Merhaba, tanışalım mı?

Merhaba. Ben, patır patır adam kesen, kestiği insanları çukurlara gömen, satırlı, silahlı terör örgütü Hizbullahçıların serbest bırakıldığı, serbest bırakılmalarının ardından teker teker yurtdışına kaçtıkları; 14 yaşındaki bir kız ve babasının şikayetiyle cinsel istismar suçundan tutuklanan Hüseyin Üzmez’in suçu sabit görülerek 13 yıl hapis cezasına çarptırıldığı ancak tutuklu kaldığı 2,5 yıl gözönüne alınarak serbest bırakıldığı; 2007’den beri devam eden Ergenekon davası kapsamında Veli Küçük gibi derin adamlarla aynı kefeye koyulan kimi 2 yıl, kimi 3 yıl tutuklu kalan ancak hakim karşısına kimi 1-2, kimi hiç çıkamayan gazetecilerin halen daha tutuklu yargılanmaya devam ettiği; üniversiteden arkadaşı ile öğlen yemeği yiyen gazetecinin yemek yediği kişinin radikal sol örgüt üyesi olması münasebetiyle tutuklanabildiği, 15 ay sonra ilk kez hakim karşısına çıkabildiği ve ancak serbest bırakılabildiği; ODTÜ’de master yapan bir üniversitelinin bir örgüt üyesinin not defterinde ismi geçtiği için hakkında arama kararı çıkartıldığı, GBT sorgusunda tutuklandığı, 2 yıl tutuklu yargılandıktan sonra hakkında tutuklama isteyen savcının bile hiçbir delil olmadığı için serbest bıakılmasını talep ettiği, ancak buna rağmen davanın Haziran’a ertelendiği ve o süre zarfında tutuklu kalmasına karar verildiği; sorgusunda kitap çalışmaları dışında tek bir soru sorulmayan gazetecilerin gazetecilik faaliyetleri nedeniyle değil, suç isnat edilenlerin kendilerine bile söylenemeyecek kadar gizli deliller nedeniyle terör örgütü üyesi oldukları için yargılandıklarının iddia edildiği Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım. Sen kimsin?

Maria Puder Ölmedi

Belki dört saatten beri yürüyordum. Ne diye yoldan ayrılıp buraya saptığımın, niçin geri dönmediğimin farkında değildim.Başımın yanması azalmış, burnumun kökünde hissettiğim karıncalanma geçmişti. Yalnız içimde müthiş bir boşluk hissi vardı. Hayatımın en dolu, en manalı zannettiğim bir devresi birdenbire boşalmış, bütün manasını kaybetmişti. En tatlı emellerinin tahakkukunu gördüğü bir rüyadan acı hakikate uyanan bir insan gibi içim çekiliyordu. Ona hakikaten dargın değildim; asla kızmıyordum. Sadece müteessirdim. “Bunun böyle olmaması lazımdı” diyordum. Demek ki beni bir türlü sevemiyordu. Hakkı vardı. Beni hayatımda hiç, hiç kimse sevmemişti. Zaten kadınlar pek acaip mahluklardı. Bütün hatıralarımı toplayarak bir hüküm vermek istediğim zaman, kadınların hiçbir zaman sahiden sevemeyecekleri neticesine varıyordum. Kadın sevebileceği zaman sevmiyor, ancak tatmin edilmeyen arzulara üzülüyor, kırılan benliğini tamir etmek istiyor, kaybedilen fırsatlara yanıyor ve bunlar ona aşk çehresi altında görünüyordu. Daha Fazlasını Oku

Ege Türk Olsun!

Bu aralar “Ortadoğuyu Anlamak” diye bir kitap okuyorum. Askerliğimi yaptığım birlikte, sanırım biraz da eğitim birliği olması sebebiyle, fena sayılmayacak bir kütüphane var, oradan düzenli olarak kitap alıp okuyorum ayıptır söylemesi. Askerliğimi yedek subay olarak yaptığımdan mütevellit azımsanamayacak kadar boş zamanım var, değerlendirmek lazım.Tabii, okumakla ilgili sıkıntılarım az biraz devam ediyor hâlâ, ama bir şekilde üstesinden gelmeye çalışıyorum.

