Maviliğim

– İnsan olmayı nereden öğrendin sen?
– Bilmem,bunu öğrenebileceğim birinin kaldığından şüpheliyim. İçimden geliyor sanırım. Kedinin iplik yumağıyla oynaması gibi bir şey bu işte. Yani sanırım öyle.
– Sanmaktan bıkmadın mı sen hala?
– Ne önemi var ki emin olmanın? Emanet sözcüğü eminden geliyorsa bu hıyanet neden sence?
– Düşünde bile saçmalayabiliyorsun. Yazık… Sen hala insan olmalısın.
– Sence öyle miyim gerçekten?
– Nereden bileyim. Ben bir düşüm. Bilinç altından çıktım buraya gelmek için. Aslında şikayetçi değilim. Orası fazlasıyla kalabalıktı sanki.
– Sanki mi? Emin değil misin?
– Sen emin olmak kavramını bilmeden,ben nasıl emin olabilirim ki?
– Sen tamamen bana mı bağlısın?
– Evet,maalesef öyleyim. Benim gibilerin düş seçme hakları yok.
– Nasıl yani? Düş seçebilenlerde mi var?
– Aslında tam olarak değil. İnsan seçenler var. Fakat onlar daha kıdemli.
– Ne kıdemi ya. Düşsünüz işte. Düşün düşeşle bir alakası var mı bu arada?
– Doğru dürüst düşünemez misin sen?
– Ben doğru dürüst düşünemiyorsam sen nasıl bunun farkına varabilirsin ki?
– Sanırım haklısın.
– Ne bu şimdi bir çeşit iç çekişme mi yaşıyorum?
– Bana fazla şey sorma. Ben senin düşünüm. Ne yapmamı istersen onu yaparım. Senin neden beni çıkardığını bile bilmiyorum.
– Sen şimdi benim istediğim her şeyi yapmak için mi buradasın?
– Bunun için çıkardın beni bilincinden. Ne istersen yapmak benim görevim.
– Görev mi? Peki yapmazsan ne olur. Kim denetliyor seni?
– Sen denetliyorsun. Yapmazsam ne olacağını bilmiyorum. Daha önce yapmamışlığım olmadı. Sanırım bizim öyle bir seçeneğimiz yok.
– Biraz önce birkaç soru sordum ve cevap vermeni istedim ama vermedin!…
– Bilmediğin şeyleri yapamam. Ben sadece bildiğin şeyleri yapabilirim. Tanrı aşkına,senin kafanın içinden geliyorum ben. Senden fazla şey bilemem.
– Ne işe yararsın o zaman sen?
– Bilmem,hayatını tekrar gözden geçirmeni sağlayabilirim,yaşayamadıklarını yaşanmış kılabilirim hatta eğer istersen seninle masa tenisi bile oynarım.
– Uğraşamam şimdi hiç biriyle. Bir ara masa tenisi oynayalım ama.
– Olur,nasıl istersen. Şimdi ne yapacağım ben.
– Ne bileyim. Bir şey istemiyorum senden. Nereden çıktıysan oraya dön.
– Peki. Bu arada kafanın içindeki diğer arkadaşlar biraz daha düzenli olmanı istediler. Çok karıştırıyormuşsun kafanı.
– Size ne be. Ne istersem yaparım. Hadi fazla konuşma git. Birazdan Deniz gelecek.
– Deniz gelecek diye neden gitmek zorundayım?
– Seninle uğraşamam çünkü. Dikkatimi dağıtırsın.
– Dikkate neden ihtiyacın olsun ki Deniz’leyken? Çok ekstra bir şey yapacağınızı sanmıyorum. Muhtemelen yine biraz kendinizden bahsedip sevişeceksiniz.
– Sen neden bu kadar çok şey bildiğini sanıyorsun ya.
– Bilmem,senden kaynaklı sanırım.
– Başımı ağrıttın be. Kalk git hadi nereye gidiyorsan.
– Madem bir şey yapmayacaktık,neden çağırdın beni?
– Ben kimseyi çağırmadım. Sen birden fırladın,yırtık donu mesken tutmuş gibi.
– Senin donun ama o. Gitmemi istediğinden emin misin?
– Elbette eminim. Kafamı şişirdin.
– Eğer emin olsaydın bana git demene gerek kalmazdı ama. Gerçekten isteseydin giderdim.
– Senin devrelerin falan bozulmuş galiba. Anlatamıyorum sanırım. Git kardeşim işte,ne yapacağım ben seni?
– Biraz sakin olmayı denesene,ne zararım var sana? Ben öyle kendi halinde bir düşüm. Hem belki de Deniz geldiğinde benim de burada olmamı istiyorsundur.
– Neden böyle bir şey isteyeyim? Deniz’in beni deli sanmasını istemiyorum.
– Düş görmek delilik mi?
– Sadece görmek değil sanırım;ama ben birde tartışıyorum düşümle.
– Deniz bunu anlarsa ne düşünür peki?
– Nereden bileyim,çok olumlu şeyler düşüneceğini sanmıyorum. Benim delirdiğimi yada en azından psikolojik sorunlarım olduğunu düşünecektir.
– Kendi düşüncelerini başkalarına yüklemeye çalışma. Hep bunu yaptın zaten. İnsanların senin hakkında kötü düşüneceği ihtimallerini yaşamaktan iyi bir şeyler yapmaya fırsat bulamadın bugüne kadar.
– Ne demek iyi bir şeyler yapmadın? İyi bir şeyden kastın nedir ayrıca?
– Hayatına dönüp bir baksana sen ya. Daha ne kadar kandırabileceğini sanıyorsun kendini? Kaç yaşına geldin ve bu zamana kadar hayat adına ne yaptın? Bunları düşünmeyi dene arada bir.
– Kırıcı olmaya başladın ama…
– Saçmalama,senin için konuşuyorum ben. Artık bir şeylerin farkına varmanın zamanı geldi. Kendi ayakların üstünde durabilecek durumdasın ama hala birilerinin ayaklarına basarak bir yerlere gelmeye çalışıyorsun. Çevrene söylediğin veya gösterdiğin “ben kendime güveniyorum” masalından sıkılmadın mı hala?
– Kendime güvenmediğimi de nereden çıkardın? Ben istediğim her şeyi yapabilirim.
– Ya tabi… Benden sıkıldığın halde gönderemedin bile.
– Bu bir ölçüt olamaz,geliş veya gidişlerini nasıl ayarlayabileceğimi bilmiyorum.
– Bahane üretmekte harikasın ama herkesi kandırsan da kendini kandıramayacağını biliyorsun değil mi?
– Ben istediğim her şeyi yaparım. Gerekirse kendimi de kandırırım.
– Yap o zaman. Ben senin düşünüm,beni kandırabilirsen kendini de kandırırsın.
– Saçmalama ya,buraya oyun oynamak için mi geldin sen?
– Bilmem belki… Yapabileceğini söylemiyor muydun? Yap işte kandır beni.
– Peki madem gaz vermeye çalışıyorsun yapacağım.
– Bekliyorum.
– Önce bazı şeyleri anlamam gerekiyor. Mesela bana neden bu gazı veriyorsun? Seni yani kendimi kandırmakla elime ne geçecek?
– Bazı şeyleri anlayacaksın,kandırabiliteni ölçeceksin hatta.
– Peki neye göre belirleyeceğiz sonucu. Sen inansan veya anlasan bile aksini yapabilirsin. Sana nasıl güvenebilirim?
– Yapma tanrı aşkına;ben,senim. Bunu anlamak senin için zor olmaz.
– Neden zor olmasın ki? Kendimi kandırmayı becerirsem kendimi çözmek gayet zor olacaktır.
– Fark etmez yapamazsın nasıl olsa. Bunu dert etme.
– Yaptım bile.
– Nasıl yani? Ne yaptın.
– Kendimi kandıracağımı söyledim ve sende bir saattir bunu bekliyorsun. Böyle bir şey için gerçekten uğraşacağımı düşünmedin umarım. Kaybettin. Şimdi git artık,daha duşa gireceğim.
– Kelime oyunu yapma,söylediğin tamamen saçma.
– Saçma yada değil,gerçek bu. Kaybettin.
– Ne zaman büyüyeceksin sen ya?
– Geçtiğimiz senelerden birinde büyüyeceğim.
– Kendini kandırdığını sanıp bununla gurur duyuyorsun.
– Kızma bu kadar,bugüne kadar çok kişinin başına geldi.
– Bir gün bu yüzden çok pişman olacaksın.
– Yeter artık ama. Beni yargılama hakkını verdiğimi hatırlamıyorum sana. Düşlüğünü bil ve git artık işlerim var.

