20 gün, 9 ülke, 27 otostop, 6000 km (vol.1)

Efendim yazmadan, paylaşmadan, aktarmadan geçirilen hayatta birşeylerin eksik kalacağının bilinciyle, uzun süredir hayalini kurup Ağustos ayında gerçekleştirme imkanını yakaladığımız bu hikayeyi Fasulyeden ailesiyle paylaşmak isterim.

Son 2 senedir kendimizi kaptırıp nerdeyse başka hiçbir şeyden zevk alamadığımız elektronik müziğin sonsuz dünyası sayesinde tanıştık Psychedelic Festivallerle. 60’ların hippi gençliğinin bir araya gelip özgürlüğün ve müziğin keyfini sürdüğü, renkli ve kopuk kıyafetlerle çılgınca dans ettiği festivallerin günümüz versiyonu diyebiliriz özetle. Biz de tatmalıydık bu havayı, ülkemizde heryerde karşımıza çıkıp yaşama keyfimizi azaltan tüm sosyal, ekonomik ve çarpık baskılardan kopup kendimizi müziğin kollarına bırakarak özgürlüğe kanat açmak istiyorduk. Geçen sene bu zamanlar koyduk kafaya; müzik listemizin çoğunu oluşturan grupların yer alacağı OZORA’ya, festivale gidecektik Macaristan’a… Bir de Ozora’da bu festival her sene artık gelenekselleşse de bundan tam 10 sene önce ünlü güneş tutulması festivali Soulclipse’in burada yapılmasından mütevellit 2009’un daha bir coşkulu olacak gibi görünmesi bizi daha da heyacanlandırmıştı.

Neyse efendim gitmeye son 2 ay kalana kadar hala hayalden öte değildi her şey. Sonra orda burda çalışıp festival için para biriktirmeler, pasaport-vize işlemleri derken paldır küldür geldik Ağustos ayına. Bütçemiz öyle sınırlıydı ki geçiyorum uçakla gitmeyi interrail bileti alacak kadar dahi paramız olmadığından otostopla gitmeye ve olabildiğince kalacak yere para vermemeye karar verdik. Son zamanlarda Couchsurfing sayesinde tanıştığımız Avrupalı gençlerin otostopla dünyayı dolaşıyor olması cesaret verse de ülkemizde İstanbul’dan Ayvalık-Cunda’ya uzanan keyfi otostop tecrübesinden öte pek bi tecrübemiz yoktu açıkcası. Bu planı paylaştığımız, başta ailemiz olmak üzere hemen herkesin “şurda dikkat edin adam öldürüyorlarmış, burda böyle tecavüz olmuş, oralarda paranızı gasp ederler” türü korku ve endişe dolu sözlerini pek dikkate almadık. Kafaya koymuştuk ve artık hayatı sanal korkularla ertelemektense bizzat kendimiz tecrübe ederek yaşamak istiyorduk, korkacaksak da biz korkacaktık başkası değil. Olacağı varsa olurdu zaten de en azından yaşayan biz olurduk.

Bu duygu ve düşüncelerle benim yaz okulumun bittiği 7 Ağustos gününün akşamı Bulgaristan-Varna’ya aldık biletimizi. Varan Turizm Ağustosun başında başlamıştı Bulgaristan seferlerine ve bilet oldukça uygundu, 8-10 saatlik yolculuk için 35 TL. Daha seferler yeni başladığından sistem belli ki tam oturmamış. Zaten otobüste biz dahil 8-10 kişi vardı. Bizi otobüse yetiştirmek için firmanın tuttuğu taksinin taksimetresinin otobüsün bilet fiyatı olan 35 TL yazmasıyla “bu adamlar nasıl kar ediyo lan?” diye düşünmeden de edemedik tabi. Otobüs de bildiğimiz Varan otobüsü değil, Bulgaristan’dan anlaştıkları başka bir firma, şoförü muavini hep Bulgar. Yola çıkıp gece yarısı gibi sınır kapısına ulaşmamızla dakka bir gol bir tadında ilk maceramız da bizi bekliyordu tabi. Bizim gibi öğrenci gezginlerden duymuştuk Bulgar kapıdaki görevlilerin ne kadar rüşvet meraklısı olduğunu. Otobüsdeki herkesin pasaportu kontrolden geçti de sadece ikimizi çağırdı görevliler. Biz festivalin olacağı Macaristan’dan almıştık Schengen vizesini ve Avrupa Birliği üyesi olmasına rağmen henüz Schengene dahil olmayan Bulgaristan’dan transit geçecektik. Ama gel gör ki özellikle benim ilk defa yurt dışına çıkmamdan ötürü tertemiz olan pasaportum görevlinin yolunacak kaz seçiminde bana yoğunlaşmasına neden oldu ve “nerden bileyim ben sizin transit geçeceğinizi, burada kalmayacağınızı? Hani nerde uçak-tren rezervasyonunuz?” gibi bir bahaneyle geçmemize izin vermeyeceğini belirtti bu dudağından sigarayı eksik etmeyen klasik iğrençlikte kel-fodul ve şişko memur. Neyse uzatmayalım, yapacak bir şey yoktu ve pasaportun arasına 10’ar euro koyup verince bastı damgayı memur.

