Neşe Doluyormuşcasına…

Gökten üç elma düştü, babası gördü balkondan; çok kızdı. “Her şeyin yeri, zamanı var”. Elmaların birini cebine attı, boş arsaya doğru koşmaya başladı. Hava tam ev ödevlerini ertesi günün ilk teneffüsüne erteleyip boş arsa duvarına kireçle kale çizmelik, Alman kale oynamalık, sonra da en yakın su kaynağına koşu yarışı yapmalıktı. Arsaya koşarken arada gözünü ayırmadan güneşe bakmaya çalışıyor, sonra önüne baktığında geçici körlüğün keyfini çıkarıyordu. Ailenin çekinik genlerinden zorla koparttığı kodlama; küçük şeylerden mutlu olabilme yeteneği. Hatta hiçlikten bile mutlu olabilir, boşluktan falan. Bi’ karadelik onu deli gibi mutlu edebilir mesela. Bisküvinin ortasındaki kremayı ambalajla sıyırıp sadece bisküvileri yese de olur, çubuk krakerin dibindeki tuzlar için sevinçten saçını başını yolabilir. Kimseden bi’ tur bisiklet almasa, kimse ona bisikletini bi’ tur teklif etmese de mutluluğundan eksilmez. Pınar ondan 11 yıl 4 ay büyük diye ağlasın mı yani? Pınar ona bakmıyor diye o Pınar’a gülümsemesin mi? Türkçe hocasının okuttuğu “Tahir ile Zühre”yi ve cebindeki elmayı hatırladı. Elmayı çok seviyordu, elmanın onu sevip sevmemesi hiç umrunda değildi. Elmayı yokladı, yerindeydi.

Yaklaşık 10 okul bahçesi kadar koşmuştu. Kendi uzunluk birimleri vardı. İngiliz’in milinden, ötekilerin de kilometresinden hoşlanmıyordu. Kaç metrenin kaç dekametre ettiğiyle ilgilenmiyordu. 5 okul bahçesi 1 sokak, 4 sokak da 1 mahalle birimiydi. Bu hesaba göre 10 okul bahçesi kadar daha koşarsa yukarı mahalledeydi. Bi’ saniyeliğine en yakın boş arsanın neden 20 okul bahçesi uzaklıkta olduğunu düşündü? Sonra işin içinden çıkamadı; “siktir et” dedi. Allah Baba kızdı. Özür diledi. Bi’ daha tekrarlanmayacağı konusunda “Sübhaneke” ile pekiştirilmiş sunumunu yaptıktan sonra pek yüzü olmasa da topun sahibi Uğur’un dışarı çıkabilme ihtimaline “Amin” dedi. Sonunda hedefe vardı. Uğur çok şanslıydı, boş arsanın yanında oturuyordu. Seslendi Uğur Apartmanı’na doğru. “UĞUR!” diye tekrarladı. Biliyordu ki annesi çıkacaktı balkona. Oğlu yandaki camdan aşağı bakarken o balkondan onun daha ödevlerini bitirmediğini söyleyecekti. Ve kadın kabarık yeleleri, onlarca metre uzaktan belli olan çatık kaşlarıyla balkona çıktı. Panjurlu balkonu suratına kapatıp tekrar aramak istedi; çünkü Uğur’la konuşmak istiyordu. “Havhav hırrrr vaavvv sen de git derslerini haavvv hırrrrr” resmen aynı sahneyi tekrar yaşıyordu. Bunun ismini geçen gün ablasından duymuştu; “deşabu” olmuştu.

Yeni ciflenmiş bembeyaz panjurla beraber Alman Kale faslı da kapanmıştı. O kadın kesinlikle dünyanın en kötü ikinci kadını. Birincisi de her fırsatta büyük oğlunun muazzam başarılı hayatından önemli gelişmeleri kamuoyuyla paylaşan Nurten teyze. “Yani beni pek ilgilendirmez ama…” ile başlayan ve başkalarının hayatlarına inanılmaz ilgi duyduğu her istihbaratından belli olan Nurten teyze. Koyu ten rengi en kalın numaralı diz altı çoraplarını varisleri yüzünden bileğine doğru düren estetik düşmanı Nurten Teyze. Aslında esas sorun onun büyük oğluydu. Nurten Teyze’nin büyük oğlu karnelerde takdir, sınavlarda derece, ev gezmelerinde annesinin yanında usluca oturmak misyonlarıyla dünyaya gönderilen bi’ android. Asli görevleri mahalle maçlarında “ödevim vardı”, mahalle kavgalarında “ameliyat yaram vardı”, ilk derste “hocam ödev vardı” demekti. Nurten teyzenin oğlu tam bi’ göttü; çıtayı yükseltiyordu. Ortalama “başarılı” çocukların anneleri ise “Nurten teyzenin oğlu sınavı 15 dakika erken bitirip artan zamanda amuda kalkmış” gibi muazzam bilgiler vererek bu çirkin oyuna alet oluyorlardı. Nurten teyzenin büyük oğlu dövülmeliydi. Bunu sadece mahallenin serserisi Ejder yapabilirdi.


