Fasulyeden Muhabbetler III : Ağa

Ben bir “Ağa” bilirim, o da Taksim Cami’nin yan sokağında Hacı Abdullah’ın kankası “Ağa Restaurant”. Ne de güzel yaparlar özbek pilavını, yanında vişne kompostosu. Çık ordan ver kendini Tünel’e Galata’ya, gez Mısır Çarşısı’nda Sirkeci’de. Akşamına bir mırra söyle Tophane’de, nargile üfle. Benim bildiğim ağalık böyle olur, peki seninki nasıl oluyor açıklar mısın?

Bu Ağa’nın hikayesi şu. Biliyorsun Fasulyeden’deki bu tayfa sabah akşam Türk dizileri izleyen adamlar. Sabah akşam bu dizide şu hatunu şu eleman yemiş, bu elemanın hatunu şuna yanaşmış, vay anam şu da çok komikmiş muhabbetinden başka muhabbetleri yok. Zamanında vatanımızın televizyonlarından birisini işgal eden başka bir gereksiz dizide de Erkan Ağa diye bir karakter vardı. Bu adamlar o dizinin de müptelası olduğundan ne zaman Erkan lafı duysalar yanına Ağa yapıştırıyorlar, bir nevi refleks. Sonra Ağa gel Ağa git derken Ağa kaldı adımız. Böyle kıytırık bir hikaye, hiç eğlenceli değil, buradan sana ekmek çıkmaz.

Burda militarizme karşı çıkar gözüküp Kanada’da ordunun önemi üzerine makaleler yazdığınızı öğrendiğimizde çok şaşırdık. Hatta olmayan düşmanlarına rağmen lejyoner olarak ordularında yer almak için başvuru kuyruğunda bir minibüsçü edasıyla kendine ayrı bir şerit yaratarak sıraya yaptığın kaynak “Tipik bir Türk çk çk çk” şeklinde basında yer buldu. Jetlag geçmedi galiba hala?

Bizim memleket Kanada’yla komple yer değiştirse çok ilginç şeyler olur. Bizde haftada 3 gündem değişir, takip etmeye çalışıyorum ama uzaktan her olayı takip etmek zor oluyor. Haftasonları evi arıyorum örneğin, konuşurken bizimkiler hiç duymadığım yeni bir terimle geliyorlar. Geçen hafta gedemo gibi bir şey dediler, ne olduğunu anlamadım. Genetiği değiştirilmiş bitkiler birden gündem olmuş memlekette, kısaltması bile çıkmış sözlüğe girmiş. Haftaya unutulur, olmadı bir katil falan bulunur, o gündem olur. Burada politik gündem 4 ayda bir değişiyor. Tartışma da yok pek, Afganistan’dan askerleri çekilim mi tartışması olmuştu ilk geldiğimde, tartışa tartışa çözdüler, şimdi o da kalmadı. Bizde olmaz böyle şeyler, çözüm falan boş işler, heyecan lazım bize. Genel seçim vardı geçen sene, bizim mahalle muhtarlığı seçimlerinde daha büyük gürültü kopuyor. İnsan bir tane duvarda kırmızı renkli bir afiş göremeyince seçim havasına giremiyor.

Bununla beraber Ozan ile birlikte sitenin iyi asker-kötü asker piyesini oynarmış gibi hissettiğiniz oluyor mu? Size sufleleri kim veriyor, kim sızdırıyor söyleyin. Andacınız var mı? Bu tartışmanın sonu nereye varıcak, dizi mutlu sonla mı biticek aydınlanmak istiyoruz. Spoiler manyağı yapın bizi n’olur.

İyi asker, kötü asker değil de siyasi tartışma mutlu ya da mutsuz sonla bitmez. İnsanlık tarihi boyunca farklı fikirler tartışmış, bir ütopyaya ulaşamamışlar. Daha önce de söylediğim gibi bizim insanımız bu tartışmaları hiç bitirmez, ben de dahilim bizim insanımıza. Tüm dünya ütopya bulsa biz yine başka rejim deneriz, sonra bizimki mi iyi, onlarınki mi iyi diye tartışırız. Bizde böyle.

Bilgisayarınızda hala porno site açmamaya direniyor musunuz? Basit bir anti-virüs programıyla bu sorunun üstesinden gelebilecekken nedir bu inat, bırakın insanlar sevişsin siz de izleyin zarar gelmez. Leylek pornosu bile çıktı, siz hala yerinizdesiniz neden?

