Kötü Hayatlar, Kötü Yaşamlar, Kötü Ölümler…

Bu sitede yazdığım yazıların en az yarısı gibi başlıyorum buna da: Genel halet-i ruhiyemin tesiri, özellikle son birkaç haftadır hayatımın ne kadar saçma, boktan ve olması gerekenin çok çok uzağında olduğunu düşünüp kendimi depresyona sokmaya çalışıyorum.

Sigarayı mesela, sanırım daha fazla içiyorum. Alkolle arama koyduğum mesafeler yerle bir. Sağlıklı beslenme gazına gelip bir-iki gün kadar salata ve diyet bisküvileri yedikten sonra yine fast food’a, dürümlere, tostlara, poğaçalara geri döndüm mesela.

Evet, benim şu kıymetli “hayatım” çok kötü… Depresyona mı girsem?

Dün OT Dergisi’nin Mayıs sayısında Anneler Günü sayfasını okuyorum. 1988 yılında müebbet hapis cezası alan ve 15 yıldır hasta hasta F tipi cezaeevinde kalan Ufuk Keskin’in annesi konuşmuş:

“Vucüdunda sulu yaralar, karın şişmesi gibi şeyler olmuş ve çocuğum haftalarca hasteneye götürülmemiş. Mahkum arkadaşlarının kapılara vurmasıyla, eylemler yapmasıyla götürülmüş. Diyet yapıp, glutensiz şeyler yemesi lazım. Biz glutensiz ekmek bulup yolladık ama depoya koymuşlar, vermemişler. Oğlum haftalardır açlıkla, hastalıkla mücadele ediyor. Hastalık nüksediyor, her gün hastaneye gitmek zorunda kalıyor. Gerekçe olarak rapor yok diyorlar. Rapor için de doktorun, savcının onay vermesi lazım ama oyalıyorlar.”

24 Nisan’da askerliğini yaptığı kışlada kuşkulu bir şekilde ölen Sevag Balıkçı’nın annesi konuşuyor:

“Derler ki sevdiğiniz gittiğinde ardından kırk mum yanarmış sevenin gönlünde. Her gün bir tanesi sönermiş ama en son kalan mum hiç sönmezmiş. Oğlunu kaybeden annelerin gönlünde kırk mumum kırkı da yanıyor. Paskalya’da aramıştı “Mama çörek yap ama çok kişiyiz, çok yap” demişti. Yedi kilo çörek yolladım. “Yediğin son börek olsun” diyenler olmuş. Hiçbir rahatsızlığından bahsetmemişti ama sözlüsüne anlatmış. “Burada ülkücüler var, Ermenistan’la savaş çıkarsa ilk seni vururuz diyorlar” demiş. Ermeni soykırımının yıl dönümünde 24 Nisan’da vuruldu. Ben Ermeni olmayı da, 24 Nisan’ı da onun ölümünden sonra öğrendim.”

İki oğlu da dağda olan Cevahir Kaçar konuşmuş:

“Üçüncü oğlum Önder hep diyordu ki “ne olacak halimiz, bizi ne zaman tutuklayacaklar anne” Amcası zaten müebbet hapisteydi. O da korkuyla dağa çıktı. O gittikten sonra eve baskın yapıldı, bu sefer bir büyüğü Hasan’ı götürdüler. Hasan cezaevindeyken onun küçüğünü de aldılar ama yaşı tutmadığı için bıraktılar. Çıktıktan sonra 10 yıl ceza gelecek, müebbet gelecek dediler. O korkuyla o da dağa çıktı. Hayatımda iki sene var, iki oğlum dağda, biri hapiste, biri de askerdeydi. Bir oğlumdan beş, diğerinden iki yıldır haber alamıyordum. Hakkari’de herkes böyle, hangi eve gitseniz bir oğulları dağda, diğeri cezaevinde.”

Ha ne diyordum, hayat çok kötü. Dün sanırım 12 civarında uyudum. Bugün sabahın 6:30’unda küfürler ederek uyandım, şirketimin bana sağladığı servisi kaçırmamak için hızlı adımlarla ufak çaplı bir yokuş tırmandım. Servisi yakalamanın verdiği huzurla gece ben uyurken atılan tweetleri okudum ve işe geldim.