Kapının ziliyle düş gitti ve ben tüm düşkünlüğümle kalakaldım. Yakında delirecektim ve bu beni hiç rahatsız etmiyordu. İnsan düşünde bile özgür olamıyordu. Saçmalıkları düşleyebildiğim ölçüde özgür olduğumu düşünürdüm hep. Özgürlük isteyebilmek için herhangi bir ideolojiye ihtiyacım yoktu. Özgürlük çocukluğun tadını çıkartmaktı benim için. Çocuk olmak hiçbir ideolojiye sığmayacak kadar harika bir kavramdı. Çocuk kalabilmek yalnızca vücuttaki seratonin miktarıyla ilgili değildi. Yaşı,geçirilen yıllara bağlamak hangi kompleksli çocuğun fikriydi acaba? Kavramlara bağlı yaşıyorduk ve hayatımızı belirli bir alanda gereğinden fazla düşünüp kafayı sıyıran adamlar belirliyordu. Bildiğimiz tüm kavramlara yeni yönler vermeye korkuyorduk çocukken. Çünkü tüm bildiklerimiz sözlük anlamlarıyla sınırlıydı. Bilmemek korkular yaratıyordu çünkü,çünkü tüm bileyazdıklarımız günün birinde herhangi bir zaman pıhtısında karşımıza çıkıyordu,o ana dek öğrendiğimizin ötesinde. Bodrum’da veya deniz seviyesine yakın herhangi bir yerde,betonarme veya kerpiç bir damda sırt üstü yatıp yıldızları izlemeyi özgürlük sanan insanlar vardı hayatta. Belkide tüm özgürlük beklentili eylemler onlara yönelik olmalıydı. Küçülebildiği ölçüde insandı homosapiens ve çocuk olabilmek en düşkün düştü.