Kitabın konusu, isminden de tahmin edileceği üzere, Ortadoğu ve süregelen sorunları hakkında. Tavsiye edip etmemek konusunda henüz biraz kararsızım, çünkü daha başlarındayım kitabın. Ancak şu noktaya kadar güzel devam etti, bitirince unutmazsam kitap hakkındaki görüşlerimi de not düşerim. Yazarı İsrailli Ilan Pappé, ancak kitap hiç de (artık aşina olduğumuz) İsrail propaganda kitaplarından değil, hatta gözlemlediğim kadarıyla gizli propaganda bile değil. Zaten araştırdığım kadarıyla Ilan Pappé de hiç o taraklarda bezi olacak tiplerden değil. Daha Fazlasını Oku

İkra

İkra B’ismi Rabbike…

Yani “Rabbin(in) adıyla oku!” Böyle başladı son semavi dinin tebliği. Okumanın önemi, inen ilk emir olmasıyla vurgulandı İslam’da.

Sanırım benim yazılara giriş yapamama sorunum hâlâ devam ediyor. Gene çok alakasız bir yerden girdim konuya. Ve evet, Ramazan’da olmamızın da bir miktar etkisi olabilir bu durumda.

Konumuz okumak. Ya da daha özelinde, benim son zamanlardaki sorunum olan “okuyamamak”. Son zamanlarda bu durumdan çok rahatsızım. Kitap okuyamıyorum. Okurken zorlanıyorum. Uzun süre okumak yorucu oluyor. En ilgimi çeken konularda bile, bir kaç sayfanın ötesinde dikkatimi tekrar tekrar toparlamak, bazen aynı cümleyi arka arkaya bir kaç kez okumak zorunda kalıyorum.

Çevremdeki insanlara bakıyorum, hepimiz okuyan insanlarız. Levo’yu saymazsak tabii, adam kendisi diyor Cin Ali’den beri kitap açmadım diye. Övünerek mi söylüyor bilemiyorum, belki de durum tespiti yapıyordur sadece. Aslında ben pek inanmıyorum bu lafına, neticede senelerdir kitap okumayan birisinin hem ağzının hem kaleminin bu kadar laf yapabilmesi imkansız benim gözümde. Daha Fazlasını Oku

Laf lafı açarken; tarih, din ve mitler

De Molay’ın İntikamı!

Jacques de Molay Tapınak Şovalyeleri’nin 23. büyük üstadı, yani grand masterıydı. 18 Mart 1314’te Fransa Kralı IV. Philip tarafından diri diri yakıldı. Tapınak Şovalyeleri’ne borcu olan ve tarikata girme talebi reddedlen bir kralın hezayanıydı bu. De Molay, kazığa bağlanmış şekilde diri diri yanarken Fransa Kralı ile dönemin papasını “Asla huzur bulamayacaksınız, acı içinde gebereceksiniz” diye tehdit etmişti. Tesadüf müdür, lanet midir, yoksa çok titiz bir suikast midir bilinmez, aynı yıl içerisinde hem kral, hem de papa ölmüştü.

Lakin krallık zaman zaman hanedan değişse de hala ayaktaydı. İşte asıl bomba burada. De Molay’ın cayır cayır yakılmasından tam 475 yıl sonra, yani 1789, de Molay’ın hapsedildiği ve infaz edildiği Bastille hapishanesinde başlayan Fransız ihtilali kral ve maiyetini giyotine yollamıştı. Rivayete göre günün kralı XVI. Louis’in idamının hemen ardından kurulan platforma atlayan bir kişi, kralın kesik kafasını eline almış, kalabalığa doğru sallamış ve “de Molay! Bak işte, intikamın alındı!” diye bağırmıştı.

Wikipedia Entellektüelliği

Şimdi neden yazıyorum bunları? Yok bir sebebi. Ayıptır söylemesi, dün wikipedia denen deryada yüze yüze resmen boğuldum. Allak bullak oldu beynim. The Da Vinci Code kitabından/filminden tanıdığımız Mary Magdalena ile ilgili wikipedia makalesini okumakla başlayan hikayem, İsa’ya, ordan Johanna’ya, ordan tekrar Mary’e, ordan Tapınak Şovalyeleri’ne, Jacques de Molay’a, sonra Rodos Şovalyeleri’ne, oradan Haçlı seferlerine, Kudüs’e, Kabe’ye ve son olarak Hacer’ül Esved’e kadar gitti…

Ama saatler sürdü bu macera, görseniz; tonla döküman okuyorum, görsellere bakıyorum, bazen ingilizcesini anlamıyorum, sözlük açıyorum, bazen de wikipedia’nın Türkçe versiyonuna, ekşi sözlüğe filan göz atıyorum. Bir ara firefox kilitlendi açtığım tablardan ötürü. Sil baştan başladım. Görseniz, bu entellektüel çabam karşısında ağlarsınız, o derece…

Kabe’nin Anahtarı kimde?

