Engin Olmak

Pazar günlerinin daha güneşli olması tesadüf mü? Az çok tribün kovalamış adam bilir Pazar günlerinin nispeten daha güneşli olduğunu. Psikolojikse psikolojik, ona “Sunday” geyikleriyle gelinmezdi. O günlerde güneş bulutların arasında kalsa bile sokak röportajı kamerasına el sallayan peçeteci çocuk gibi sallar elini arada. Ya da huysuz meraklı amca olur; kırışık kırışık süzer, hare hare. Güneş doğmasa n’olur lan?! Beşiktaş’ın maçı var.

Hafif kahvaltı, hızlı sindirilecek besin değeri yüksek gıdalar, biranın midede şişirmeyeceği tercihler. Pazarın kahvaltısı geç, birası erken başlar. Arkadaş da erken arar pazarları. Eğer araba sendeyse, maç da Olimpiyat Stadı’ndaysa anlarsın halden. Aceleye bağımlıdır pazarlar, herhangi bi’ pazartesiden daha pazartesidir aslına bakarsan. Pazar, pazartesinin maç öncesi son taktik antremanıdır. Hangi formayı giyse? İktidar bağlantılı takımla yapılan saha içi maç; klasik çubuklu. Olimpiyat’ın rüzgar panelleriyle dalga geçen Doğa Ana’ya inat bi’ de şişme yelek. Elemanlara da mesaj attı: “Eser orası üstünüze kalın bi’ şeyler alın.” Harun’un çocuksu inadını bildiğinden yedek yeleği almayı da unutmadı; dost canlısı. Köpeği kadar severdi Harun’u ama köpeği onu Harun kadar sevmezdi. Harun’a rol kesebilecek kadar az vakit ayırıyordu çünkü, köpek sürekli ensesinde.

Köpeğin eve pisleyeceğini bile bile gezdirmedi, suyunu değiştirdi, mamaya bi’ avuç takviye yapıp biraz kulak arkasından okşadı. Vicdan: rahat, dost: canlısı, hayvan: sever, hayvan sezer.

Cüzdan, anahtarlar, telefon, terlik çıkar, ayakkabı giy. Terlikler dönüşte bıraktığı yerde olmayacak; hayvan sever.

Çocuklarını arasa mıydı? Biliyorlardır maça gittiğini, ne diyecekti? “Tek görüşeceğimiz gün Beşiktaş’ın maçı var ve gel gör ki Beşiktaş’ı sizden daha çok seviyorum. Bu sevginin sorumluluğu çok daha az; eğlenceli de. Sadece bira içip sizi sevdiğimi bağırsam mutlu olur musunuz mesela? Ya da sizin için sadece kavga etsem ve ya resimlerinizi bi’ t-shirt’e bastırıp afişe etsem muazzam sevgimi?” Çocuklar büyük ihtimalle o tepkisiz suratlarıyla cevapsız izleyeceklerdi onu. O da “Ne?” diyecekti içinden, “Ne var?”. Hem o anneleri olacak kadınla da muhattap olamazdı. Kulakları çınlıyordu; çocukların annesi uyanmıştı. Midesi ekşidi, kapıyı sert çekti. Asansörün köpek kokusunu üstüne sinen köpek kokusuyla bastırdı. Kapıcı geldi aklına. “Temizleyeceksin lan!” dedi içinden, “Paranı ben vermiyor muyum? Köpek de işese ben de işesem temizleyeceksin bu asansörü ibne!” Yine sinirlenmişti. İşyerindeyken de yalnızken de içinden küfür ediyordu. Kalabalık işyerinde yalnızdı. Yalnızken işyerinde değildi oysa; neden içinden küfür ediyordu? Aynaya baktı, biraz seyrekleşse de ırsi gurur kaynağı olan, nispeten akranlarından gür saçlarını düzeltti. Beyazlarını seviyordu, beyazları ona olmayan kırışıklıklarının haliyle veremediği olgunluğu veriyordu. Yamuk gülüşü oturmamış karakterinin dışavurumu, saçlarındaki beyazlar ise bunun toleransıydı. 48 yaşındaki adamı beyaz saçlarının tolere etmesi acınasıydı, bunu köpek bilemezdi ama sezmişti.

