiş yurdum gençlerinin iki tanesi anlatıyordu hallerini. Nasıl milim milim intiharın eşiğine getirildiklerini, nasıl sınav arası gelir kaynağı yapıldığını mesleğe dair hayallerinin. Yıllarca atama bekleyerek geçen atanamayan yaşamlarını. Evet ben de dahil çevremdeki pek çok kişi büyük umutlarla bitiridiğimiz okullardan 200 km süratla çıkarak toslamıştık hayatın gerçeklerine. Ama bir yandan bu kadar öğretmen açığı var derken bir yandan da insanların bu şekilde öğütülmesine, daha iyi ihtimalle ise köleleştirilmesi ülke gerçeklerinin bile gerisinde.

Özetle tık tık: http://www.ayop.biz

Bi’ kulak ver ey Fasulyeden ahalisi.

Galeri-17-111