Kabe demiştim ya en son, Osman bin Talha adında bir Kureyşli’nin başından geçen bir olaya rastladım Türk kaynaklarında. Hz. Muhammed Mekke’yi fethedince Kabe’de bulunan putları kırmak için buraya gelmiş. Kabe’nin anahtarı da bu bahsettiğimiz Osman bin Talha’daymış. Muhammed, Ali’yi göndermiş anahtarı alması için. Ali Osman’dan anahtarı istemiş ama adam “Ben Muhammed’in peygamberliğini tanımıyorum, yok size anahtar filan” diye terslemiş Ali’yi. Hz. Ali’de zorla almış ellerinden anahtarı.

Anahtar peygambere gitmiş, Kabe açılmış, putlar temizlenmiş ve içinde namaz kılınmış. Kabe’nin anahtarının kimde duracağı meselesi konuşulmuş. Sahabelerden bazıları bu seçkin göreve talip olsa da, Muhammed Ali’ye dönerek anahtarı tekrar Osman bin Talha’ya vermesini söylemiş.

Ali anahtarı götürünce bizim Osman kardeş şaşırmış tabi, “sen bunu benden zorla almadın mı, şimdi neden geri veriyorsun?” gibilerinden. İşte orda Müslüman olmuş, hidayete ermiş filan…

Nereye geleceğim, şuraya geleceğim. Şimdi ben bu tevatürü okuyunca “Ula şimdi nerdedir ki bu Kabe’nin anahtarı?” diye meraka düştüm. Allah Google’a uzun ömürler versin, anahtarın Bani Shaiba, yani Şeybi ailesinde olduğunu öğrendim. Misal şu an anahtar ailenin en yaşlı üyesi Abdülaziz Şeybi’de. Ve tahmin edebileceğiniz gibi bu Şeybi ailesi, Kureyşli Osman bin Talha’nın torunları. Aile 14 asırdır Kabe’nin anahtarını ve örtüsünü muhafaza ediyor. Vay anasını di mi?

Ailenin statüsü nedir bilmiyorum, yani belki şeyh, emir, prenstir filan, ne bileyim milyar dolarlık servet yapmışlardır bilmiyorum. Ama ailenin sahip olduğu bu misyon nedeniyle tüm seceresi biliniyor. Tüm soyağacı… Bu müthiş bir özellik bence…

Ya da Jacques de Molay diye bir adam ölmüş, 475 yıl sonra adamın intikamını aldık diye sevinen insanlar var. Bu adamlar önemli hacı…

Dea’nın Soy Ağacı

Soyağacı konusu her zaman ilgimi çekmiştir. Çok sıkılınca açarım herhangi bir krallık ailesini ya da Osmanlı Hanedanını, Habsburg Hanedanını filan incelerim. Yüzyıllar boyunca hanedanın reisi kim, ondan önce gelen kim, ondan sonra gelen kim, her bilgiye ulaşabiliyorsun. Kendi soyağacım üzerinde çalışmıştım ben de vakt-i zamanında. Lakin, tahmin edebileceğiniz gibi, ailemizin hiçbir özelliğimiz olmamasından dedemin dedesinden öteye gidemedim. Haliyle dikey değil, yatay bir soyağacı oldu. Dedemin kardeşlerinin torunlarını, dedemin kuzenlerinin torunlarını filan çıkardığım devasa bir şey oldu ama, o değil ki kıymetli olan… Bana ne uzak uzak uzak kuzenlerimden? Dedemin dedesinden öteye, ne bileyim, 1800’lere, 1700’lere uzanabilsem… Manyak bişi değil mi abi?!

Aslında benden sonraki nesillerin benzer sıkıntıları yaşamaması için yapabildiğim kadarını torunlarıma vermeliyim. Onlar da versin torunlarına. Bir bakmışsın 2500 yılındaki torunumun elinde müthiş bir belge var. 1900-2010 arası çıkaramadık ama; ya 2010-2500 yılları arasına bir devlet adamı, ne bileyim, tarikat şeyhi filan yerleştirebilirsek? Şahane!..