Evet porno açmıyorum. Sorun sadece virüs değil, porno adı üstünde porno. Çirkin. Sevişmek var sevişmek var, belli bir amaca hizmet için porno izliyorsan bile bir estetik kaygın olsun. Porno izlemek canın müzik dinlemek istediğinde İsmail YK dinlemek gibi. Üstelik benim odamda ben yokken porno izlemen sadece bu nedenlerle değil başlı başına manyakça bir eylem. Ne yapacaksın, amacın nedir, neden benim sandalyemin üzerinde, benim odamda yapıyorsun, benim mouse’uma dokunuyorsun. Toplum kurallarından biraz haberi olan bir insan başkasının odasında izinsiz porno izlemenin arkadaşın arabısına binip radyo ayarlarını bozması gibi bir şey olduğunu bilmeli. Biraz medeniyet lütfen.

Papazınçayırı blogunda kelimelerle dans eden, onlara hayat veren okuyanları astral bir yolculuğa sulu götüren susuz getiren bir PVH iken, FasulyedenKom sathında köyünü satmış, koca şehirde domates satmaya çalışan bir Ağa olmanız nasıl bir kimlik bunalımıdır? Bu görev adamlığı rolünden teknik direktörlüğe evrilişi şişkin egonuza mı yoksa pişkin sırıtışınıza mı yoralım?

Böyle bir şey yok bir kere, açıp fasulyeden’de yazdıklarımı okursanız beni tanımasanız bile üsluptan tanırsınız “aaaa lan bu pvh” dersiniz. papazınçayırı‘nın ilginç bir hikayesi var. Ben bu spor, futbol bloglarını blog açılana kadar hiç bilmiyordum, yalan olmasın ama bir tanesini bir gün açıp baktım mı onu bile bilmiyorum, varlıklarından pek haberim yoktu. Biliyorsunuz facebook’ta gurbet ellerde yaşadıklarımı anlatıyorum arada. Geçen sene tribün ve Fenerbahçe özlemiyle ilgili bir iki yazım da olmuştu. papazınçayırı’ndaki aethewulf onu okumuş aklına böyle bir blog açmak için fikir gelmiş, biz blogu daha önceden birbirini tanıyan 5 kişi olarak açtık bu şekilde. Daha sonra anladım ki başka futbol blogları da varmış hatta yüzlerce varmış, hiç de orijinal bir fikir değilmiş. Sanırım biraz farklı bir dil geliştirmemizin sebebi de o olmuştur. Sonra tabii böyle bir ortamda adı duyuldu, geniş halk kitlelerine ulaştı falan. Şimdi günlük hakaret veya küfürümüzü yemeden rahat etmiyoruz.

Benim için de iyi bir geyik mekanı oldu. İstanbul’da haftada en az bir iki kere maçlara giden, arkadaşlarla Fenerbahçe muhabbeti yapan bir insandım, şimdi öyle bir imkanım yok. Senin tabirinle teknik direktörlüğe evrilmemin sebebi de odur sanırım, maçın önünde, sonunda kimse yok buralarda, ben de bloga konuşuyorum. Aslında fasulyeden’e de bolca yazmak istiyorum fakat Türkiye gündemini çok takip etmiyorum, o yüzden bolca yorumlarla geyik yapıyorum, sık olmasa da aklıma geldiğinde bir iki geyik yazısı karalıyorum.

Selçuk Üniversitesi’nde mezun olup huyu sütü temiz bir kızla yuva kurmak varken büyükşehiri seçtiniz. Konya insanının “Napıyon Orteaaaağm” gibi kulağı tırmalayan kalıplarından yılmış bir genç olarak kapağı İstanbul’a attığınızı düşünüyoruz. Peki buranın nesinden yıldınız da kendinizi denizaşırı ülkelere attınız?

Orta Anadolu’da hiçbir şehirde yaşamamak lazım. İstanbul gibi bir yere geçiş şart bir kere. Şimdi sebeplerini yazıp İstanbul Kayserililer derneğini isyan ettirmeyelim. İstanbul’dan memnundum. Şu anda bir şirket bana denizaşırı bir şehirde ve İstanbul’da aynı işi aynı olanakları sunsa İstanbul’u tercih ederim. Okumanın son demlerini yurt dışında geçirmemin sebebi bir de Türkiye dışında bir yerde yaşamak istememdi aslında. Eğer okula Türkiye’de devam etsem bir daha böyle bir fırsat bulamazdım, hazır fırsatını bulmuşken gidelim dedim. Yurt dışında yaşamak da bambaşka bir tecrübe, onu yaşamak istedim kısacası.