Sabahın köründe Varna’ya vardık. Tam bizim Alanya tadında bir tatil şehri. Bulgarlar dışında, başta Almanlar olmak üzere diğer ülkelerden insanların da uğrak yeriymiş. Denize mi girsek yoksa fazla zaman kaybetmeden yola mı koyulsak diye şehirde dolanırken sabahın köründe sokakları temizleyen görevlilerin her yaştan kadınlar olması dikkatimizi çekti Varna’da. Zaten ülkemiz sınırları dışına çıkmamızla kadınların üzerindeki toplumsal baskının ortadan kalkması, sokakların daha renkli ve sıcak olması, kimsenin kimseye yiyecek gibi bakmamasını çok net fark eder olduk. İstanbul’a göre ucuz denebilecek fiyatlarla karnımızı doyurduktan sonra yola koyulduk, ilk amacımız otostop için şehrin dışına ana yola çıkmak. Uzun süre yanlış yöne otostop çektikten sonra bizi gören o bölgedeki bir youth hostel’in servis aracı durdu ve bizi şehrin dışına kadar bıraktı sağolsun.

Daha sonrası için fazla detay hatırlamıyorum ama 4-5 farklı araçla 200 küsür km yol aldığımız hızlı ve kolay bi otostop gününün akşamına Bulgaristan’ın Romanya sınırındaki son şehri olan Ruse’ye attık kendimizi. Ha bu arada bizi alan Bulgar Türkü Roman abiye değinmeden geçmeyeyim, bu kadar içi dışı bir ve tatlı bir insan olduğu için teşekkür ediyorum kendisine. Köyünün yol ayrımında bizi bıraktıktan sonra köyden gelen bangır bangır roman havasından anladık “biz sürekli içer müzik yaparız”la ne kastettiğini : ) Alkolden ötürü erken yaşta sona erse de ortalama üstü bi mutluluk.

Devam edelim Ruse’de bizi bekleyen macerayla. Bulgaristan’la Romanya’yı ayıran Tuna nehrinin üzerinde sınır kapısı ve tek geçiş bu köprü üzerinden. Kime sorduysak köprüyü yürüyerek geçemeyeceğimizi ve otostopun çok tehlikeli olduğunu söyledi, neden diye sorduğumuzda cevap vermeden. Köprüye girişte bizi karşılayan Bulgar Türk’ü görevli de tasdik etti yürüyerek geçemeyeceğimizi ve taksiye binmekten başka çaremizin olmadığını. Zaten hemen orda akbaba gibi bekleyen yine Bulgar Türk’ü taksici pazarlığa başlamıştı bile. 2 km lik köprüyü 30 euroya geçireceğini, başka hiç bi şansımızın olmadığını söyleyip durdu. Bu arada Bulgaristan’dan iyice nefret etmeye başladık. Özellikle de karşılaştığımız Türklerin hemen hepsinin paragöz ve kirli işler peşinde koştuklarını söyleyebilirim. Neyse tabiki bu parayı o taksiciye kaptırma gibi bi niyetimiz olmadığından otostop çekmeye başladık. Epey bir süre kimse almadı ve bu sırada taksicilerin tacizi devam etti. Moralimizin bozulmaya başladığı bir anda günün kahramanı olan Rus kökenli Estonyalı abi yetişti imdadımıza. Taksicilerin üstüne yürüyüp küfür ederek arabaya taş atmasına rağmen bizi arabasına aldı ve köprüden geçirdi kahramanımız.

