Federasyon İdare Etti Ama Muhalif Spor Medyası İdare Edemedi!

Şike soruşturmasında takındıkları tavır nedeniyle öncelikle gazetem Birgün’ün spor servisi ve diğer spor medyasında  yer alan bilumum politik-futbol zevatıyla ilgili içimde olanca tepki birikmişken, gazetemi hırpalamamak(!) adına susmayı tercih etmiştim.

Ancak, 17.08.2011 tarihli Birgün’ü okumak için elime aldığımda, artık bir şeyler yazmanın zamanı geldi diye düşünerek başladım bu satırları karalamaya. Türkiye Futbol Federasyonu’nun şike soruşturmasıyla ilgili aldığı kararı yorumlayan “Federasyon İdare Etti” başlıklı ön sayfa haberinde yer alan; ”Türkiye Futbol Federasyonu(TFF), önceki gün verdiği kararla ülke futbolunu içine sürüklediği şaibe çemberinden kurtarmak yerine, futbola büyük paralar yatıran sermayedarlar derdine deva olmak adına bir karar aldı” satırları, üzerine birkaç kelam etmeyi gerektiren sorunlu ifadeler olarak zihnimde belirdi. (daha&helliip;)

Fazlasını Oku

Hopa Halkı Avukatları’nın Açıklaması

BASINA VE KAMUOYUNA

Bilindiği üzere 31.05.2011 günü Hopalıların demokratik taleplerini içeren basın açıklamasının arkasından gelişen hukuksuzluklar o günden itibaren artarak şeklinde sürdürülmektedir.

Olay günü gecesinden başlayarak Hopada tam bir insan avı başlatılmıştır. İlk baskın gece saat 123 sıralarında Hayde Cafe isimli bir işyerine yapılmış olup, işyeri sahibi de dahil olmak üzere orada buluna müşteriler özel harekat timleri tarafından yoğun şiddet uygulanmış, tüm bu kişiler yereler yatırılarak kafalarına postallarla basılmak süretiyle aynı zamanda coplar tekmelerle darp edilerek gözaltına alınmıştır. Bu muameleye maruz kalan bu kişiler arasında % 90 oranında zihinsel engelli olan Erkut Kibar da bulunmaktaydı.

Tüm bu hukuk ve insanlık dışı uygulamalar işyerine ait güvenlik kameralarınca kayıt altına alındığı halde, baskını gerçekleştiren birimler, güvenlik kamera kayıtlarının bulunduğu bilgisayar kasası ve güvenlik kamerası hard diski ve tüm dijital eşyaları yasa dışı olarak habersiz bir şekilde almışlardır. Aynı zamanda kafe içinde bulunan tüm eşyalar tahrip edilmiştir.

Bu baskınlar evlerde sabaha kadar devam etmiş halen de 3 gün dür devam etmekte dir. Gözaltına alınan kişilere ilişkin tarafımıza ilişkin hiçbir bilgi verilmemiş, isimleri ve durumları saklanmıştır. (daha&helliip;)

Fazlasını Oku

Kurtuluş Mücadelesinin Yerel Kongreleri

Geçen haftalarda başladığım alıntı sözlere (yazılara) bu hafta Bülent TANÖR ile devam ediyorum. Oldukça sık başvuracağımız bir aydın olan Tanör ortaya koyduğu eserlerle Anayasa Hukuku geçmişimize ve Devrim Tarihi incelemelerimize farklı bakış açıları getirmiş, sorgulayıcı bir metotla olayları neden-nasıl disiplininde oldukça derinlemesine olarak analiz etmiştir. Devrim Tarihini araştıranlar için hocanın yazmış olduğu eserler birer başucu kitap niteliğindedir.

Bülent TANÖR’ün en özgün çalışmalarından biri de Ulusal Kurtuluş Savaşı öncesi ve sırasında incelediği yerel kongre hareketleridir. Tanör bu incelemesini “Türkiye’de Kongre İktidarları (1918-1920)” adı altında kitaplaştırmış ve inceleme 1998 yılında Gazeteciler Cemiyeti Sedat Simavi Sosyal Bilimler ödülünü kazanmıştır. Baştan söylemek gerekirse yazı biraz uzun olacak ve fazla kişi okur mu bilmem ama neden-sonuç ilişkilerine önem verenlerin sabırlıca ve dikkatlice okumalarını tavsiye ederim.

Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanması ile başlayan ve sonunda Türkiye Büyük Millet Meclisi’ nin açılması ile son bulan ulusal nitelikte olmayan yerel kongre hareketlerini inceleyen Tanör, hiçbir tarih kitabında okutulmayan gerçekleri de ortaya koymuştur. Evet, ne yazık ki incelemede yer alan birçok bilgi ilköğretim-lise müfredatlarını bırakın, üniversitelerde İnkılap tarihi derslerinde bile okutulmaz. Her Türk gencinin bildiği 3 kongre vardır. “Amasya-Erzurum-Sivas” Bunların dışında ülke toprakları içinde ne olup ne bittiği anlatılmaz. Ulusal Kurtuluş Savaşı 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkması ile başlar 9 Eylül 1922’de Türk ordularının İzmir’e girmesi ile biter. Kronolojik sıralamada arada hiçbir detay incelenmez belli başlıklar hap gibi öğrencilere yutturulur, kongre kararları ezberlettirilir, Misak-Milli’den bahsedilir, Meclis açılır, savaşlar kazanılır ve düşman denize dökülür. Oysa ki bu mücadelenin nasıl gerçekleştiği üzerine en önemli detaylar bu “Yerel Kongre Hareketleri”dir ve de “I. TBMM”dir. Bunlarla ilgili müfredatta bir şeyler okuyan, bilen varsa buyursun anlatsın; ben dinlemeye hazırım. Ben görmedim çünkü okuldan mezun oluncaya kadar. Ama şu anda merak ediyorum bunları anlatmadan nasıl bir neden-sonuç ilişkisi kurabilmiş müfredat yapıcılar? Doğru ya neden-sonuç ilişkisi ile yetişen nesillere gerek yok, ezberle yetişenler bizim için kafidir.

Yerel kongre hareketleri basit bir işgale tepki toplantıları olmamıştır. 1923 yılında kurulacak ulus egemenliğine dayalı Türkiye Cumhuriyeti’nin temel yapı dinamiğini oluşturmuşlardır. Bu dinamik kadrolar yapılacak olan devrimlerin tabana yayılmasında ve içselleştirilmesinde öncü rolünü oynamışlardır.

Yerel kongre hareketleri içinde alınan kararlar yeni bir devletin kurulacağına ve geçmiş dönemin aksine köklü reformlar eşliğinde farklı bir siyasal yapı olacağının göstergesi olmuşlardır.

Çinli general ve teorisyen Sun Tzu ‘nun şu sözü oldukça önemlidir, “Mükemmellik her savaşta çarpışarak kazanmak değildir. En iyi strateji savaşmadan kazanmaktır.” Ulusal bağımsızlık savaşını dikkatle incelediğimiz zaman da strateji olarak önce demokratik bir meşruluk kazanma amacı vardır. Mustafa Kemal Paşa Samsun’a çıktığından itibaren halkı Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Örgütü altında örgütlemeyi, sonrasında ulus egemenliğine dayalı bir Millet Meclisi oluşturmayı hedeflemiştir. İşgalleri dünya kamuoyu nezdinde protesto etmiş ve son çare olarak silahlı mücadeleyi benimsemiştir. Önce ordu kurmak yerine millet meclisi kurmak gereğini Erzurum Kongresi’nin ilk günkü konuşmasında şu şekilde ifade etmiştir. “Ve ulusun kaderinde sözünü yürütecek bir ulusal iradenin ancak Anadolu’da doğabileceğini belirttim ve ulusal iradeye dayanan bir millet meclisi meydana getirmesini ve gücünü ulusal iradeden alacak bir hükümetin kurulmasını ilk çalışma amacı olarak gösterdim.”

İşte Mustafa Kemal Paşa’yı Anadolu’ya çeken güç burada yapılmakta olan yerel kongrelerdir. Anadolu’nun, İstanbul’un aksine işgallere tepki göstermesi direniş mücadelesi başlatması bu gücün çıkış kaynağı olacaktır. Teslimiyeti ve tepkisizliği reddeden bu kongreler direnmeyi ve mücadeleyi tercih etmişlerdir. Kırılganlıkların ortaya çıkmaya başlamasında ve işgalci kuvvetlere karşı direnmenin ancak ulusal bir birlik mücadelesi sonucunda neticeye ulaştırılacağını anladıklarında, Mustafa Kemal‘in önderliğinde birleşerek Ulusal Bağımsızlık Savaşında saf tutmuşlardır.