Akademisyen, profesör ve doçent kimliklerinizin hemen ardında usulca yatan “Sarhoş Erkan ve Apaçilikleri” isimli el kitabı basına sızdırıldı. Deplasman otobüslerinde ve rakı-balık gecelerindeki şiveli gülüşleriniz, bu da yetmezmiş gibi gerçekten çirkin mimiklerinizle bir garip insana dönüşüyorsunuz. Öğrencilerinize bu videoları göstersek, içtenlikle söylüyorum size sümük fırlatırlar. Bu konu üzerine diyeceğiniz bir şey var mı?

Yani aslında her insan sarhoş olduğunda bir miktar sevimli olur. Sarhoş olup kavga çıkaran bir tip değilim sonuçta. Örneğin dellez kafayı çekince senin esprilerine bile aralıksız 5 dakika gülecek kıvama gelir, şeker gibi olur. Senin çirkin mimikler, garip insan demenin tek sebebi de en son sarhoş olduğumda tamamen seni yıpratan, milli birlik ve bütünlüğünü ihlal eden, ayrıştırıcı bir politika izlemem. Aynı mekanda bulunan onlarca saygın insan arasında en saygın olmayan tip olarak seninle uğraşılmasını normal karşılaman lazım. Kapıları geniş açman lazım. Çok çirkin ve neredeyse dayaklık bir tipsin.

Bir ara ülkeye Çinli mi Filipinli mi olduğu ilk bakışta pek anlaşılmayan bir kız getirmiş, üzerine forma giydirip maça bile götürmüştünüz. Onun akıbeti n’oldu? Hala hayat onu bir oraya bir buraya savuruyor mu? Veyahut Ottawa’ya da değişik milletlerden kızları ülkeyi gezdirme bahanesiyle getirttiriyor musunuz?

Çinli idi kendisi, yakın zamanda bir çocuğu oldu, Fenerbahçe forması hediye edeceğim bebesine. Yaklaşık 6 senelik bir arkadaşım, Fenerbahçe diye diye Fenerbahçeli yaptım. Türkiye’ye geldiğinde ilk isteği Fenerbahçe maçına gitmek oldu. Pek güzel bir maç değildi ama olsun. O maç benim de son kez tribünde olduğum maçtı bu arada. Türkiye’de Uzak Doğulu görünce hele bir de Fener maçında görünce uzaylı sanıyorlar, ama burada öyle bir sıkıntımız yok. Hatta burada Uzak Doğulu değilseniz uzaylı muamelesi görebilirsiniz. İkinci dilin Fransızca olduğu büyük yalan, ikinci dil Çince.

Ülkenin çeşitli yerlerinden sabi sübyanı bir masa etrafında toplayıp kendi fikirlerinizi empoze ettiğiniz ve adını Münazara Şov koyduğunuz pespayelikten bahsetmek boynumuzun borcudur. Zillere vurup “Objection” diye bağırarak akşamki parti için kızlara kur yapıyorsunuz. Gidip kendinize başka bir eğlence bulur musunuz lütfen?

Gidip kendime başka eğlence bulalı çok oldu. 5 senedir münazara ile bir alakam yok. Üniversede kendi halinde bir gençken o turnuva senin bu turnuva benim takılıyorduk. Bir faydasını gördüğümü söyleyemem, gereksiz bir aktivite, yalnız mükemmel insanlar tanıma şansım oldu o sayede. Tribünden ve münazaradan kazandığım arkadaş sayısı, lise ve üniversitede kazandığımdan fazla. Ancak ona bir faydası olmuştur. Bizim memlekette kendini aç aç gecesinde sananlar, daha çok bağıranlar haklı çıkar. O yüzden münazara falan, boş aktiviteler bunlar.

Farkettik ki basket forumlarında at koşturmaya başlamışsınız. Bu kadar yıldır hukukumuz var, ribaund desek küfür sayıp bardak fırlatırdınız. Hukşat diyen birinin sol gözüne parmak soktuğunuz çocuğun mahkemesi hala devam ediyor. Duvarınızdaki Erdal Koşan posteri vizyonunuz hakkında önemli ipuçları vermesine rağmen yine de soralım, içinizdeki bu entel basketbolseveri yıllardır nerede sakladınız?