Apartman yöneticisinin aracının yanına park ettiği gri Hyundai’sine yöneldi. Akşam buranın boş olup olmayacağı meçhuldü, yine kızdı. Yöneticinin aracının yanına park etmek ona güven veriyordu. Tıpkı öğle yemeğinde müdürün yanında oturmak gibi, tıpkı müdürün eşiyle yatmak gibi. “Hangimiz daha iyi?” diye sordu bi’ gün, naif kadın “O benim kocam…” dedi. Tek eşliliğe inanmayan naif bi’ kadın ve tek eşliliğe inanmayan naif kadınla ilişkisini tribün muhabbetlerine meze yapan erkeğin sıradışı ilişkisi. Tutku, ihtiras, libido, heyecan, erken boşalma, yeri gelince iktidarsızlık; renkli hikaye ama bol sansürlü. Ahlak değil, gurur kaygısıyla.

Arabaya bindi, anahtarı yerleştirdi, kontağın ilk iki tıkını hızlı diğer tıkını ufak bi’ duraksamayla çevirdi. Dizel aracında o duraksama en az beş saniye olmalıydı ama bu tip kuralları işgüzarlık olarak görüyordu. Kendisi aceleci değil, mühendisler çok işgüzardı. Hem belki beş saniye ile İstiklal Marşı’nı kaçıracaktı. Evet, bu sağlam bahane. Geri vitese taktı. Arabayı burnu duvara bakacak şekilde parkediyordu, her sabah da geri geri parketmiş olsaydı o an daha kolay çıkabileceğini geçiriyordu aklından. Önce Harun’un eve yöneldi, evi yarım kilometre mesafede olan Harun sözleştikleri gibi apartmanın önünde elindeki bakkal sandviçiyle bekliyordu. Üç çeyrek ekmeğe %80 piliç, %20 dana etli salam, büfe tipi kaşar, ketçap, mayonez. “Gırtlağını sikiyim Harun, o ne?” diye selamladı, “Sandviç abi, kaşar çok iyiymiş yalnız, oda sıcaklığında eriyor.” Harun’un sadece kaşar algısı değil, tüm algıları problemliydi. Diğerlerine doğru hareket ettiler. Harun sandviç kağıdını buruşturdu, ağzını silip camdan fırlattı. Meyve suyu kutusunu kültablası olarak kulanacağından son yudumu dipte bıraktı; közledi sigarayı. Diğerlerini alıp tayfayı dörtledikten sonra ufak bi’ tekel organizasyonu yapıp çevreyoluna bağlandılar Olimpiyat’a doğru. Kırmızı Tuborg zaman-fiyat-damak tadı kıyaslamaları yapıldığında en makul tercihti. Kimse de sorgulamazdı, tekelde duruluyorsa siyah torbaya kırmızı kutu girerdi. Şoförün sigarasını Harun yakar, boşları Harun toplar, fıstık paketi açılacaksa Harun açardı. Kavga varsa önce Harun kaçar, olay sonu ilk telefonu Harun açardı. Harun oldukça sempatik bi’ yavşaktı.

Maçın erken olması trafik gerginliğini azaltsa da Olimpiyat yolu deplasmandan farksızdı. Trafiğin her an kilitlenebileceği düşüncesiyle geçen yolda kişi başı en az 3 en fazla 4 kutu bira tüketilmiş, Harun’un gözleri çoktan kızarmıştı. Son düzlükte radyoda Edip Akbayram çalmaya başladı, öğrencilik zamanı geldi aklına. “Araba büyük lüks be…” dedi içinden, çocukları arasa mıydı? Salladı…

Arabayı parkedip bi’ sigara içtikten sonra tribüne yöneldiler. O bozuklukları ayakkabıya salladı, Harun çekirdekle değerlendirdi. Polis kapıdaki üst aramasında kalçasına dokundukça sinirlendi, tribün girişinde kalçası tekrar ellendi; bunlar hep kapıcının hesabına yazılıyordu. Sonunda simsiyah, bembeyaz tribün aydınlığına çıktılar; kafalar çok güzeldi. Cennet de bu renkti zaten, iyice süzdü. Maç başlayana kadar geçen haftanın hakem hataları, araba piyasası, döviz kuru, bol modifiyeli seks temalı karma lümpen hikayelerden oluşan bi’ kolaj sundular birbirlerine. Maç başladı; hakem yine ibneydi. Kapalının sevilen abilerinden Rubik Orhan hakeme bugün normalinden çok daha fazla takmıştı. “İbne hakem!” tezahüratını girdiğinde yarım saat önce pandik attığı davulcu Sinan’a “tempo yükselt” işareti yapıyordu. Rubik Rum asıllı bi’ Beşiktaşlıydı. Tribünün ırkçılığa karşı tavrının reklam tabelası, olası vukuatların aklanma güvencesiydi. Rum asıllı, Türk Milliyetçisi, polis muhbiri ve homofobikti. 80’ler kültürünün tribüncüleri arasında saygı görmemesi pek olası değildi.