Hani dedik ya bize anlatılan kongrelerin sayısı 3’tür diye. Bunların iki tanesi de Yerel Kongrelerdir. Sadece Sivas kongresi ulusal tabanlı bir katılımla gerçekleştirilmiştir. Bunun dışında 30 Ekim 1918’den Ekim 1920’ye kadar Anadolu ve Trakya da yaklaşık 30 kadar önemli kongre toplanmıştır. Başlıca yerel kongre merkezleri Kars, Ardahan, İzmir, Balıkesir, Nazilli, Alaşehir, Muğla, Edirne, Lüleburgaz, Tokat, Afyon, Pozantı’dır. Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a ayak bastığı tarih olan 19 Mayıs 1919’a kadar 8 tane kongre yapılmıştır. Ve yine ilk ulusal katılımı sağlayacak olan Sivas Kongresine kadar 15 kongre toplanmıştır. İlk kongrelerin toplanış yerlerine dikkat edecek olursak bu yerler Elviye-i Selase’dedir. Mondros mütarekesi gereğince eğer bu illerde olası bir kargaşalık halinde işgal hakkı İtilaf Devletlerine aitti. Kongrelere katılan delege sayısını incelediğimizde Yerel kongrelere katılım sayısının oldukça fazla olduğunu görebiliriz. Sayı olarak en çok katılım 236 delege ile Üçüncü Büyük Edirne Kongresi’ne (9-14 Mayıs 1920) olmuştur. Sonrasında 165 delegenin katıldığı İzmir Büyük Kongresi (17-19 Mart 1919), üçüncü sırada ise 131 delegenin iştirak ettiği Büyük Kars Kongresi (17-18 Ocak 1919) yer almaktadır. Ulusal ölçekli Sivas Kongresine ise 31 delege katılmıştır.

Yerel kongreler sıradan kuruluşlar olmamıştır, ileride Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu zaman cumhuriyetin kurucu kadrolarını bu kongreleri gerçekleştiren sınıflar üstlenecektir. Bu yüzden büyük bir dinamizm taşımaktadırlar. İki yıllık süreçte (Ekim 1918-Ekim 1920) bilinen rakamlara baktığımız zaman toplam 1396 kişi kongrelere katılmıştır. Bu da seçim kültürünün yerleştiğinin kanıtıdır. Geçmişten günümüze baktığımız zaman siyasi katılım düzleminde Cumhuriyetin ilanı ile de beraber kesintiye uğramayan en yerleşmiş kültür, seçim kültürü olmuştur. Temsil ilişkisi seçme ve seçilme bağında çok geniş katılımlar dahilinde yapılmıştır. Bu katılım oranı çoğu zaman gelişmiş ülkedeki katılım oranlarından daha fazla olmuştur.

Yerel Kongreler “Savunma, güvenlik, maliye, kamu düzeni, toplumsal yaşam başlıklarında belli başlı kararlar almış ve bunları uygulamaya geçirmişlerdir. Fiilen bir devlet görevi görmüşlerdir.