Bu kadar yıldır bir hukukumuz olmadığını sorduğun soruyla kanıtlamışsın. 5-6 yaşımdan beri Fenerliydim ama sağlam Fenerli olup maçlara ağlayacak duruma gelmem 90’ların ortasına denk gelir. O da Fenerbahçe futbol takımının en kötü zamanları, sonra zaten Galatasaray 4 sene üst üste şampiyon oluyor. O arada İbrahim Kutluay, Henry Turner, Marko Miliç gibi adamlar sayesinde sağlam Fenerli oldum, futbol takımı sayesinde değil. İstanbul’da değildim ama televizyon başından kalkmazdım basket maçlarında. Elendiğimiz Real Madrid maçından sonra ağlamaya başlayınca babam kızmıştı hatta. Daha sonra şube küçüldü, Ümraniye isimli kırsal kesimde maçlar oynanmaya başlandı, bizim de Fenerbahçe basketbol takımına ilgimiz azaldı. Ona rağmen yurtta, İbolu Panathinaikos’un Euroleague finalini izleyip çılgınca Bodiroga ve İbo’yu desteklediğimi hatırlıyorum, basketboldan kopmadım yani. Daha sonra Aydın Hoca döneminde belki Türkiye’yi sallamıyorduk ama yine ilgi arttı, Abdi İpekçi’ye taşındık. O dönemde gittiğim basketbol maçı sayısı gittiğim futbol maçlarının en az 2 katıdır. İbrahim Kutluay benim için Can Bartu kadar, Cemil Turan kadar Fenerbahçe efsanesidir, hatta canlı canlı izlediğim için daha değerlidir.

Koçlu Kanaryalar grubu olarak okulun altını üstünü getirdiniz, canoğlan’la beraber nice organizasyonda beraber yer aldınız. Şimdi soru sorma sırası bende, şu andaki okulunuzda stand açtınız mı hiç? New York’taki Fenerbahçe Korteji’nin bir benzerini orda gerçekleştirebilme şansınız nedir? Orda bayrağımızı bir şekilde dalgalandırın artık, istirham ediyoruz.

O iş zor. Geçenlerde Roberto Carlos’a verip veriştirdim blogda. Sonra aynı gün, giydim formayı okula halı saha maçına… Üzerinde Manchester forması olan Çinli bir eleman geldi “aaa Fenerbahçe forması” dedi. Nereden biliyorsun sen demeden “Roberto Carlos” dedi bana. Bu arkadaşlarla futbol anlayışımız geceyle gündüz kadar farklı. Bunlara sorsan hâlâ 3-5-2 oynatırlar takıma. Ayrıca canoğlan kod adlı Ulvi’nin Koçlu Kanaryalar’a gram katkısı olmamıştır onu da eklemem gerek. Herhalde Görkem isimli şahıs bile Ulvi’den daha faydalıydı.

Bir dost meclisinde Amerikan ve Anglosakson dizilerini öve öve bitiremeyip konu Türk ve yavruvatan Kıbrıs dizilerinden açıldığında onları itin götüne sokarkenki yaşadığınız orgazm SESAM tarafından anbean görüntülendi. Tamam “Bez Bebek” bu konuda bir milat olmuş olabilir ama yine de en azından bir şans vermek istemez misiniz diğer dizilere?

Şans verdim. Avrupa Yakası bile izledim zamanında. Şimdi de bu Geniş Aile. 1.5 saat sürüyor diziler, dört kere gülüyorsun. 1.5 saat film süresi gibi zaten, millet filmine 5 yılda senaryo yazıyor, bizimkiler 1 haftada 1.5 saatlik senaryo yazıyor. Bu kadar uzun diziyi sadece kelime oyunuyla götüremezsin, stand-up’ların bile bir kurgusu, senaryosu olur. Bu kadar yerlerde sürünen senaryoya da en fazla 10 dakika tahammül edilir. Sırf Ulvi isimli rezil bir karakter olduğunu duyduğumdan izledim mesela, lakin nasıl gerçek hayatta Ulvi’nin tükettiği oksijen ziyansa, bu dizideki Ulvi’nin aldığı her saniye ziyan. Doğaş değil, bayağı, zorlama, yanındaki sevgilisi abartılı; komik değil yani ve en az yarım saat bunu izletiyorlar. Kurgusuz böyle oluyor. Curb Your Enthusiasm’ın mesela 7. sezonu, şimdi sonuna yaklaştı. Dizi 25 dakikalık 10 bölüm ve 2 senede yazıldı bunlar. Sezon başlamadan 10. bölümün gösterim tarihi ve konusu bile belliydi. Senaryo ve konuyu sezonluk bütün olarak yazıyorlar, haftalık olarak değiştirdikleri şey espriler ve metin oluyor. Çok daha komik, dağınık olmayan, karakterlerin yeri belli bir dizi. Türk dizileri ve yabancı diziler arasında uçurum var, kıyaslanamayacak derecede.