Yağmur yağıyordu İstanbul’a,olabilecek en yazımsanacak türden. Şehir yazım dünyasına akıyordu iyiden iyiye ve kim bilir kaç sözcük istemedikleri sözcükle davul eşliğinde gerdek sıkıntısındaydı? İsmine inat kahverengi bakışlarla oturma odasında gereksiz efsane tasviriydi Deniz. Çamlıca’da aile çay bahçesinde aile olmanın ilk aşaması bölümünde İstanbul’un en yakıştığı fonla gördüm Deniz’i ve onun tüm kavramlara inat kahverengiliğini. O günden sonra taktım yüreğime Deniz lakabını. Zor olan yüzme bilmemekten ziyade,bildiğimi sanıp açılmaktı. Kendimi bildim bileli unutmaya çalışırdım “bilmek” kavramını. Ne kadar başarılıydım yada başarı ne kadar hükümrandı bilinmez;ancak bilmediğim tek şey her şeydi onunla ilgili. Zor ve ürkütücü oluyordu bir çocuğu sevmek. Tek bakışlı ve inadım dedik biriydi Deniz. Düşüm,yeterince düşüşümde haklı olabilir miydi acaba?

– Selam aşkım. Kusura bakma geciktim. Nedim’den kurtulamadım bir türlü.
– Şu Nedim’den ne zaman kurtulacağız tamamen?
– Bilmiyorum bu aralar açamıyorum boşanma konusunu.
– Neden?
– Annesi yeni öldü adamın,boşanma meselesi üstüne binerse iyice çöker adam.
– İyide sana ne bundan. Ayrıca ne annesine nede boşanmaya üzüleceğini sanmıyorum.
– Yapma Ulaş. Oda insan,tüm yaptıkları bir yana kaybettiği annesi. Ayrıca boşanma manevi anlamda olmasa bile maddi anlamda çökertecek onu.
– Ya sen niye evlendin bu adamla?
– Bilmem,hatırlamıyorum ki. Okuldayken bir delilik anıma geldi işte.
– İşte senin gibiler yüzünden nefret ediyorum evlilikten. Aslında tam olarak bu yüzden değil ama en azından nefret ettiğimi söylemem için bahane.
– Ya hep merak ettiğim bir şey var. Sen benden ne bekliyorsun?
– Bilmem,hiç düşünmedim. Sanırım hiç düşünmeden yaşamayı bekliyorum.
– Kaçamak cevap veriyorsun.
– Aslında hayır. Senden bir şey beklemiyorum. Zaten bir şey bekleyerek bir ilişkiye başlayamam. Eğer kendimi bir şeye şartlarsam ve olmazsa o zaman yıkıntının altından kalkamam.
– Çok ütopik geliyor bana ama yinede böyle düşünüyor olmam hoşuma gidiyor.
– Ütopik mi? Sen ne bekliyorsun benden o zaman?
– Huzurlu ve düzenli bir yaşam bekliyorum aslında. Bu tutkumun devamını bekliyorum yada ne bileyim ilişkimde heyecan istiyorum.

Aslında sadece doğru dürüst becerilmek istiyordu. Yirmi üç yaşın verdiği normaliteyle bunu anlayamıyor ve haliyle dile getiremiyordu. Aslında umduğunu bulamayacak ve kısa bir süre sonra benden nefret edecekti. Libidosu yüksek bir adam değildim ve şimdiye kadar birlikte olduğum tüm kızlardan bu yüzden ayrıldım. Hatay’da fotoğraf çekmeyi,yatakta olmaya tercih edebilirdim ama kimseyi geri çevirdiğimi hatırlamıyorum. Biriyle yatakta olmayı en çok istediğim zamanlar,başka birini aldattığım zamanlardı. Aldatmak hayatımın en eğlenceli kavramıydı ve zeytinyağlı pırasaya mayonez dökerek yemek en büyük zevkimdi. İnsanlığın en temel özelliğiydi tabu oluşturmak. Berlin duvarının yıkılışı insanların hayatında hala önemli bir yere sahipti. Başka bir deyişle insanın en çok keyif aldığı şey kendi ürettiklerini yıkmaktı. Sosyoloji bilinenin aksine psikolojinin uzantısı değil birebir yansımasıydı. Amerikan askerlerinin Saddam heykelini devirmesi,zengin manken Eda’nın,fakir kat görevlisi İbrahim’i tahrik edip ardından tecavüzle suçlamasından daha dürüstçe değildi. Kadın ve erkek dünya üzerinde anlaşabilmek için sözcüklere ihtiyaç duymayan bir ikiliydi. Seks evrenseldi ve tamamen içgüdüseldi. İşte bu yüzden,yani zaten kendiliğinden olacak bir hadise yüzünden kendi zevklerimden vazgeçemezdim.

