Yeryüzü ayaklanacak

Yüzlerini göstermeyen gölgeler Paris’in gettolarında ayaklandı. Alevlerin önünde birer kara gövde olarak ellerini kaldırıyorlar şimdi, zafer işaretleriyle bütün dünya gazetelerinin birinci sayfasına çıkıyorlar. Avrupa başkentleri diken üzerinde. Kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış insanlarla konuşmak için bir dil arıyorlar.

Yeniden iki kutup
Ah! Nasıl da kifayetsiz kurdukları “çokkültürlülük” cümleleri! Ne?! Ne var?! Koca yeryüzünün G8 toplantılarından yönetilebileceğini sanan, Asyalı çocukları çokuluslu şirketlerin “köle fabrikalarında” çalıştıran, alçakça bir açgözlülükle ucuz emeği ararken sınır tanımayan sermayeyi meşrulaştıran, orduları ve şirketleriyle mazlum halkların üzerine çullanan, yedikçe daha çok acıkan ve adlı adınca insan kanıyla ve parçalanmış insanlık onuruyla beslenen, Güney’in kanını emip Kuzey’de şöminelerinin başında yağlı ballı reklamlar arasında uzaklardan gelen savaş ve açlık haberlerini hayıflanarak izleyen, “Aman komünizm olmasın da ne olursa olsun” cümlesiyle beslenen işkencehanelerde düşünen bütün insanları iğdiş eden bu sistem ne bekliyordu?

Aynı şiddette cevap
Bütün bu yaptıklarının bir bedeli olmayacağını mı? Sistem ne yaptıysa, nasıl yaptıysa, aynı şekilde ve aynı şiddette alıyor cevabını.
Üzgünüm ama “tek kutuplu” diye zafer ayinleri yaparak etrafında döndükleri yeryüzünde, bu kez “sosyalizmden de beter” bir tehlike var: Açlığın laneti, yoksulluğun vahşeti. Hanımlar beyler, dünya yeniden iki kutuplu: İmparatorluk ve yoksullar!
Benim düşündüğüm başlığı Le Monde attı: Paris Komünü! Evet, yaşananlar Paris Komünü’nü andırıyor. Fakat bir farkla: Bu kez insanlar ellerinde “büyük söylemlerin” yazılı olduğu metinler tutmuyor. Bu, metinsiz ve dilsiz bir ayaklanma! Bu, yoksulluğun ayaklanması.
Bundan birkaç yıl önce Wallerstein ayaklanmanın bütün yeryüzünü elli yıl içinde saracağını yazmıştı. Negri ve Hardt yazdıkları “Yoksulluk” kitabında, yeryüzü yoksullarının, bu sözcüklerle olmasa da, kimliksiz bulutlar olarak ayaklanacağını söylemişti. Latin Amerikalı yazarlar kendi bölgelerinde gördüklerini anlatıyordu.
Benim de izlediğim Dünya Sosyal Forum’larında ne konuşuluyordu sanıyorsunuz? İnsanların nasıl ayaklanacağı ve ayaklandıklarında ne olacağıydı hep meselemiz.
Ya Venezüella? Oraya niye gittik ki? Çünkü birkaç yıl önce aynı ayaklanmayı onlar da yaşadı. Bir lider buluncaya kadar şehri yağmaladı yoksullar. Sonra bir liderle aynı ayaklanma enerjisini devrime akıttılar. Şimdi başkent Caracas’ta yağma ile değil, düzenli bir biçimde hayatı ele geçiriyor yoksullar.

İsyana lider bulunacak
Avrupa’nın arka sokaklarında yaşayan, kanı emilmiş Güney yarımküreden gelen bu insanlar da pek yakında kendilerine liderler bulacaklar. Çünkü dilsiz, söz söyleyemeyen bir ayaklanma sürdürülemez. Öfkeleri ve farklılıkları sürdüğü sürece bu isyan enerjisi kendisine bir lider arayacak ve nihayet bulacak. Görürsünüz, pek yakında başka Avrupa kentlerinde de benzer olaylar çıkacak. Bu işin rengi çok değişecek!
“Yoksullar sisteme aynı biçimde cevap veriyor” dedim. Neo-liberal sistem hangi şiddette uyguladıysa kâr vahşetini insanlık üzerinde, şimdi insanlık da aynı şiddette veriyor cevabını. Nasıl hukuk ve sınır tanımayan yöntemlerle ezildiyse insanlar, öyle hukuksuz ve sınırsız ayağa kalkıyorlar şimdi. Başbakan Erdoğan’ın söylediği türban meselesine gelince… O kadar önemsiz ki… O kadar önemsiz ki!