Nasıl ki Muhammed için İbrahim’in ilk oğlu İsmail’in soyundan geliyor diyorlar; benim torun kendi dinini kurup başına geçtiğinde de Dea’nın soyundan geliyor derler belki… Ohaa heyecanlandım lan, kendime çeki düzen vermeliyim hemencecik…

Peygamberlerin Babası İbrahim

Bak laf lafı açıyor; bu İbrahim meselesi de acayip. İbrahim tüm dinlerin babası kabul ediliyor. Çünkü Müslümanlar peygamberlerinin İbrahim’in Hacer’den olan oğlu İsmail’in soyundan geldiğine inanırken, Museviler ve doğal olarak Hristiyanlar aynı İbrahim’in (Abraham) Sarah’dan olan oğlu Isaac’ın soyundan geldiklerine inanıyorlar. Ve yine aynı güruha göre Sarah Abraham’ın asıl eşiyken, Hacer kölesi… O yüzden Sultan Mehmet’in Ortodoks Patriği olarak atadığı Georgios-Gennadious Scholarius Müslümanlar’dan “Hacer’in kanlı köpekleri…” diye bahsediyormuş.

Neyse, şimdi tarih bile değil, mitooloji sayılır artık… Haliyle üzerinde ahkam kesmek de oldukça güçleşiyor. Ama tarihe yön veren 3 peygamberin de aynı soydan gelmesi nasıl izah edilebilir ki?

“Hepsi yalan dolan olm, yiyorlar sizi haberiniz yok” desem, nice kanlar dökülür değil mi burda? O yüzden, hafiften de tırsarak etmeyeceğim tabii böyle bir kelam.

Osmanlı’ya peygamber kanı lazım

“Laf lafı açıyor”unda dibine vurmuş olacağız belki ama; bu Abraham’ın soyuna bağlanma kaygısı aklıma başka bir şeyi getirmedi değil. Osmanlı henedanı da varlığına kutsiyet kazandırmak için peygamber soyuna bağlanmayı arzuladı, çok çabaladı. Mümkün olmayınca da “amaaan ne uğraşıyoruz ki” diyerekten gidip direkt halifeliği aldılar. Kılıçla tabi… “İstanbul’u fetheden komutan ne güzel komutandır” hadisi ve Ebu Eyüp el Ensari‘nin tahmini mezarı ile bir nebze meşruluk kazandılar. Teokrasi ve monarşi böyle işliyor işte… Nerden tutsan elinde kalıyor gibi…

Kara Zalım Mangaratiba

” Mangaratiba, Kızılderililer Sokağı’ndaki geçitte Portekizli’nin arabasına çarpmış. Bunun için geç kaldım. Tren, otomobili paramparça etmiş. Orası insandan geçilmiyor. Realengo itfaiyecilerini bile çağırmışlar.
Soğuk terler dökmeye başlamıştım; gözlerim buğulanmıştı. Jeronimo yanındakinin sorularına karşılık vermeye devam ediyordu:
Ölüp ölmediğini bilmiyorum. Çocukların yaklaşmasına izin vermiyorlardı.
Farkına varmadan ayağa kalktım. Bir kusma isteği içimi buruyordu, bedenim soğuk bir terle kaplıydı. Sıramdan çıktım, kapıya doğru yürüdüm. Herhalde bembeyaz kesilen suratımdan ürküp yanıma yaklaşan Bayan Cecilia Paim’in yüzünü bile farketmedim.
Ne var, Zeze? “
Daha Fazlasını Oku

13 saniye!

13 saniyede neler yapılabilir? Misal gözlerinizi kaç kere kırpabilir, kaç adım yol katedebilir, kaç kere ellerinizi çırpabilirsiniz? Kaç tane çekirdek çitleyebilirsiniz? Bir sosisliyi 13 saniyede yiyebilir misiniz mesela? Ya da 100 metreyi 13 saniyede koşabilir misiniz?

Yapılan bir araştırmaya göre Türkiye’de nüfusa oranla, günlük kişi başı ayrılan okuma süresi sadece 13 saniye. Bu süre bazı Avrupa ülkelerinde 24 dakikaya kadar çıkabiliyor ki, 13 saniye okuyan bir toplum ile ve onun 110 katı fazla okuyan bir toplumun arasında ne ciddi, ne manyak, ne delice bir uçurum olabileceğini aklınız alabiliyor mu? Daha Fazlasını Oku