Bu kararların alınmasında ve uygulanmasında öncülük eden bir kadro olduğu muhakkaktır. Bu kadro genelllikle eşraf, serbest meslek sahibi, tüccar, esnaf, din adamı ve kamu görevlisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kadronun ortaya çıkışı bir tesadüf eseri değildir. İttihat ve Terakki iktidarı ile beraber yükselmeye başlayan bir Türk Burjuvazisi gerçeğidir. “Türkçü Milli İktisat” politikaları “Müslüman Boykotları” bu sınıfın doğmasına öncülük etmiştir. Bu politikalar ile gelişmeye başlayan toplumun orta sınıfı belirli bir refah düzeyine ulaşmaya başlamaktadırlar. Olası bir işgal, olası bir paylaşım bu sınıfın çıkarlarına ters düşecektir. Ayrıca Tanzimat’la başlayan yerel yönetimler ve yerel meclislerin getirdiği siyasal bilinç, bu sınıfın haklarının korunmasında doğrudan katılımı sağlayacakları yegane demokratik tepki mekanizması olacaktır. Yerel örgütlenmelere öncülük eden kadroların başında İttihatçılar da gelmektedir. Onların bu örgütlenme mücadelesinde üstlendikleri rol oldukça yüksek düzeydedir. Dünya Savaşından yenik çıkılması ve İttihatçı önderlerin ülke dışına kaçması sonrasında partinin kendini feshetmesi büyük bir yenilgi idi. Ancak İttihatçılığın taşra kolları yine ayaktaydı. İstanbul da mütareke sonrası başlayan İttihatçı avı ve sonrasında sürgünler bu kadro üzerinde büyük bir baskı oluşturmakta idi. Bir yandan Hürriyet ve İtilaf partisi üyelerinin genel anlamda teslimiyetçi yaklaşımları ön plana çıkmışken taşradaki İttihatçı kadrolar bunun tam tersi bir role büründüler. Halkın örgütlenmesinde ve birleştirilmesinde yeniden ön plana çıkacaktırlar.

Bu kongre hareketlerinden kimi devletçikler de doğmuştur. Bunların en önemlisi “Cenûb-i Garbî Kafkas Hükümet-i Cumhuriyesi”dir. Bu hareket oldukça önemlidir çünkü 18 maddelik bir anayasa yapmış, vatandaş deyimini ortaya koymuş, 18 yaşını bitiren her erkeğe seçme, 25 yaşını bitiren her erkeğe de “mebus” seçilme hakkını vermiş ve cumhuriyet rejimini uygulamaya geçirmiştir. Kısa süren bir denemeden sonra İngiliz işgali ile birlikte bu hareket son bulmuştur.

Bir diğer önemli husus şudur. Yerel kongre iktidarları geleneksel iktidar merkezi ile hiçbir zaman sürtüşmeye girmemekte ısrarlıdır. Kurtuluş reçeteleri hep kendi bölgeleri sınırları içinde kalmaktadır. İşgallere karşı tepkilidirler, tepkisizliğe karşı tepkilidirler fakat yapılacak bağımsızlık hareketinin ulusal çapta olabileceğinin ayrımında değildirler. Amaçları belli sınırların ötesine gitmemektedir. Hareket alanları da sadece kendi bölgelerini kapsamaktadır. Bu da yerel kongre iktidarlarının kırılganlığı en çok arttıran nedenlerdir. Bu kırılganlıklar olası bir başarı şansını oldukça zayıflatmaktadır. Kendi içlerinde oluşan bu uyuşmazlık beraberinde ortak hareket edememe sorununu gündeme getirecektir.( Ta ki Mustafa Kemal Paşa, Samsun’dan başlayarak Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk örgütlerini tek bir çatı altında 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılacak olan TBMM’de toplayana kadar.)
Yerel Kongre İktidarları bu kırılganlıklarına rağmen tarihsel bir değer de taşımaktadırlar. YKİ’lerin temsil ettiği değerler ve getirdikleri yenilikler ulusallaşma, demokratikleşme ve dünyevileşme yönünde büyük bir değişim en güzel ifadesidir. YKİ’ ler krizin teslimiyet ve başeğmeyle değil, direnme ve bağımsızlıkla yani ulusallaşma yoluyla aşılabileceğini kanıtladılar. Aydınlar, eşraf, mülk sahipleri, din adamları arasında belki de ilk defa olarak yerel görünüşlü ama ulusal birliği amaçlayan siyasal ittifaklar böyle yeşerdi. Yerel Kongrelerin sağladığı bu birikim; ideolojik, politik, kurumsal ve yapısal ürünlerle pek yakın bir gelecekte yeni bir devletin kurulacağını ve bu devletin ulusal, demokratik, cumhuri ve hatta laik temellere oturacağını bildirmektedir.

Bu demokratik meşruiyet zemininde hareket eden dinamikler bu enerjiyi sonrasında Cumhuriyet devrimleri esnasında da gösterecektir. Saltanat kurumunun tepkisizliği neticesinde ülkenin hemen hemen her bölgesinde bu duruma bir tepki doğmuştu. Bir tepki gösterebilme amacıyla bir araya gelen insanlar belki bilerek belki bilmeyerek iktidar organını kendi ellerine almaya başlamışlardı. Böylece egemenlik bir adamdan tamamen millete intikal etmeye başlamıştı. Bu dünyevileşme artık egemenliğin sınırlandırılması mücadelesi ile değil egemenliğin el değiştirmesi ile son bulacaktır.

