Düşümde seni gördüm

Gece yürüyorum…Geceyarısını geçeli ne kadar olmuş? Çok değil sanırım. Hava soğuk ama dayanılmayacak kadar değil. Yurt binasının önüne gelmek üzereyim muhtemelen laboratuvarlardan dönüyorum, P’nin önünden geçiyorum, O binasının önüne geliyorum, birden ürperiyorum, boğazıma değen soğukluğu hissediyorum… Keskin bir şeyler hissediyorum boğazımda, aslında bakmaya cesaret de edemiyorum ama bakmadan da ne olduğunu anlayabiliyorum… Bir el de uzanıp ağzımı kapatıyor usulcacık, ben zaten tepki vermeye çalışmayacağım. Aklıma gelmediğinden değil ama hiç tepki veresim yok; zaten ölmek de fazla koymayacak bana…

Ölmek istiyorum belki de evet, kaybım ne olur ki ondan yana kazancım olmadıkça? Ama bir fısıltı patlıyor kulaklarımda, her ne kadar fısıltı olsa da bir patlama gibi yankılanıyor kafamda, kısacık ve de neredeyse duyamayacağım kadar alçak sesle söylenmiş bir replik: “Şşş, sessiz ol!” Evet! Bu ses bir yerlerden tanıdık, kim olduğunu düşünmeme bile gerek yok, zaten biliyorum. Zaten sessiz ol demesen de sesimi çıkaracağım yok… Ama ben sanki kutsal bir emirle sessizliğe hükmedilmiş gibi susuyorum. “Ne için dua ettiğini biliyorum! Senin için geldim!” Hayır, ağlamamalıyım, hayal ettiğim ölüm böyle değildi. Ama gözyaşlarım oldukları yerde duramıyorlar, yanağımdan süzülürken üşüdüğümü hissediyorum…Bildiğimiz gibi bir üşüme değil bu, sadece üşüyorum belli bir sebebi de yok…Ama gerçekten üşümeye başladığımı bıçak boğazımı keserken hissediyorum. Bıçak havadan daha soğuk, ölümden de soğuk ama benim için değil, bıçak onunla benim aramızdaki tek bağ ve bana o kadar sıcak ve o kadar yumuşak geliyor ki, o çekildiği an sanki aramızdaki bütün bağ kaybolacak gibi! Aman tanrım bu arada canım biraz acımaya başladı. Evet, zaten acısız bir ölüm de düşünülemezdi değil mi? Böylesine acıya bağımlı bir hayattan sonra ölümün uyku kadar hafif olacak değil ya… Kanın aktığını hissedebiliyorum. Boğazımdan kanlar akmaya başladığında içimi sonsuz bir rahatlama hissi kaplıyor. Evet, şimdi ölüm istediğim gibi yaklaşmaya başliyor. Sıcak, ve zevk arttıkça artıyor. Bir ara sanki bıçağı görür gibi oluyorum, ama sadece kısa bir parıltı… Tanrım yardım et… Zaman çok yavaş geçiyor, yanına al beni… Yok, aslında o kadar da yavaş sayılmaz, baksana, bütün kıyafetlerim kan içinde kaldı, Allahım hala ölmedim. Daha ne kadar sürecek bu? Son bir titreme dalgası vücudumu sallıyor. “İşte bitti, hepsi bu!” Son duydugum sözler bunlar oluyor. Bedenim zaten kendini taşıyamayacak kadar güçsüz, hatta nefes bile alamıyorum. Zaten beni bırakır bırakmaz vücudum yavaş yavaş yere doğru süzülüyor, havada istemsiz olarak kollarım açılıyor. Evet ölüm şimdi tam benim istediğim gibi! Hep hayal ettiğim gibi ölüyorum. Tanrı’m yanına geliyorum. Şu anda tek eksiğim bunu görüntüleyen bir kamera olmaması.Hep öldüğümü birileri izlesin istedim, defalarca izlesinler istedim… Nihayet yere düşüyorum, ama ne çarptığımı hissediyorum ne de başka bir şey, sadece yere çarptığımı görüyorum. Herşeyi görüyorum ama hala onu göremedim. Bakamayacağım tarafta kaldı, bilmem belki de böylesi daha iyi.Belki de onu şu an görürsem gerçekten ağlamaktan korkuyorum. Yani az önce yaptığım gibi sevinçten ağlamak değil de gerçekten ona kavuşamamaktan ağlamak. Seni seviyorum diyemediğim için ağlamak, uzanıp ayağına kapanamadığım için ağlamak. Ama ağlayamıyorum daha fazla. Çok yorgunum. Bir kez daha Tanrı’ya teşekkür ediyorum. Ölmeden kimse gelmesin diye de yalvariyorum, sanırım kimse de gelmeyecek. Sanırım çok az kaldı. Bu kırmızılık da neyin nesi? Karar veremiyorum. Yere akan kanların gözümün önünde toplanması mı? Ölüm mü yaklaşiyor yoksa? Neden kırmızı peki, herkes ölüme siyah der… Peki neden benim ölümüm kırmızı, neden siyah değil? Yoksa bizden öncekiler yanıldı mı, ölümün de mi rengi kırmızı, aşk gibi mi yani?”

28 Mart 2002 Perşembe, 01:38