Mahalleye dönme zamanı geldiğinde 20 okul bahçesi mesafe gözüne çok uzun geldi. Bi’ bisikleti olsa iyi olurdu. Öyle çok lüks olmasına da gerek yok; ayağını yerden kessin yeter. Bu sefer apartmanları güneşe siper ederek yol almaya başladı. Kırmızı taşlara elinden geldiğince basmadı. Yolda ödevleri düşündü, en azından onları yapacaktı. İlk teneffüsü de simit-ayrana ayırabilirdi böylece. Sonra bi’ şimşek çaktı kafada. Ertesi gün 23 Nisan’dı, bayram! Günün ödev erteleme bahanesi bulunmuştu.

Eve vardığında annesi misafir gezmesinde, babası ise kahvedeydi. Yani kesin öyleydi. Hemen yatak odasında yorganların arasına annesi tarafından gizlenmiş/gizlendiği sanılmış atari adaptörünü aldı. Cihazı kurup 1200 in 1 kasedini üfleyerek takıp, Tank 90’ı açtı. Annesiyle babasının “leylekler getirdi” hikayelerinden sonra en sağlam aptal yerine koyuluşu bu kasetlerdi. 20-30 tane oyunu farklı isimlerle 1200’e çıkarmak onu resmen aptal yerine koymaktı. Tıpkı okulda öğretmenlerinin aynı şeyleri farklı farklı isimlerle öğretmesi gibi. Tıpkı öğretmenlerinin çoğunun birbirine çok benzeyen bilgilerle dolu dağarcıklarını engin denizler sanması gibi. Annesi eve gelene kadar oynadı, kapı sesi duyulunca da hızlıca topladı atariyi. Ertesi gün tatil olduğu için annesi geri verebileceğinden, tekrar yorganın arasına koydu ısınmış adaptörü. Biraz da suçluluk duygusu hissetti. Allah Baba’ya bunu neden yaptığını detaylarıyla açıkladı. Annesine açıklayamadı. Çünkü Allah’ın sopası yoktu ama annesinin terliği vardı.

Futbolu çok seviyordu. Yerdeki her ezilmiş kola şişesine vurduğunda “Elvir Boliiiiğğğğççç!”, her “Sarı!”ya karşılık “Lacivert!” diye bağırmak refleksti onun için. Burnu yırtılan ayakkabı görünce terlik seansları da annesinin refleksiydi. Haberlerden sonra hızlıca sunulan spor haberlerini izler, bazı topçuların neden takımdan ayrı düz koşu yaptığını çok merak ederdi. Mesela Sergen hep takımdan ayrı düz koşu yapardı. Çapraz yan bağların ne olduğunu bilmeyen biri için Sergen çok havalıydı. Büyüyünce o da takımdan ayrı düz koşu yapmak istiyordu. Bi’ de “Maraton”u rahat rahat izlemek. Pazar günleri annesi ütüsünü yaparken babası Maraton’u izler ve her nedense uyuması gerektiğini babası Maraton’un başlamasından anlardı. Fener kazandıysa babasının keyfi sayesinde belki izleme ihtimali olabilirdi ama eğer kaybettiyse sormaya bile cesaret edemezdi. Kafasındaki Maraton portresi bu sebepten tozpembeydi. Annesi adaptörü vermişti ve babası geldiğinde saatlerdir televizyonun başındaydı, tabi ki sıkılmamıştı. “Maraton’u açalım mı baba?” dedi, “Yok oğlum oyna sen”. Trabzon’dan deplasmanda 3 yemişlerdi. Nurten teyzenin büyük oğlundan bile daha çok nefret ediyordu Trabzon’dan. “Şey ya adaptör çok ısındı zaten, açalım”. Adam cevap vermedi, çocuk açtı. Şansal ve Erman her hafta izlediğinin aksine korkunçtu. Rüştü’yü ağızlarından salyalar saçarak eleştiriyorlardı. “Ya sevgili Şansal ben sana açık konuşuyorum, bizim sitenin girişindeki karpuzcu varya karpuzcu. Gülme! O karpuzcuyu bu gece kaleye koysak sarılı takım en azından beraberlik alırdı.” İlk defa böyle bi’ programa tanık oluyordu. O kadar kızdı ki onlara, artık takımdan ayrı düz koşu yapmak yerine takımın arkasında kaleyi beklemeyi bile düşündü. Babası sinirlenip pili azalmış kumandayla oturduğu yerden televizyonu kapatmaya çalışıyordu. Kumandanın pili azaldığında babası kendini şekilden şekile sokup uygun açıyı bulana kadar; televizyonu ayağa kalkarak kapatacağından daha çok enerji harcıyordu. Saat: “haydi yatağa”ydı.