– Umarım aradıklarını sağlayabilirim. Aynı şeyleri beklemiyoruz,bu sanırım iyi. Çünkü aynı şeyleri bekleseydik birbirimizi doyuramazdık.
– Nasıl yani?
– Bilmem,insan kendinde olan bir şeyi beklemez gibi geliyor bana. Yada saçmalıyorum.
– Sanırım saçmalıyorsun,neyse ya bırakalım bunları. Bugün ne yapmak istiyormuş benim aşkım?
– Bilmem,mutlu olmak istiyorum sanırım.
– Mutlu değil misin yani?
– Bilmem,belki mutluyumdur ama bunu düşünmek istemiyorum eğer mutluysam bile bunu devam ettirmek istiyorum.
– Her şeye bilmem diyorsun ve her şeyi bildiğini iddia ediyorsun. Ayrıca birlikte olabildiğimiz için mutlu olman gerekiyordu.
– Öncelikle hiçbir şey iddia etmiyorum. Bildiğim şeyler hakkında konuşup bilmediklerimde sadece sessiz kalıyorum. Ayrıca mutlu olma konusunda gereklilik kipinin neden olduğunu da anlayabilmiş değilim.
– Çünkü birlikteyiz ve bu kolay oluşabilen bir şey değil. Nedim’den kurtulmak düşündüğün kadar kolay değil.
– Neden kolay değil ki? Nedim çalışıyoruz diyerek sekreterini getirip sen içerideyken bir güzel becermiyor mu?
– Becerdiğini nereden biliyorsun? Öyle bir risk alacağını sanmam.
– Adrenalin bağımlılığı yüzünden extreme sporlar türedi,haberin yok galiba.
– Ya,sen mutlu olmak istemiyor muydun? Bu tartışmayı neden uzatıyoruz anlamadım.
– Belki böyle mutlu oluyorum.
– Bence kelime oyunları seni mutlu ediyor ve tüm tartışmaları bu yüzden uzatıyorsun.
– Herkesin ağzına bir kelime oyunu lafı takılmış gidiyor. Neyin nesidir bu ya? Ben hariç herkes biliyor galiba bunun anlamını.
– Yapma Ulaş,ne beni nede çevrendeki insanları çocuk yerine koyma.
– Keşke çocuk olsaydınız.
– Anlaşıldı,ters tarafından kalktın yine.
– Ters taraf neresi ki?
– Sol.
– İlginçmiş,yataktan kalkmanın bir ideolojisi olduğunu bilmiyordum. Ayrıca seçme hakkım yok yataktan kalkarken. Yatağım duvara dayalı biliyorsun. İstesem de sağdan kalkamam.
– İşte bu yüzden böylesin belkide.
– Nasılmışım batıl hanım?
– Aksi,hiçbir şeyden zevk almayan,ne istediğini bile bilmeyen.
– Vay be. Sadece sağ taraftan kalkmayla bunları düzeltirim yani filozoflar nasıl fark etmemiş bunu bugüne kadar?
– Dalga geçme,ben sadece düşündüklerimi söylüyorum.
– Nasıl yani? Sen bunları gerçekten düşünüyor musun şimdi? Neyse tamam uzatmayalım yoksa boku çıkacak bu muhabbetin.
– Sen uzatıyorsun.
– Aferin bana. Tamam yeter ya.

Yitildiğimi hissediyordum,tüm bıkkınlıklarıma esinti. Şehirde hafif sarhoş insanlar vardı ve daha kahvaltı etmemişlerdi. Sahilde kayaların üstünde denize düşmemeye çalışan sevgililer vardı. Bense düştüğüm denizde,yerçekimine meydan okuyabilmek istiyordum. Kendimi yenilemeye ihtiyacım vardı ve dünyada buna ihtiyacı olan tek kişi değildim. Yaşadıklarımdan ders çıkarmaya çalışmamıştım hiç. Sadece yaşadıklarımı tamamen kavramaya uğraşırdım. Göremediğim detaylar yaşatıyordu beni hala ve ben ısrarla görmek istemiyordum baktığım yerlerde. Eş zamanlı saldırılar düzenliyordum kendime ve Deniz tüm kahverengiliğiyle başkumandanıydı içimdeki Kocatepe’nin.
Ahşap saplantılarla dolu,aşı boyanmaktan erimiş evler düşlüyordum ve yalnızca yaşamayı istiyordum yüzme öğrenmeden. Yirmi sekiz yaşındaydım,evli bir sevgili ve babamdan kalan iki evin kirasıyla yaşamaya çalışıyordum. Çalışmak tamamen mecaziydi benim için çünkü dünya üzerindeki hiçbir devlet,avareliği meslek olarak kabul etmiyordu. Gözle görülenin ötesinde yalnız hissediyordum ve “yalnızca” konuşmayı öğrenmek zorundaydım. En sevdiğim şeylerin ne olduğunu bilmiyordum ve istemiyordum bilmeyi,diğerlerine önyargılı davranmayı.
O kadar özlemiştim ki bir grup arkadaşın önünde onlara çaktırmadan sevişmeyi… Zamanında yapamadığım yaş gerekliliklerimi özlüyordum. Belkide yaşlanmamayı özlüyordum veya sadece erken orta yaş kriziydi tüm düşkünlüğüm. Yazmak yada başkası tarafından yazımsanmak istiyordum. Tüm kifayetsizliklerimi kafiyelere dönüştürüp,bir orta okul çocuğunun herhangi bir defterinin arka sayfa kalabalığı olmak istiyordum. İyilik meleklerini benim gibi insanlar üretiyordu,bense hayatımın en ıslak kadınının karşısında ikinci sınıf düşünceler pişiriyordum cehennem sıcağı bir fırında. Kendime yetecek kadar başarılı değildim ve benim yerimde olmak isteyen insanlar tanıyordum. İnsanların farklı oluşunun tek nedeni sosyal veya ekonomik nedenler olabilir miydi? Yoksa sadece yanılsamamıydı düş kırıklıklarımız?