“Abi çok esiyor.” dedi Harun. “Ben sana yelek al demedim mi lan? Benim aldığım yeleği de arabada bıraktın.” Gözünü sahadan ayırmıyordu, o anda Olcay’ın müthiş sol ayağının ısınmış olması Orhan’ın soğuyan herhangi bi’ bölgesinden daha önemliydi. Gol oldu, sevinildi, küfürler azaldı, marşlar başladı; maç bitti.

Otopark sırasına kalmamak için beş dakika erken çıkanların kervanından olmamanın gururuyla çıkışa yöneldiler. İlk iki tık seri, üçüncüsü hafif “es”liydi yine. İşte şimdi trafik sinirleri bozacaktı, Beşiktaş’tan çekmedikleri cefayı trafikte çekiyorlardı. Seyrantepe mevkiinden TT Arena fonlu “İbne Galatasaray” tezahüratlarıyla Beşiktaş yoluna bağlandı. Bi’ şeylere kızdırıyorlardı kendilerini ama hiçbiri neye kızdıkları hakkında en ufak fikir sahibi değildi. Hiçbiri herhangi bi’ konu hakkında elle tutulur özgün bi’ bilgiye sahip değildi, kolay kızıyorlardı. Trafiğin yoğunlaşmaya başladığı Sanayi Mahallesi durağı önünde ön konsolunda Fenerbahçe atkısı olan aracın önüne hatalı solladı, aynadan kesti. Haliyle gelen kornaya daha çok kızdı. Aynadan işaret parmağını onlarca kez salladı, yavaşladı. Arkadaki yine kornaya asıldı, daha çok yavaşladı. Eleman en fazla 25 yaşında ve Fenerbahçeliydi; iyi hedef. Bu yavaşlama seansına son veren eleman arabasından indi: “Yürüsene lan, maça yetişeceğiz biz de!”, start verildi ve koşu başladı. El frenini çekti, kapıyı açıp arkasındaki üç kişiyi sürükleyecek bi’ rüzgarla sabit duran elemanın üzerine koşmaya başladı, koşu bitince de vurmaya. Karşılık almadıkça daha çok vuruyor, hiç denemediği bölgeleri deniyordu. Harun kaçacak bi’ durum olmadığından tadını çıkararak yalandan ayırmaya çalışıyor, bi’ yandan da düşmanın kafaya aldığı darbelerden kıllanıyordu. O vurmaya devam etti, bi’ yumruk kapıcıya attı, bi’ yumruk da çocukların annesine, “bırakın lan maça yetişicem!” bi’ sarısına, bi’ lacivertine. Eleman arabaya bindi, bi’ de arabaya vurdu. “Aldım plakanı!” dedi eleman, bi’ daha kafaya, bi’ daha arabaya. Harun korktu, bu sefer ondan korktu. Tutup arabaya bindirdiler. “Ya abi artist işte, değer mi?” dedi Harun. Kapıcıya attığı yumruk çok iyiydi yalnız. “Akıllı olacaklar oğlum akıllı!” dedi. Güldüler. Hepsi hafiflemişti, en çok o hafiflemişti. Trafik artsa da hafiflemişti. Birer sigara yaktılar.

“Bize gidelim, batak atarız.” dedi. Varınca yine aynı yere, burun duvara bakacak şekilde parketti. Harun rakıyı almaya giderken asansöre yöneldiler. Çocukları arasa mıydı? Salladı… Merdivenleri silen kapıcıya ters bi’ bakış attı, “senin hesabı yan masa kapadı” dedi içinden. Batakta Harun’la ortak olacaktı, yalnız yine saçma sapan ihalelere girerse bu sefer kovardı evden; bulaşıkları da kendi yıkardı.

Eve girdi, misafirlerin terliklerini verdi. Kendi terliklerini bulamadı. Hayatın her bi’ anı kaybedeceklerinin tahminini önceden yapmakla ve hiç yanılmamakla tekrar ediyordu kendini. O da kendine her bi’ dakika başka kopyalar hazırlıyordu kaybettiklerinden çoğalttığı. Çok eksilmiş kopyalardan ibaretti.

cihandro

Arjantinli bi' anneyle Meksikalı bi' babanın çocuğu.