Garip huylar, garip takıntılar… Bizi biz yapan değerlerimiz. Geçen gün Amazon’da indirime girmiş bir dashcam gördüm. “Ahaa indirimde, bakayım nasıl bir şeymiş” Yorumlarını okudum, Reddit’te araştırdım; neyini beğenmişler, neyini beğenmemişler… Sonra en iyi dashcamleri listelemiş bir siteye girdim, model model okudum. “Hımm, bunun lensi iyi gibi ama diğerinin gece modu daha güzel sanki. Ama bu da çok pahalıymış” filan. Bu araştırmaya kaç saat harcadım bilmiyorum ama tanıdığım insanlar arasında dashcam konusunda en uzman kişi o an itibariyla bendim. Hiç umulmadık anda dashcam uzmanı oluverdim. Gururlandım. Sonra “lan, benim arabam yok ki napıcam dashcami” diye açtığım onca pencereyi kapatırken “Neyse,” dedim, “birisi dashcam alacak olursa gelir bana sorar artık.”
Organize olmak, düzenli olmak; neyi nereye koyduğunu, hangi notu nerede tuttuğunu bulabilmek… O da yok bende. Yani kısa notlarımı tuttuğum en az iki farklı OneNote’um var, iPad’de kalemle yazıp çizdiğim bir app’im var, Apple’ın Notes uygulaması zaten var, fiziksel defterlerim var ama yani aynı anda 5 tane defterde filan ilerliyor notlar. Bir tanesini aldım şimdi elime, bir sayfaya o gün işle ilgili toplantı notlarını yazmışım, sonraki sayfada EU4 achievement için fethetmem gereken yerleri yazmışım. Sonra bir alışveriş listesi yapmışım, kimbilir kaç ay önce: “Zeytinyağı” yazıyor. Zeytinyağı mı? Gidip baktım zeytinyağı var mı mutfakta. 3 ay yetecek kadar var. Check attım hemen yanına.
Cumartesi günü uyandım, perdeleri de full çekmişim, kapkaranlık her yer. Kahve yapmaya mutfağa gittim. Oha, günlük güneşlik hava! Hiç beklemiyordum bunu. Yağmur, kasvet, rüzgar ve soğuk vardı planlarımda. Oğlum, ilk tepkim neydi biliyor musunuz? “Hay sikeyim ya, hiç dışarı çıkasım yoktu bugün!” Yemin ederim ilk bunu düşündüm. Hayır çıkasın yoksa gene çıkma pezevenk… Ama olmuyor öyle; ben hava güzelken evden çıkmadığımda yaşayacağım suçluluk duygusuyla yüzleşecek cesarete sahip değilim henüz. Üzüldüm lan hava güzel diye. Keşke yağmur yağsaydı!
Yonca Lodi diye birisi var. Benim Yonca Lodi diye birisinin varlığından haberim var. YouTube’da şarkı mı ne dinliyorum, sağda bir şarkısını önerdi YouTube. Lan dedim, böyle birisi var, bu bilgi bende var, şarkıcı bu kadın, ondan da haberim var. Ama kadın neye benziyor hiçbir fikrim yok. Hayatımda Yonca Lodi görmemiş olabilirim. Yani kesin görmüşümdür de “şu an gördüğüm birey Yonca Lodi; bak bu saçları, bu da ağzı! Bak bak şu burna bak!” diye kaydettiğim bir data yok beynimde. Açtım Yonca Lodi klibi izledim. Yüzünün her bir detayını inceledim. Burnunu, saçını, kaşını… Her bir zerresini içime çektim Yonca Lodi’nin… Ee ne oldu: Yarın karşıma çıksa gene tanımam. Yonca Lodi benim için bir surat değil, bir fikir.

Yonca Lodi derken aklıma geldi. Bazen şey oluyor, toplumun büyük bir kısmının bildiği şeyleri bilmediğim ortaya çıkıyor. Çok utanıyorum. Aklıma da çok matah bir örnek gelmedi ama şununla idare ediverin: Yazın Benfica maçı için Lizbon’dayız. Eleman dedi ki: “Abi gel şurada çok meşhur bir ‘nata’cı var.” “Ha, olur gidelim” deyip geçebilirdim. Nasılsa gitcem, yiycem, öğrencem. Onun yerine “Nata ne la?” dedim. Çok meşhur Portekiz tatlısıymış, çok utandım bilmediğim için. Gerçi benlik bir tatlı da değilmiş neticede. Ben bir şey kaybetmemişim, nata camiası beni hiç kazanamamış zaten.