KAYNAKÇA

  • Eroğlu, Hamza, Türk Devrim Tarihi, 5. Baskı, Ankara 1981
  • Mütercimler, Erol, Fikrimizin Rehberi, 1. Baskı, Ekim 2008
  • Tanör, Bülent, Kurtuluş Kuruluş, 8. baskı, Kasım 2007
  • Tanör, Bülent, Türkiye’de Kongre İktidarları, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2002
  • Niyazi, Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Ed. Ahmet Kuyaş, 12. Baskı, İstabul 2008
  • Bernard, Lewıs, Demokrasinin Türkiye Serüveni, Çev. Hamdi Aydoğan-Esra Ermert, 3. Baskı, İstanbul 2007
  • Cevat, Dursunoğlu, Milli Mücadelede Erzurum, — Ankara, [y.y.], 1946

Fazlasını Oku

Batı’nın Ahlaksızlığını Aldık…

Yazmayalı epey bir zaman olmuş. Zaten çok fazla bir yazımız da yok orası ayrı bir mevzu, tartışılır. Fakat içinde bulunduğumuz dönem, yapılan tartışmalar ve ülkenin içine girdiği yörünge beni bazı şeyleri yazma ihtiyacı duymaya sevketti. Ukalalık yapmak değil niyetim. Sadece belirli düşüncelere parmak basmak, onları yeniden gün ışığına çıkartmak.
Bir toplumun yol göstericileri her zaman o toplumun aydınları olarak adlandırılır. Aydınlar yarattıkları fikirler, içine girdikleri tartışmalar ile toplumu aydınlatırlar. Düşünsel bazda özgürlüğün gelişmesine katkı verirler. Düşünen bir toplum üreten bir toplumdur. Bunların temel dinamiği de aydınlardır. Ne yazık ki ülkemiz içinde bulunduğu dönemde tam bir kavram karmaşası yaşadığı gibi tam bir aydın açmazı içine düşmüş durumda. Kendilerine aydın adını verenler aydınlık getireceği yerde karanlık vadederlerken, toplumu işin içinden çıkılamaz bir kaosa sürüklemektedirler. Bu duruma tepki gösteren insanların sesi ise kalabalığın arasında yitip gitmekte, duyulamamaktadır. Bazen de inatla bastırılmaktadır. (daha&helliip;)

Fazlasını Oku

Zavallı Şeytan!

zavallı şeytan, bana ne verebilirsin ki?
yükseklere göz dikmiş insan bilincini,
senin gibiler kavrayabilir mi hiç?
sendeki gıda doyurmaz insanı,
elindeki kızıl altın, civa gibi,
avucun içinden akıp gider,
senin kumar masalarında,
kimse kazanamaz,
daha sarılırken başkalarına bakar,
göndereceğin kızlar,
vereceğin itibarın tanrısal gururu,
kuyruklu yıldız gibi,
kayar gider…
bunları mı sunacaksın?
göster bana bakalım,
koparılmadan çürüyen meyveyi,
hergün yeniden yeşillenen ağacı!

urfaust / johann wolfgang von goethe

Fazlasını Oku

Sert ve Keskin Ortadoğu

Ortadoğu bir günahlar tarihidir. Kimse günahını hatırlamaz ama herkes alacağı intikamı hatırlar. Hiçbir şeyleri olmadığı için daha çoktur Allah’ları ve gururları. İzmir gibi bağ bahçe değil burası; sert ve keskin. Ve burada insanlar, çocuklarını feda etmek için büyütürler. Üzümlerin, incirlerin, imbatın olduğu yerdekilerin zor anlayacağı bir şey bu. Çocuklara kanlı bir tarihi ezberletmeyi, sonra yeniden ezberletmeyi, çünkü başka çarenin olmamasını, ayakta ancak böyle kalındığını… Zor anlar Ortadoğu’yu anlamayanlar. (daha&helliip;)

Fazlasını Oku