İstanbul Film Festivali’nden izlenimler

Bu sene hem bahar tatiline denk gelmesi hem de fiyat politikası sayesinde o filmden o filme koşuşu ben de yaşamış oldum. Gerçekten gün bitiminde kafanın film izlemekten sütlaç kıvamına gelmesi ayrı bir keyif, hele de film seçimleri iyi çıkmışsa. Festival kapsamında 15’e yakın film izleme imkanım oldu, bazılarını ise daha önceden izlemiştim. İzleyemediğim ama başka arkadaşların çok beğendiği filmleri es geçebilirim, ama sonuçta 200’e yakın filmden bahsediyoruz, bazılarının atlanması normal.

Genel olarak ucuz bilet politikasının tek olumsuz yanı, filme girip 10 dakika sonra beğenmeyip çıkan insan güruhuydu. Cep telefonlarının yeşil ışıklarının da çokça gözümüze çarpması pek hoş değildi, festival izleyicisi biraz mızmız olur bu konularda. Fransız Kültür Merkezi’ndeki film gösterimlerinde kayan altyazılar, ses sisteminin kötü olması orda izlediğim filmlerin içine etti. Emek ve Atlas gene bu konuda bir numaralar, tabii bir de klima eksikliği olmasa kral olur ama.

Dünya Festivallerinden kısmındaki Anders Thomas Jensen’in “Adem’in Elmaları” filmi festivaldeki favorimdi diyebilirim. Big Lebowski tarzı müthiş yan karakterler, absürd bir senaryo ve gerçekten kahkaha vaat edip bunu başaran bir film olmuş. Danimarka sinemasını Trier’den ibaret sanmamalı.

Geleceğin Ustaları kısmında ise Fransız-Gürcistan yapımı “13” en ilgi çekici yapımdı. Siyah beyaz çekimi ve Intactovari bir film olması dolayısıyla yönetmenin ilk işi olarak bence gayet dikkat çekici bir yapım. Darren Aronofsky’nin “Pi” si gibi sanki, film olarak değil ama hem siyah beyaz hem ucuza maliyet hem de iyi bir yönetmen geliyor müjdesi dolayısıyla.

Mayınlı Bölge’den seçtiğim film Chan wook Park’ın “İntikam Meleği”. Çıtayı Oldboy’a çıkarmış bir yönetmenin bundan sonraki her işinde onu geçmesini bekleyeceğiz gibi gelse de, bu biraz hayal. Her futbolcudan her maç aynı performansı bekleyemeyiz. Bu filmde de hanım kızımız ortaklaşa intikam senaryosu kuruyor başka ailelerle. Bazı sahneler çok komik ve bu ironi derecesinde komiklik odak noktasını hedefteki adama nefretten alıyor ve eğlenceli bir intikam hikayesine çekiyor. Küçük çocukların öldürülüş videoları tam gösterilse belki sert noktadan vurulabilirdi.

NTV Belgesel Kuşağı’nda izlediğim film “Derin Gırtlak”tı. Adından da anlaşılacağı üzere ya da bazılarınızın anlayacağı üzere porno sektöründeki “deepthroat” un tarihçesi olarak bakabiliriz.Başka açıdan bakarsak en ucuz maliyetle en fazla hasılat yakalayan filmin belgeseli de diyebiliriz. Devletin sansür mekanizmasının da eleştirilerden nasibini aldığı bu belgesel gerçekten ilginç bir seyirlik. Yeni filmlerini bekliyoruz.

Terry Gilliam seçkisinde ise daha önce izleyemediğim Monty Python serisi filmi “Kutsal Kadeh” absürd komedinin ve taşlamanın mükemmel bir örneğiydi. Ya çok seversiniz ya aptalca bulursunuz Çıplak Silah ve Hot Shots filmleri gibi. Zamanda yolculuk filmlerini seviyorsanız gene Terry amcanın “Zaman Haydutları” filmi cücelerden oluşan bir grupla bir çocuğun tarih içindeki serüvenleri anlatıyordu. Bir adamın her filmi güzel olur mu ya ?

25.Yılın En İyileri seçkisinde ise bir dogma klasiği “Şölen”, çok karakterli filmlerin en aykırılarından “Mutluluk” ve savaşın bir çocuğun hayatında, suratında değiştirdiklerini gösterdiği zorlayıcı film “Gel ve Gör” ve aynalı odadaki telefon konuşması için bile seyredilebilecek “Paris, Texas” ilk aklıma gelen filmler. Türk seçkisindeki Haluk Bilginer filmlerine öncelik tanıdım, ama çok da memnun kalmadım diyebilirim.Daha önce seyrettiğim “9” filmini tek geçerim ama bu seçkide. Keloğlan’ların, Karaprens’lerin arasında farkedilmemesi üzücü bir durum olsa da bileninin az olması değerinin yüksek olmasına yarıyor.

200 filmden en az 100’ü bahsedilmeye değer olsa diyelim, buna satırlar da yetmez sabırlar da yetmez. Sıkıcı da bir yazı olur ayrıca, kısa kısa geçmek en iyisiydi. İstanbul’a baharın geldiğinin müjdecisi olan ayin gibi 15 gün dünyadan soyutlandığımız bu festivalin daha nice 25 yıllar devam etmesi dileğiyle.