Yalnız kalmaya ihtiyacım vardı. Olabilecek en kalabalık topluluğun ortasında yalnız kalmalıydım. Hayatımın 4/3’ü sularla kaplıydı ve ben yüzme bilmiyordum. Hayatımın yegane kara parçası kendimdim.
– Deniz!…
– Efendim aşkım.
– N’olur yanlış anlama ama bugün yalnız kalmaya ihtiyacım var sanırım. Seninle ilgili değil,kendimle ilgili aşmam gereken sorunlar var.
– Aşkım neyin var bugün senin? Anlatmak ister misin?
– Elbette anlatmak isterim ama anlatabilmek için öncelikle kafamdaki dağınıklığı toparlamam gerekiyor. O yüzden biraz yalnız kalmalıyım.
– Benim yüzümden değil mi? Nedim’le konuşmadım diye bozuldun değil mi?
– Ya hemen tahminler yürütmeye başlama n’olur. Seninle ilgili değil kafamdakiler. Tamamen bana dair şeyler.
– Tamam bebeğim. Birazdan çıkarım.
– Ya kusura bakma n’olur. Buna fazlasıyla ihtiyacım var.
– Tamam hayatım anlıyorum.
– Sen ne yapacaksın?
– Didem’in yanına gider otururum. İyi olursan ararsın yada gelirsin.
– Tamam,Sağol anlayışın için.
– Biraz daha dayan Ulaş,bu sıkıntıların hepsi bitecek. Nedim’le boşandığım anda maddi veya manevi her anlamda rahatlayacağız.
– Peki Nedim’den ayrıldıktan sonra ben daha iyi,olumlu,başarılı bir adam olabilecek miyim?
– Hımm… Sanırım sorunu anlamaya başlıyorum.
– Hiçbir şeyi anladığını sanma Deniz. Bu cümlelerden,sorunun onda birini anlaman mümkün değil. Bu olay bittiğinde dışarıdan bakıldığında bir jigolodan daha farklı görünmeyeceğim. Belki maddi anlamda rahatlayacağız ama bu fikri kafalarından çıkarmaları için insanlara kaç para verebiliriz ki?
– Saçmalıyorsun ve kırıcı oluyorsun.
– Evet… Belki saçmalık tüm bunlar ama olmayacağını garanti edebilir misin?
– Gideriz buradan ya. Bu kadar stres yapmanın ne alemi var. Bizi buraya bağlayan hiçbir şey yok. Elimizi kolumuzu sallaya sallaya gideriz,başka bir şehirde yepyeni bir hayat kurarız kendimize. Sadece sen ve ben,düşünsene.
– Sorunda bu zaten,sen ve ben hep olacak. Herkesten kaçabiliriz,evet. Peki kendimizden…
– İyide kendimizden kaçmak için bir neden yok ki. Biz yanlış bir şey yapmıyoruz.
– Konu yanlış taraflara yöneliyor Deniz. İşte bu yüzden şimdi konuşmak istemiyorum. Kafamdaki hiçbir şey derli toplu değil,bu yüzden konu dağılıyor. O yüzden biraz yalnız kalmalıyım. N’olur anla beni.
– Tamam hayatım,sakin ol. Gidiyorum ben,daha sonra ararım ben seni.