Tabi bu arada Avrupa Birliği vatandaşlarının kimlik kartlarını göstermeleri yeterli olurken bizim yarım saate yakın sürdü sınırda işlemlerimiz. Bir çok kez yaşadığımız bu durum gerçekten can çok sıkıcı ve aynı arabada sohbet ede ede geldiğin insanlarla sadece dünyanın farklı bi toprağında doğmamızdan ötürü gördüğümüz farklı muamele, sınırlarlara ve ayrımlara olan sitemimizi körükledi. Neyse son derece akıllı mantıklı orta yaş insanı olan abimizle Avrupa Birliği-Türkiye-din-siyaset-ekonomi üzerinde geçen 2 saatlik doyurucu bi sohbet sonucunda hava karardığında ulaştık Bükreş’e. Şehrin soluk ve renksiz gecekondu bölgelerinden merkezine kadar yürüdük, kafamızda en ufak bi plan olmadan. Dinlenme bir şeyler yeme sonrasında gece yarısına doğru hostel aramaya koyulduk -ki gezi boyunca sık sık yaşadığımız mucizevi rastlantılardan bir tanesiyle kendimizi hostele attık. (Hayata bakışımı değiştirip aşık olmamı sağlayan “mucizevi rastlantılar” konusuna ayrıca değineceğim.) Plansız ve anlık hareket etmeyi biraz abartmış olmalıyız ki bırakın hostel rezervasyonunu, şehirde hostel var mı, şehrin neresindeyiz gibi bilgilerden bile bihaberiz. Tabi Türkiye’den çıkmadan hatlarımızı yurt dışı kullanıma açmayı ihmal ettiğimizden cep telefonlarımızı kullanamıyor olmamız da cabası. Hatta ben annemi bir çıkarken bir de 20 gün sonra ülkeye geri girdiğimde arayabildim, biraz endişelendirdik insanları ama fena da olmadı hani dünyayla bağlantımızın kesilmesi.

Neyse başka insanlara hostel sorduğumuz sırada duyup yanımıza gelen bir İngiliz, kendisinin de gezmeyi çok sevip sık sık böyle durumlara düştüğünü bu yüzden bize yardım etmek istediğini söyleyerek 2 sene önce kaldığı hostelin numarasını buldu, telefonuyla hosteli arayıp yer ayırttı ve bize nasıl gideceğimizi tarif ettirdi. Şehrin büyük kısmına yayılmış metro sistemi ve sıcak kanlı yardımsever Romanyalılar sayesinde rahatça bulduk yolumuzu. Hostele gidip diğer gezgin insanlarla dolu ranzalarda daha ilk günden bu kadar macera yaşamanın tatlı yorgunluğuyla uyumak zor olmadı tabi…

20 gün, 9 ülke, 27 otostop, 6000 km, Ozora Festivali, onlarca insan, bir ton da anı..
Devam edecek…

20 gün, 9 ülke, 27 otostop, 6000 km (vol.1)” üzerine 9 yorumlar

  1. Ohoovvv, Ulvi’nin çakma gezi yazılarını seksenbeş kere tokatlar bu… Devamını yazmayanı Ulviler kovalasın 🙂

  2. Bu arada foto yok mu abicim?
    Cumhuriyet Gazetesi gibi olduk renksiz renksiz 🙂

  3. devamı var elbet de insan kıyamıyor yazarken detayları atlamaya, e hepsini yazarsam da vol5 e kadar yolu var, o da zaman ister emek ister 🙂

    foto var da nası ekliyeceğimi bilemedim.
    feysbuk albümü var şöyle, link vereyim arzu eden göz atar yada yazıya ekleyelim?

    public link diyor umarım hakkaten öyledir:

    yazıda geçen kısım albümün 3. resmine kadar ancak.

  4. tamam kendine gittin, tırmandın, daldın,
    fotoları da facebooka koydun, buraya yazılar yazdın, bol alkış, bol popülarite ona da eyvallah, şimdi soruyorum sana babyface seçkin efendi;

    içinde beraber fotolarımızın, onca anılarımızın olduğu diğer albümden ne istedin, senin hayatın ozora bitliler festivalinden mi ibaret oldu şimdi :))
    100bin çemka haketmedin mi?

  5. bende de nedense yorumlarda bi konunun dışına dışına taşma eğilimi var..sınırları sevmiyorum seçkin gibi demekki :p

  6. 🙂 bi kere de sevgini laf vurmadan, çemka yapmadan güzel yollarla göstersen 🙂 ama seni de böyle seviyoruz 🙂
    albüm kaldırmalar hayatın ozoradan ibaret olmasına falan takılmasak, anıları kaldırır mı insan yahu hepsi içimizde merak etme, muck 🙂

  7. meraba sechoe benimde bu yaz için otostop ile avrupa turu fikrim var ve belli başlı konularda sana danışmak istiyorum biliyorum üstünden uzun süre geçmiş bana ulaşıcakmısın onu da bilmyiorum ama şansımı denemek istedim. mail adresim ycel_erbuga@hotmail.com

Yorumlar Kapalıdır.