* * *

Bu yazının başlangıcı olan çarşamba yazısını, Paris’teki ve Avrupa’daki isyanın “türban” meselesine bağlanmasının ne kadar önemsiz olduğuna dair bir cümleyle bitirmiştik. O cümleden devamla:
Paris’te başlayan “dilsiz” bir isyan. “Çok yakında başka Avrupa kentlerine de sıçrayacak” dediğimin ertesi günü Portekiz’e bulaşan ayaklanma, elinde “büyük söylemler” tutmuyor.
Kırık dökük söylenen işsizlik, eşitsizlik, adaletsizlik sözcüklerinden gayrı net bir cümlesi bile yok. Ama bu isyan er ya da geç kendine bir dil ve liderler bulacaktır. Tıpkı Brezilya’da, Arjantin’de ve en son Venezüella’da olduğu gibi.

Yeryüzüne yayılacak
Ancak isyanı başlatan kenar mahalle sakinlerinin geldikleri yerlerde yükselen adalet talebi İslamın kelimeleriyle seslendirildiği için nicedir, bu isyan muhtemeldir ki kaldırdığı yumruğuyla Kuranıkerim’i de tutacaktır. Eğer sol, onların istediği cümleleri, onların kurduğu şiddette ve kararlılıkta kurmayı beceremezse bir kuran mutlaka bulunacaktır.
Ve evet, bu isyan insanlığın kendisi üzerinde uygulanan neo-liberal şiddete karşı verdiği şiddetli cevaptır, yeryüzüne yayılacaktır. Bu ne bir dilektir ne de bir “bakış açısı”; bu, gerçektir.
Bu, piyasanın tanrılaştırıldığı, başka bir dünyanın mümkün olduğunun söylenmesinin tanrıtanımazlık sayıldığı dünyanın sonuna yaklaştığımızın göstergesidir.

‘Duvarlar’ ve ‘demode’
Hasan Cemal iki gündür bu isyandan ve isyana bağlı olarak serbest piyasa ekonomisinden, “tanrıtanımazların” işledikleri günahlardan, ben ve benim gibilerin demode “duvar seviciler” olduğumuzdan söz ediyor. Öncelikle şunu söylemek gerek:
Dünya Sosyal Forum’larında bir araya gelenler veya “Başka bir dünya mümkündür” diyenler “küreselleşme” karşıtları değildir. Çünkü bu, yeryüzünün ve insanlığın değişen, dönüşen bir organizma olduğunu kabul etmemek demektir ki sanırım hiçbirimiz bu kadar cahil değiliz.
Başka bir dünyadan söz edenler, piyasanın ve iktidarın tanrılaştırılmadığı bir yeryüzünü kurmak isteyenlerdir. İnsanın ekonominin değil, ekonominin insanın hizmetinde olduğu bir dünyanın nasıl kurulacağı üzerine çalışırlar.
Hasan Cemal, üzerime alınarak söyleyeyim, ben ve benim gibileri, Berlin Duvarı’na atıfla neredeyse “duvar sevicilikle” suçluyor ve duvarların olmadığı bir dünyadan başka bir seçeneğimiz olmadığını söylüyor. Fakat unuttuğu şudur ki dünyada, hiçbir zaman şu andaki kadar çok duvar olmadı.
Filistin’le İsrail arasındaki duvar var örneğin; Ortadoğu’nun kalbini ikiye bölen. Sonra Bush’un Amerika Kıtalar Zirvesi’nde dehşet verici bir zavallılıkla, “Meksika ile ABD arasında 2 bin 500 kilometrelik bir duvar yapalım, göçmenler geçemesin” demesi var, Latin Amerika halklarının başarıyla reddettiği. Blair’in, Güney’den gelen açları püskürtmek için geliştirdiği ve reddedilen güvenlik duvarları var.
Yani şimdiki zamanın dünyasında duvar çok; insanların, insanlığın çarpıp çarpıp can verdiği. Hasan Cemal, muhtemelen kendi kuşağının eski solcularını düşünerek yazıyor. Evet, belki onlar demodedir, ama dünyada yeni bir sol var.
Şöyle söyleyeyim: Artık sol, demode değil! Sol yeniden “moda”! İnsan, yeniden! Ve yeniden insanlık “moda” artık. “Trend” bu yani. Bunu “Stop Bush” yazan t-shirt’le, Amerika zirvesinde “duvarlara” karşı çıkan Maradona bile biliyor!

Kopma noktası
O varoşlarda büyüyen, Fransa Milli Takım oyuncusu Eric Abidal, Paris olayları için şöyle diyor:
“Kopma noktasına ulaştık. Bunun bu noktaya geleceği belliydi!”
G8 toplantıları ve dünyanın efendilerinin diğer toplantıları bu mahallelerin çok uzağındaki lüks otellerde yapılır. Bütün dünyadaki neo-liberalizm savunucularının yıllardır olup bitenlerden haberdar olmaması bu sebeptendir.
Dolayısıyla ben bugün “Yeryüzü er ya da geç ayaklanacak” diyorsam bu, bir dilek, bir “bakış açısı”, “demode sol heyheylenme” filan değil, yeryüzünün o mahallelerine bir gazetecinin yapması gerektiği gibi bakmışlığımdan, görmüşlüğümdendir. Nokta!

Ece Temelkuran