Sahte olan Deniz değildi aslında. Sahte olan hayatımdaki kara parçasının şekliydi. Çocukken kaşifleri aptal sanırdım. Bilinmeyeni kurcalamak sorun yaratırdı ve her şeyin asıl yıpratıcı kısmı detaylarıydı. Zamanın birinde bir yazarın aklına gelen “kendini keşfetmek” kavramı insanlığın en yaralayıcı olabilecek merakıydı. Deniz benden uzak bir yerleşim yerine yola koyulmuştu ve ben en sonunda kendimle kalakalmıştım. Tüm geçmişim,keşfedilmesi gereken binlerce yerim ve tüm düşkünlüğümle.
Kendimi omzuna ceketini atıp hayata ara veren iş adamları gibi hissediyordum. Omzuma atacak bir ceketim veya çarptığımda duyulacak bir kapım yoktu. O yüzden sessiz sedasız çıktım,evden sahile inen kısa ama bunaltıcı caddeye. Caddenin sonundaki büfeden sigara alarak parka girdim ve İstanbul’a balkon bir bank bulup oturdum. Denizi olmayan bir şehirde yaşamayı düşünemiyordum bile. Dümdüz bir mantıkla bakıldığında birkaç yüz ton su ve tuzdan oluşan bir karışım,nasıl bir sihirle kendimi iyi hissetmemi sağlayabiliyordu? Buda hayatımın cevapsız ve anlamsız sorularından biriydi. Kayalıkların üzerinde elindeki gazete kağıdı sarılı bira şişesiyle sevişen bir adam vardı ve hemen arkasında çocuklar bisiklete biniyordu ve birkaç metre ileride sevgilisinin elini tutarak yürüyen bir genç diğer eliyle burnunu karıştırıyordu ve yaşıyordu tüm ve’ler birbirlerinden habersizce. Dil uzmanları bir cümlenin içinde birden çok “ve” kullanımının anlatım bozukluğu yaratacağını düşünüyordu,oysa her şey birbirine bağımlıydı ve onlara en uygun bağlaçtı “ve”. Biraz sonra pişmanlıkları gözlerinden akan bir kadın geldi bankıma. Baktıklarını görmeye çalışırcasına şaşkındı gözleri. Yegane özelliği gülümsemekti belkide ve göstermeye uğraşmıyordu bunu. Yalnızca yaşıyordu gülümsemeyi doya doya. Ne kadar sonrasıydı bilinmez,kafasını çevirip baktı bana görmek istercesine. Görülmemişliğin en doygun anıydı ve olası bir devrime hazırlıklı değildim. Saçlarının görülmesini sağlayan rüzgarı bir kenara iterek yaklaştım yanına. Sıcaktı teni sanki ve buram buram yalnızlık kokuyordu. İstediklerimi yapmaya kalksam kusardı İstanbul. Masmavi boyanmıştı deniz ve dalgalıydı dudaklarımın süt annesi. Yaklaştıkça yayılıyordu sessizliği ve yaklaştıkça dahada yakındı aldatmak. Aldatılmaksa daha geçmişe yönelikti. Gördüğüm en kalabalık yalnızlıktı aramızdaki mesafe ve ben yalnızca buna dayanarak haykırmak istedim tüm maviliğimle.

– Ne güzel gülümsemeni güneşe oturtman. Parkın çimleri yeni hasretlere gark yerli yetersiz kıskançlıkla izliyorlar bizi. Farkında olmanın ne demek olduğunu hatırlıyor musun?
– Hatırlamak istediklerini mi hatırlatmaya uğraşıyorsun bana. Yoksa sadece başını mı döndürdü yalnızlığım.
– Ne kadar yalnız olunabilir ki bu gözlerle? En fazla bir ömür boyu.
– Yeterince ömürledim senin gibilerle. İstediğin sıcaklığımsa al ve git lütfen.
– Neyi,ne kadar alabilirim ki senden? Belki acılarını alıp benimkilere vururum. Ne kadar işini görür bilmem,ama denerim en azından.
– En azını yakalayabilmek ne kadar kolay değil mi? Erkek değil misin işte,komplekslerinizi perçinlersiniz en azıyla.
– Eğer komplekslerimden kurtulabileceksem razıyım kadın olmaya. Bu kadar kolay olmamalı azı benimsemek.
– Sen obsesif falan mısın?
– Ne demek olduğunu bile bilmiyorum. Nasıl olabilirim ki?
– Peki,şöyle sorayım birde. benimle olmayı saplantı haline falan mı getirdin hemen?
– Bilmem,belki öyledir ama ne önemi var ki bunun. Sen yüzüne vuran güneşin oraya ne kadar yakıştığının farkında mısın?
– Önemsiz olan benim kadın,seninde erkek olman aslında. Erkek olsaydım burada bunları söyler miydin?
– Erkek olsaydın kadın olurdum muhtemelen. Hem neden bu ayrımcılık her cümlende? İki türünde libidosu yeterince yüksek değil mi nasıl olsa?
– Senden kurtulmanın tek yolu sevişmek sanırım. Peki,tamam. Evin bu yakınlarda mı,yoksa bir otele gidip fahişe muamelesi mi görmem gerek?
– Asıl sevişirsen kurtulamazsın benden. Bir daha isterim. Biz erkekler bir kereyle yetinmeyiz asla. Birini bulduğumuzda tüm fantezilerimizi deneriz onda.
– Sen erkek olduğundan emin misin?
– Bilmem. Türk Dil Kurumuna fazla güvenmiyorum. Karıştırmış olabilirler.
– Bak,deniz suyuna hüzün mayalamaya geldim buraya. Çok kalmayacağım sarkıntılık alanın dahilinde merak etme. Bir arkadaşa ağlayıp çıkacağım hatta. Şimdi beni biraz yalnızlığıma terk et ne olur.
– Tamam işte,bunu öneriyorum aslında sana. Yalnız kalmak istiyorum seninle. Salya sümük ağlayıp ıslatmanı istiyorum omzumu.
– Olmaz,olamaz yada olmamalı aslında. Bağımlılık yapar bu bende. Sonra seni ağlamak için başka bir omuz bulmam gerekir.
– Önceden ayarlarız onu,merak etme. Sadece iğrençleşmeyi deneyelim seninle. Ne bileyim işte,insanların posta kutularına kusalım yada ağız yoluyla antibiyotik olalım birbirimize.
– Bak,unutmak istediğim senden daha iyi değildi. Sen daha zor olursun benim için. Acı çekmenin özgürlük sanıldığı bir edebiyatta sargı bezi olmaya çalışma bana.
– O zaman şimdiden başla beni unutmaya. Gel yanıma sarıl yeniden,ne çok özledim seni ben. Daha fazla iğrençleştirme beni.