Yöresel deyişler üzerine araştırma yaparken Konya’nın bir kazasından çıkan “Üzüm yiyen köpeği, pekmez sıçıncaya kadar kovalarlar.” atasözüne rastladım. Boş zamanlarında böyle şeyler yapar mısınız gerçekten Konyalılar olarak? Pekmez bu kadar zor bulunan bir şey mi oralarda?

Çok saçma bir atasözüymüş. Kendimi Konyalı gibi hissetmediğimden olsa gerek, istenilen duygusal bağlantıyı kuramadım atasözüyle. Konya gerçekten gereksiz bir memleket. Gidip yaşamayın orada. Belki turist olarak bir iki gün gidilebilir. Daha fazla konuşup dea’nın topuğuna Konyalılar Derneği tarafından tutulan tetikçinin sıkmasını istemem. dea ne kadar bazen tepkimizi çekse de senin kadar sevmediğimiz bir insan değil, hatta kendisini severim bile.

Dünya turunda öncelikli olarak nereleri gezmek istiyorsunuz ve bunları gerçekleştirebileceğinize inanıyor musunuz?

Avrupa’yı baştan sonra gezmek isterim. Baştan sonra derken saçma oldu tabii. Portekiz’den Yunanistan’a, Malta’dan İsveç’e canım kurban bu kıtaya. Avrupamız kıtamız, Barroso önderimiz, eğer susuyorsak, barış ister milletimiz. Avrupa’yı kısmen gerçekleştirdim ve bu kısmeni büyüteceğime inanıyorum, fakat tüm ülkeleri gezebilir miyim emin değilim. Umarım olacak. Orası bitince Güney Amerika, sonra Asya. Kuzey Amerika’yı kimse listesine almasın, bir şey yok.

Hayatta gelmek istediğiniz nokta nedir?

Gelmek istediğim bir nokta falan yok sanırım. Aç, işsiz kalmayım yeter. Örneğin şu anda ateşim var gibi ve acaba domuz gribi oldum diye tırsıyorum. Üç gün içinde ölmemek şu anda gelmek istediğim tek nokta. Kısmet diyelim.

Bu güzel röportaj için teşekkür ederim, son olarak söylemek istediğiniz şeyi Quebec’çe alırsak seviniriz. Tamam Fransızca da olabilir.

Aslında Fransızca, Çince ve Moğolca söylerdim ama bu mesajımın çok net iletilmesini istediğimden Türkçe yayımlamak isterim. Ulvi isimli şahısla tanışan herkesin, özellikle kıymetli büyüklerimizin fazladan dikkatli olmasını diliyorum. Bu şahıs çok tehlikeli, şirinlik kisvesi altında memleketim insanını soyup soğana çevirdi. Bu adama bundan böyle kimse 5 kuruş koklatmasın. En büyük temennim budur.

Dea’nın notu: Rasim Ozan Kütahyalı’ya röportaj için Helin Avşar gidiyorken Ağa’ya Ulvican’ın gitmesi FasulyedenKom’un ayıbıdır… Çok üzgünüm Ağam, benim hatam…

Fasulyeden Muhabbetler III : Ağa” üzerine 17 yorumlar

  1. Seni sevdiğini söylemiş dea. Tam sosyal demokratsın vallahi, nereden çıkardın gergin olduğunu 🙂

    Kanada’da gerçekten about’a “ebut” mu diyorlar diye sormak istiyorum ben de buradan 🙂

  2. Yok; cevaplarda hafif bir gerginlik, hafif bir ciddiyet sezdim ben. Ulviden kaynaklı olabilir 🙂

    Ben de bir soru ekliim, bu Amerikalılar Kanadalılar’la niye dalga geçiyor bu kadar?
    Barney Stinson misal, “Kanada sandığım kadar kötü değilmiş. Eğer kartlarınızı doğru oynarsanız, belki ABD’ye eyalet olabilirsiniz” filan demişti. South Park’a hiç değinmiyorum 🙂

  3. Uzun zamandır böyle gülmemiştim. İkinizin de ellerine ağızlarına sağlık, enfes bir röpörtaj olmuş vallaha 🙂
    Bu arada Erkan aga’ya, “ağa” nicki benden kalmıştır. O zamanlar Erkan’ın da belirttiği gibi, “Yılan Hikayesi” adında, başrollerinde memoli – meltem cumbul ve emre kınay’ın oynadığı bi dizi vardı. Oradaki Emre Kınay karakteri, bir ağa idi, Meltem Cumbul’a aşık manyak bişeydi, adı da Erkan’dı. Benimkisi de o zamanlardan kalma birşey. Copyright bende yani.