Ertesi güne babasının çay karıştırma sesiyle uyandı. Çaya sakarin atıp yarım dakika karıştırırdı. Sırf karıştırmayı sevdiği için bile sakarin kullanıyor olabilirdi bu adam. Kahvaltıdan sonra büyüklerinin belirlediği yerlerde, büyüklerinin seçtiği oyunları, büyüklerine sergilemek için büyüklerinin uygun gördüğü kostümlerini giydi. Öncesinde de en büyüklerinin belirlediği şiirin ezberi için son bi’ tekrar yaptı;

“Nasıl bayram etmez sevinmez insan?
23 Nisan bu, 23 Nisan.
Türklük gerilemiş, çaresiz kalmış,
Götürmüşken üç kıtaya şeref, şan…”

Aslında olay onun ezberlemeye çalıştığı şiirden daha karışık. Bi’ meclis kuruluyor, kurulan meclis çocuklara armağan ve bayram ilan ediliyor. Buraya kadar güzel. Kurulan bu meclise sonrasında kim kapağı atarsa o çocukları katlediyor. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve İroni Bayramı.

Okulun bahçesindeki kalabalık en başta onu çok korkuttu, sonra alıştı. Keşke her günün bu kadar renkli olmasına izin verselerdi. Baloncular, pamuk helvacılar falan hep girebilseydi okulun bahçesine. Keşke her çocuğun cebinde her gün pamuk helva alabilecek kadar para olsaydı. Hatta pamuk helva parayla satılmasaydı. Zaman su gibi akıp geçti ve onu çağıran ses bangır bangır inledi kulaklarında; “Şimdi 4-C sınıfından Kerim arkadaşımız “23 Nisan” isimli şiirini okuyacak”. Sahneye çıktı şöyle bi’ etrafı süzdü. Renk cümbüşünün ortasında gözleriyle hızlıca insanları taradı. Renkli ayakkabısı yüzünden dün kulağından tutup havaya kaldıran müdür yardımcısı, arkadaşları, annesi, babası, Pınar, Ejder, Nurten teyze, Pınar? PINAR! Eli ayağına karıştı, elindeki mikrofon zangır zangır titriyor, gözleri tek bi’ noktaya bakıyordu. Kardeşi mi bu okuldaydı? Neden buradaydı? Belki onu izlemeye gelmişti? Saçmalıyordu. Şiiri hatırlamaya çalıştı, hatırlayamadı. “23 Nisan…” dedi, sustu. Aksilik bu ya, burnu akmaya başlamıştı. Bi’ annesinin acı biber salçalı ekmeğini yerken bi’ de heyecanlanınca burnu çok akardı. Dayısının her zaman söylediği gibi; “Battı balık yan gider” dedi içinden. Ne demek olduğunu bilmiyordu ama bu laf o anda kullanılmalıydı. Sümüklerini koluna sildi, ve tek bi’ noktaya bakarak aklına gelen ilk şiiri okumaya başladı;

“…yani sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı?

Yani Tahir’i Zühre sevmeseydi artık, yahut hiç sevmeseydi Tahir ne kaybederdi Tahir’liğinden 

Tahir olmak da ayıp değil 

Zühre olmak da 

Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.”

diye bitiyordu şiir. Hiç kimse alkışlamadı, Türkçe hocası gülümsüyordu. Necip Fazıl Kısakürek İlköğretim Okulu’nda bu şiir biraz iğreti durmuştu. Eve dönmeden önce müdür yardımcısı ailesiyle uzun bi’ konuşma yaptı. Eve dönerken de ailesi onunla kısa bi’ konuşma yaptı. Ana tema “Az şiir, çok ders”ti. O da bunu hemen; “ben bugün az şiir, çok ders gördüm” diyerek iç sesiyle cümle içinde kullandı. Eve gidince dolabına koyduğu elmayı çıkarıp sararmasına bile izin vermeyecek kadar hızlı yedi. Şimdi Pınar düşünsün.

20 sene sonra;
Kerim: Şair falan olamadı.
Uğur: Her dairesi kirada olan apartmanın bütün dairelerini ailesinin erken vefatı sonrasında sattı, kumarda yedi.
Ejder: Çok başarılı bi’ iş adamı. Gayrimeşrudan kazandığı paralarla eşinin doğum gününde hediye olarak Miami’den villa aldı.
Nurten teyzenin büyük oğlu: Hatırı sayılır bi’ üniversiteden dereceyle mezun olduktan sonra bi’ kaç yıl işsiz gezip sonrasında polis olmaya karar verdi. Borçları yüzünden eşiyle kavga ettiği gecelerden birinde eşinin; “Fatma teyzenin küçük oğlu Ejder karısına Gümbet’ten villa almış, sen erkek misin be?” demesi üzerine önce karısını sonra kendisini vurdu.

Gökten üç ihale düştü, üçünü de Ejder aldı. Büyük adamlar buna çok kızdı; “Her şeyin bi’ kararı var. İkisini al, diğerini paravan şirkete yaptırırsın.”

cihandro

Arjantinli bi' anneyle Meksikalı bi' babanın çocuğu.

Neşe Doluyormuşcasına…” üzerine 2 yorumlar

  1. Aynen abi. Kahrolsun Murat Şeker samimiyetsizliği, yaşasın tam bağımsız Alper Canıgüz! asdhgfasf @dea

Yorumlar Kapalıdır.