– Gülümsediğini görmek,iğrençlik oranımla eşdeğer ise Atilla Taş dinlemeye razı olabilirim.
– Tamam,işi şantaja dökme. Sevişelim o halde en saçmalıklarda. Sevişirken kafiyeden nefret ederim yalnız,haberin olsun.
– Tamam,bende Esin-Engin çiftini istemem aramızda. Ayrıca daha ne kadar saçmalanabilir ki aşk adına?
– Bilmem,sen başlattın. Ben sadece uyum sağlıyorum.
– Ne güzel. Uyum kelimesinin bu kadar uyduğu bir cümlede duruvermen. Delirmek istiyorum seninle,hemen ve burada.
– Olmaz. Daha dün gece bir kutu Zanax aldım. İstesem de deliremem.
– Hay Allah. Neyse artık başka sefere.
– Peki,her şey iyi güzel de. Neden aldatıyorsun?
– Kimi?
– Beni ve onu.
– Bilmem. İçimden geliyor aslında. Korkularımdan korkuyorum sanırım. En azından böyle mutlu oluyorum.
– Yine mi en azı? Siz erkekler hiç değişmez misiniz ya?
– Şu kayalıklarda çiftleşme eğilimi gösteren kız ve erkeği görüyor musun?
– Evet. Kız gayet masumane,ne demekse,adamı kırmadan memnun etmeye çalışıyor. Adamda ne yapsam ek gelir mantığı her şeyi zorluyor. Bunu görmek çok zor olmasa gerek.
– İşte ben görmüyorum. Ben,aldığı saçma sapan bilgiler ve dogmatik nedenselliklerle adamın tüm keyfini kaçıran bir kız ve en azından libidosunu bastırmaya çalışan bir adam görüyorum. Hatta muhtemelen adam şu an öylesine sıkılgan ki kız daha fazla istekli sevişmeye. İşte hayatta bu kız gibi bir şey. Ne kadar fazlasını istesen,ki bu insanın doğasında var,o kadar naz yapar hayat.
– İnsanın doğası mı?… Dünya her geçen gün çürürken insan doğasını kim koruyor ya? Greenpeace mi?
– Bilmem. Aslında dogmatizm koruyor sanırım. Kısacası biz erkekler buyuz işte.
– Sen şimdi bir şey anlattın sanırım. Kusura bakma ama anlamamış olmalıyım.
– Boşver ya,sanırım bende anlamadım. Bir şey anlatamayacak kadar suçluyum belkide.
– Çok güzel… Hüznüm dökmeye geldim atık su arıtma tesisine,yıpranmış bir ilişkinin suç unsuru olarak ayrılacağım.
– Suç mu? Daha bir şey yapmadık ki.
– Yapmadık mı? Üç kez doruğa ulaştık,hatta seksi hayran bıraktık birbirimize. Sence bu suç değil mi?
– Ne saçmalıyorsun sen ya?
– Anlamamaya çalışıyorsun sadece. Ben gittikten sonra ne yapacaksın peki? Kendini önemli biri sanmadan yaşayamıyorsun,başkalarına büyüyebilmek için varsın. Tek tirajın çevrendekiler,onların seni sevmeleri,ilgilenmeleri için öğreniyorsun. Kendini sevmeye çalışmıyorsun bile.
– Pardon ya bir dakika. Sen neden gidiyorsun,nereye gidiyorsun. Ayrıca beni eleştirebilecek bilgiye nereden ulaştığını sanıyorsun?
– Senden,her şeyi açıkça yapıyorsun. Tüm tanıdıkların bunun farkında ama sen hala herkesi kandırabildiğini sanıyorsun. Çevrendeki herkes seni hak ettiğinden daha fazla seviyor ama sen onların sana oyun oynadığını kurguluyorsun. Tanrı aşkına,hayatta becerebildiğin ne var ki senden bir çıkarları olsun.
– Bir dakika ya,sen fazla oluyorsun ama ne cüretle bilip bilmeden hayatım hakkında yorum yapıyorsun? Hem sen nereden bileceksin ki bunları. Bu oyundan sıkıldım artık. Karşıma çıkan herkes beni benden iyi tanıyor. Sabah düşüm,şimdi sen,ne bu ya?
– Bunu en iyi sen biliyorsun Ulaş. Bunların hepsi senin.
– Ulaş mı? Adımı nereden biliyorsun? Söylediğimi hatırlamıyorum.
– Farkında değilsin değil mi? Düştün Ulaş,yerlerde sürünüyorsun. Artık anla bazı şeyleri.
