Tentürdiyot acısı

Ne de güzeldir çocukluk günleri, dertsiz tasasız, ekmek elden, su gölden, dayak anneden.. Tek derdin dizin kanayınca üstüne sürülen tentürdiyotun acısı ya da bisikletle biraz ilerilere kaçınca eve dönüşte anneden yiyeceğini düşündüğün dayaktır. Onun dışında oyuncakların halı üzerinde sürülmesi, televizyonun henüz yaygınlaşmamasından dolayı akrabalara yapılan ziyaretlerdir akşamlarını dolduran.

Her Pazar ailecek aynı koya gidip bütün gün denize girip mangalda pişen etleri yemenin dayanılmaz hazzını ilerde alacağın en yüksek maaşın bile veremeyecek olması o kadar ilginçtir ki aslında. Bir o kadar da acı. Eskiden çocuktuk ve hayatta kalma derdimiz yoktu. Herşey eğlenceydi bize gore, herşeyi yeniden görüyorduk, herşeyin tadına varıyorduk.. Bu tatların arasında saklanmış haysiyetsiz gerçekleri göremiyorduk. Pazar sabahları ailecek yapacak olduğumuz kahvaltı için bababımızı yatağına girerek uyandırıyor ya da kağıtlarla fal bakarken onun oyununu bozarak çocukça eğlenceler yaşıyorduk.

Ya da abimizle, kardeşimizle evde top oynadıktan sonra her şut çekişimizde avizeden düşen kristalize taşları yatağımızın kenarına biriktirmenin gizli mahcubiyetini yaiıyorduk. İlkokuldaki Hayat Bilgisi dersinin sonsuza dek öğreneceğimiz tek ders olmasını istiyorduk çünkü keşke Hayat kitapta okunulup öğrenilecek kadar basit olsa diyoruz sürekli içimizden.

Sonra bunların üstünden yıllar geçiyor, Lise bitiyor, üniversitede rahatlayacağım diyerek kendini avutuyorsun. Bir de bakmışsın üniversite de bitmek üzere ve seni hayatın ‘ta’ kendisinden ayıran tek şey 5 ay 5 gün sürecek olan vatan borcu. Ama isyanın var, ben henüz kendimi hazırlamamıştım diye. Hayat hiç ummadığın anda hiç ummadığın yerde işte böyle kapına dayanır.

Çocukluk günlerinin değerini bilemediysen yapacağımız bir şey yok artık, son kullanma tarihi geçti ve atmak zorundayız.