Yani herkes her şeyi bilecek diye bir şey yok; ben de bazı şeyler biliyorum ve eminim çoğundan çoğunuzun haberi yok! Henry Ford mesela, 1928 yılında Amazon ormanlarında “Fordlandia” diye bir yerleşim yeri kurmuş, bundan haberiniz var mıydi? Yoktu!
Henry abi, Brezilya hükümetinden 15 bin kilometrekarelik ormanlık bir alan alıyor; 10,000 kadar Brezilyalı işçiyi burada kauçuk toplaması için getiriyor. “15 bin kilometrekare de neymiş” demeyin, 3 tane İstanbul demek. Amerikan kasabaları tarzında evler yapılıyor; hastaneler, okullar, yüzme havuzları, golf sahaları, tenis kortları filan… Müthiş yani. Ama Henry Ford sağlıklı beslenmeye, üretkenliğe filan takmış “the ultimate” kapitalist olduğundan şehirde çok katı kurallar var. Alkol, tütün, fuhuş yasak. Sadece kepekli ekmek var, yulaf ezmesi var, kahverengi pirinç var. Yemekhanede de Ford’un kendi fabrikalarında uyguladığı “tepsini al, sıraya gir, yemeğini tabldot düzeni al” gibi bir sistem var ve bu, Brezilyalı işçilere onur kırıcı gelen bir yöntem. Bir gün bir tane işçi, Amerikalı bir müdürle bu yemekhane sistemi ve aşırı katı diyet programı nedeniyle tartışmaya başlayınca isyan çıkıyor. Delirmiş adamlar tabi tütünsüzlükten, alkolsüzlükten. Yemekhanedeki tencere tava, tabak çanak ne varsa kırıyorlar. Telgraf hatlarını kesiyorlar; Amerikalı yöneticileri, hatta aşçıyı ormana kadar kovalıyorlar. İki gün sonra Brezilya ordusu gelince isyan ancak bastırılıyor.
Kendisi anlatsın, benden duymuş olmayın ama bizim dellez’in klasik, retro oyunları çalıştıran oyun konsolu koleksiyonu var. El konsolu mu deniyor ona. Küçük, elde tutulan, Çin yapımı, içerisinde çipler filan olan bir takım plastikler işte. Görseniz nasıl tatlı, nasıl şeker şeyler… Bende de var ufaktan bir merak ama ben daha çok bilgisayarda emülatörle oynuyorum. Neyse, geçen gün eBay’den orijinal Gameboy alayım dedim. (Olmayan arabaya dashcam almaktan daha mantıklı neticede). Ben çocukken Gameboy’um yoktu. Bizim sınıfta iki-üç kişide vardı sanırım, yalvarırdım “Bu akşam bende kalsın mı?” diye. Yüce gönüllü arkadaşlarım vardı çok şükür, az mesai harcamadık. Ne zamandır aklımda; temizinden, çalışan orijinal bir Gameboy alayım da kitaplıkta dursun diye. Hem o Anadolu Lisesi hazırlık sınıfı sıralarında oturan küçük Dea’nın bastırılmış ezikliğini 30 sene sonra da olsa tedavi etmiş oluruz, hem de lan ne güzel durur kitaplıkta, manyak mısın?

Neyse, gittim aldım bir tane Gameboy; Super Mario, Zelda filan oynuyorum. Sonra “Aa o da vardı, bu da vardı” derken baktım ben o eski konsolların hepsini sırayla alacak ve ev ekonomisinin anasını sikecek gibiyim. Dedim bu dellez akıllı adam, mühendis sonuçta, en iyisini yapmış. Gerçi bir, iki, bilemedin üçte dursa daha mantıklıydı ama olsun. O da kusurdan azade değil neticede. Gittim, AliExpress’ten kendime iki tane el konsolu aldım. Ee Gameboy var, zeytinyağı da var. Bir de dashcam alırsam, tamam artık son leyleği de siktik demektir.