Yeni Dünya İmparatorluğu’nun Spartaküs’ü

Roma İmparatorluğunun, kölelerin isyanına önderlik eden bir Spartaküs’ü olmuştur. Türkiye de bu asrın başında Atatürk’ün gerçekleştirdiği Kurtuluş Savaşı zaferleriyle sömürgeciliğin çözülmesi sürecine öncülük etmiş, dolayısıyla sömürge düzeni karşısında Spartaküs rolünü oynamıştır.

Şimdi yeni bir imparatorluk dönemi başlatılmak istenmektedir. Bu yeni İmparatorluğun karşısında yeni bir Spartaküs’ün çıkması olasılığı, Yeni Dünya Düzeni egemenlerini düşündürüyor olmalı.

Tarihsel açıdan bakıldığında, Türkiye’nin bu yeni role uygun düşen bir sabıkasının(!) bulunduğu akla gelebilir. Belki bu olsalılık, en az Türkiye’nin içindekilerin aklına gelmektedir.

Türkiye, ayrıca, petrol kaynaklarının üzerinde oturan ülkelerin ve Sovyetler’den geriye kalan Türk Cumhuriyetlerinin kapısında yer almaktadır ve onlarla tarihsel, dinsel veya etnik bağlantıları vardır.

Türkiye, tüm bu tarihsel ve coğrafi unsurlar dolayısıyla, yeni dünya imparatorluğunun egemenleri tarafından özellikle denetim altında tutulmasını gerektiren özeliklere sahip görünmektedir.

Bu amaçla uygun bir nezarethane bulunmuştur. Bu nezarethane, Avrupa Birliği’nin kapısındaki bekleme odasıdır. Türkiye’ye hiç bir şey vermeden önemli tavizler ve taahütler koparmayı başarmışlardır. Karşılık olarak verilen, yalnızca, Birliğe kabul edilme hayalinden ibarettir.

Bu noktada anımsamak gerekir ki daha önce Türk işçilerine serbest dolaşım hakkını 1986’da tanıyacaklarını, imzaladıkları anlaşma ile taahüt etmişlerdir. Brüksel, bu taahüdü yerine getiremeyceğini, 1985’te, gözümüzün içine baka baka bildirmiştir. Daha sonra, hiç bir şey saplamaksızın ve karar organlarının hiç birinde yer almaksızın Gümrük Birliği görünümdeki acayip bir halkayı boynumuza geçirmiş bulunuyoruz.

Şimdi ise bazı taahütleri yerine getirdiğimiz takdirde Avrupa Birliğ’ine alınacağımızı söylüyorlar. Bu taahütlerin başında Ege ve Kıbrıs’a ilişkin olanlar geliyor. Demirel ise “turbun büyüğü heybede”diyor. Avrupa Birliği’ne girme hayalinin cazibesine kendilerini kaptıran Hırvatistan ve Slovenya yöneticilerinin Yugoslavya’nın adeta bie cehenneme sürüklenmesi sürecinde oynadıkları rol düşünülecek olursa, Demirel’in sözlerinden çok dikkatli olmamız gerektiği sonucunu çıkartabiliriz.

Ülkeyi işsiz deposu haline getirilmiş bölgelerinden arındırmak(!) ve geri kalan kısmını da Avrupa ile uyumlanacak salkım taneli Hıristiyanlık motifleri ile bezemek, kimilerince Avrupa’ya şirin görünmenin akıllıca bir yolu gibi değerlendirilmek istenebilir. Ama o zaman, Avrupa’nın egemenlerine bu kadar teslim olduktan sonra, bize tanıyacakları yerin kendileriyle eşit düzeyde olmasını beklemek biraz saflık olur. Gümrük Birliği’nde olduğu gibi, Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği çerçevesinde de bizden sürekli olarak karar yetkisine katılmaksızın sorumluluk ve hizmet beklenmesinin sebebi de bu değil midir?

Bu asrın başında Spartaküs rolünü üstlenmiştik. Yeni bir asrın başında, yeni bir imparatorluğun, “gurka”sı olma rolü bize düşmemelidir…

Alpaslan Işıklı’nın “Dünya Bankasının Laik İmparatoluğunda KUMARHANE KAPİTALİZM”inden..