– Düş mü? Yine mi,sende mi? Yeter ya,bırakın artık düşkünlüğümü. Rahat bırakın beni,Deniz’i aramalıyım. Uzak durun benden artık ya.
– Deniz mi? Sen çoktan boğuldun Ulaş. Deniz,Nedim’le denizaşırı bir ülkede balayında ve şu anda deliler gibi sevişiyor. Bunu anla artık. O arayacağın Deniz senin masmavi düşlemelerinden başkası değil.
– Hayır!… Yalan söylüyorsun,eğer öyleyse bile bunu neden sen söylüyorsun. Hayatımdaki herkes bir hayal ürünü ise neden en acımasızı sensin? Uzak dur benden ve tüm hayatımdan.
– Uzaklaşmamı istiyorsan giderim ve bir daha gelmem. Fakat bana ihtiyacın olmasaydı burada olmazdım. Ben senim Ulaş. Benimle yaşamayı öğrenmen gerekiyor. Ayrıca bağırma bana,ben yokum ve sen boşluğa bağıran biri kadar komik görünüyorsun.
– Çünkü sen boşluğa bağırdığımı söylüyorsun.
– Şu yaşlı kadını görüyor musun? Sence neden çocuklarını uzaklaştırıyor? Burada iki kişi olsaydık kaçar mıydı sence?
– Ya yeter ya anladım tamam. Düşümsün eyvallah ama sende düşlüğünü bil. Rahat bırak beni biraz,senden kurtulmanın bir yolu yok mu ya?
– Var,hemde çok kolay bir yolu var. Şu koca denizi görüyor musun? Oraya atla ve ölene kadar nefesini tutmaya çalış. Yada suya girer girmez ağzını aç ve nefes almaya başla bu daha çabuk olur.
– Yani tek kurtuluşum bu mu?
– Evet,bu senin tek kurtuluşun. Emin ol her şey daha güzel olacak. Hiç acı çekmeyeceksin. Her şey çabuk ve kolay olacak. Güvenebileceğin tek kişi benim ve bu güveni hak ediyorum Ulaş. Her şeyden kurtulabilirsin,bana güven. Yapabileceğin hiçbir şey yok,anla artık bunu.
– Peki ya Deniz? Onun bana ihtiyacı olabilir.
– Arkana bak Ulaş. Deniz seni boğmak için orada bekliyor. Seni yanında hatta içinde istiyor.
– Hayır… O gerçek değil. O sadece birkaç yüz ton sudan ibaret. Benim Deniz’im nerede?
– Gerçek Deniz şu an Bali kıyılarında bir bungalovda yayıncın Nedim’in boşalmasını bekliyor. Tüm gücüyle uğraşıyor ve senden öğrendiği her şeyi onu tatmin etmek için kullanıyor. Çünkü Nedim’in ona alacağı arabanın beygir gücü tamamen bu performansa bağlı.
– Yeter!… Sus artık,ne istiyorsun benden? Neden söylüyorsun bunları bana? Lanet olsun ya,ne yapmam gerekiyor söyle.
– Sakin ol Ulaş,şimdilik sadece sakin ol ve bana güven. Her şey düzelecek,çok kolay olacak. Sana ölümsüzlük vaad ediyorum. Bende bir zamanlar insandım ve kimbilir nerede gördün de çağırdın beni düşüne. Böylesi çok daha iyi,bak gerçek sevgilin hala arkanda seni bekliyor. Gerçek Deniz ve maviliğinin tek yakıştığı yer arkanda seni bekliyor.
– Yeter ya sus. Tamam,geliyorum.

Koşmaya başladım gerçekliğime,sana koşmaya başladım. Kimbilir nerede gördün de kazıdın beni yüreğinin hinliklerine. Şimdi nerede mavi görsen aklına geliyorum. Sense sadece nefesimi aldığını sanıyorsun benden. Oysa tüm pişmanlıklarının içyüzüyüm ben. İstediğin kadar kaçır gözlerini. Ben senin düşünüm. Nereye bakarsan orada olurum,benim işim bu. Gitmemi istersen giderim,ama eğer gerçekten gitmemi isteseydin zaten burada olmazdım. Bana güvenmelisin,her şey çok daha güzel olacak. Senin benden başka düşün yok ve ben yeterince ve hatta fazlasıyla senden ibaretim…

Maviliğim” üzerine 2 yorumlar

  1. okudum ve denize doğru koşuyorum….
    (süper bir yazı..)

  2. sen bu yazıyı okuduysan ben de harunla büyük limandayım…

Yorumlar Kapalıdır.