    Özlemişim Erkan aga valla seni. Tez günde temelli geri gelmen dileği ile.

  4. Ne gergini lan, gergin gibi konustugum her yer ulvi’ye laf sokmali kismilar, o da isin geyigi. biliyorsun ulvi bey kendisiyle ugrasilinca tepki veriyor artik, o yuzden boyle ciddi adam modunda yapiyoruz 🙁 Hatta benden fotograf istemisti unuttum onu da bak, facebook’tan alaydiniz keske.

    Ayrica sorular hazirlanirken Ertu’ya danisilsaydi muhakkak karidesle olan yakin bagim da sorulurdu. Hincal gibi kendime soru sorayim.

    5 gundur araliksiz yagmur yagan bu gereksiz memlekette yasamanin bir faydasini gordunuz mu kuzum?
    – Ogle yemeklerinde karides yeme sansim var, baska da bir faydasi degil bana kimseye olmamistir.

    Amerikalilar da bu havasi yuzunden dalga geciyor olabilirler valla, oyleyse haklilar da. Levinim valla ben de ozledim ortami, ama sartlar boyle iste. Bakalim mezun olunca ne yapacagiz.

  5. Baris abinin sorusunu atlamisim yahu, evet abi harbici Kanadalilar ebuuut diyor. Bir de her cumleyi eh? diye bitiriyorlar, onunla da bolca dalga geciliyor.

  6. Aga,
    Sana bir itirafım var; Fasulyeden’deki Ağa ile Papazın Çayırı’ndaki PVH’nin aynı kişiler olduğunu anlamam uzunca bir zaman sonra olmuştu. Yani bunu üzülerek söylüyorum ki, Can’ın röportajdaki Papazın Çayırı’ndaki ve Fasulyeden’deki halin, yazım tarzın farklı yorumu -tamamen değilse de- dikkate değer bir tespit bence 🙂

  7. Yarım ekmek arası karides çeken bünye özlettiriyor elbet kendini. Kimi zaman “uzaylı lan bu herif” dedirtsen de, neticede tartışmanın zevk verdiği bi adamsın vesselam.( sanırım en son bi basket maçı dönüşü topkapıya kadar yürürken bi alçılamıştım seni).

    Ulvi’ ye olan kinin nefretin yeminle gözlerimi yaşartıyor. Ölene kadar müttefikiz. Ölsün mikroplar.

    Ama be iki gözüm çok çabuk harcamışsın geniş aileyi. Tamam ben de alerjik reaksiyon gösteriyorum içinde Ulvi geçen her şeye. Ama bu dizi başka dizi.

  8. “Üstelik benim odamda ben yokken porno izlemen sadece bu nedenlerle değil başlı başına manyakça bir eylem. ”

    eheuheuheuheuh buna çok güldüm yahu, canki ne adamsın ya 🙂

    canoğlan zaten ağa dan kendisine gelecek lafları bildiğinden sorularında biraz atar yapmış gibi geldi bana 🙂

    yine çok güzel olmuş, ellerinize sağlık.

  9. Altar’in israrlarina dayanamadim, bir iki bolum daha izledim. Lise ogrencisi cocuk mukemmel bir karakter lan, sirf bunun icin bile dayanilabilirmis 1.5 saat. Hatta sadece onun bulundugu bolumlerden kolaj yapsinlar dizi diye izlenir vallahi, cok komik lan.

  10. Zekai için on numero karakter demiştik Aga.. Hatırlarsın.
    Uzun süredir bir Türk dizisinde öyle bir karaktere rastlamamıştım doğrusu.

  11. Ne kedisi lan, ben kendime bakamiyorum, bir de kediye mi bakayim? Facebooktaki kedili resimlerim arkadasin evinde.

  12. muhaha çok güzel kalıp o ya, ben de hep kullanıyorum : )

Yorumlar Kapalıdır.