Hayat çok kötü. Şirketin alt katında bulunan kahve dükkanından extra espressolu bir Americano aldım. Ve birazdan çalışmaya başlayacağım. Raporlar, sunumlar, analiz dökümanları, projeler…

Hiçbir sikime derman olmayan, şu yaşadığım acınası hayat var ya… Allahın cezası hayat…

Peki, müebbet hapis cezası alan siyasi suçlunun, onun annesinin, oğlu Ermeni olduğu için öldürülen annenin, oğulları dağda, cezaevinde olan annenin hayatı?

* * *

Yazının yukarıdaki satırları dün yazıldı. Amacım kendi saçma hayatım ve o saçma hayata yüklediğim üst perdeden anlamların gerçekten acı çeken insanlarla kıyaslanınca ne kadar anlamsız olduğunu kendi kendime itiraf edebilmekti.

Daha bitmemişti tabii, bir kez daha derleyip, bir iki ekleme yapacaktım. Mesela Berkin’i, Ali İsmail’i Ethem’i, Mehmet’i ve onların kederli ailelerini anlatacaktım.

Sonra bu sabah, acı çektiğini sandığın saçma hayatını bu coğrafyanın en büyük acılarını çeken insanları ile kıyasladığın bir yazı için isimler, hikayeler ve acılar derlemek istersen, o yazının hiç bir zaman bitmeyeceği yüzüme tokat gibi çarptı.

Soma’da 200’ün üstünde maden emekçisi hayatını kaybetti. Denetimsizlik düsturu ile denetilen özel sektör madenlerinden birisinde meydana gelen “elim” kaza ile, “şehit” oldular.

Madende kaç kişinin olduğu şu saat itibariyle henüz net değil. Muhtemelen şirket biliyor ancak kayıtdışı işçi çalıştırdığı için paylaşamıyor. (Yazı daha bitmeden Enerji Bakanı “içerde madenci olmayanlar da olabilir” demiş. Türkçesi kaçak işçiler var, biz bunu bile denetleyemiyoruz”) Haber bültenleri her cümlesinde şirketin muntazam şekilde denetlendiği, tüm önlemlerin alındığı mesajını veriyor alttan alta…

Sonra bir işçi çıkıyor Hayat TV’ye… “Ne denetimi? Özel sektörde denetim mi olur?” diyor, “Denetimden önce haber verirler haftaya geliyoruz diye. Vardiyalar azaltılır, her yer temizlenir. Denetçiler 5 yıldızlı otellerde ağırlanır ve her şey uygun raporu alınıp, işlere aynen devam edilir.”

Kayıtdışı işçi, asgari ücret üzerinden yapılan ağır vardiyalar, hastalara tahammülü olmayan vardiya şefleri, rapor alanı, çocuğum hasta diyeni işten çıkaran personel müdürleri ve hepsinin de başında daha çok elde etmek için, elbette alınması mümkün ancak masraflı önlemleri almaktan kaçınan sermaye sahipleri… Ve ölen 200’den fazla insan… Yerin kilometrelerce altında kimisi tam da şuanda son nefesini vermek üzere olan yüzleri kapkara, elleri kapkara, bahtları kapkara yüzlerce insan…

Yüzlerce insan, çünkü sayıyı tam bilmiyoruz. Bilmemek çok normalmiş gibi bilmiyoruz hem de. 300-400 kişi var diyorlardı haberleri son izlediğimde. Aradaki 100 kişilik farkın sebebini kimseye izah etme gereği duymadan…

Onlarca saat herhangi bir iş ve sosyal güvenliği bulunmadan asgari ücret için çalışan madenincinin hayatı? Kötü tabii… Kötüydü daha doğrusu, öldü artık o. O öldüğü için ailesinin zaten kötü olan hayatı şimdi nasıl?

Benim yerin dibine batasıca hayatım kötü de…

Bu ülkede yaşamanın bedelini hemen her gün, en ağırından ödeyen hayatlar?

Bu lanetli coğrafyanın ağlattığı anneler? O annelerin çocukları? İşçiler…

Neyse, kahvem bitti. Hayat da, bu hayatı yaşamak zorunda bırakıldığımız bu lanetli ülke de kötü.

* * *

Şu resmi de iyice bir kazıyın zihninize… Takım elbiseleri kirlenmesin diye uzak duranların yüzlerini unutmayın hiç… Bir işçiye omuz vermenin kıymetini bilmeyenleri unutmayın…

dea

2004'ten beri FasulyedenKom sitesinde yazıyor. Bekar. Karşı cinse düşkün. Şişman ve çirkin.