Skip to content Skip to sidebar Skip to footer

Vali nerede?

"Bu ülkenin en büyük sorunu x'dir" mevzusu her “ne olacak bu memleketin hali” anatemalı sohbete meze yapılır. Hani böyle sohbetin en koyu yerinde, altın vuruş “Eğitim şart abi, hep eğitimsizlikten bunlar” cümlesi ile yapılır ya... Genelde eğitimsizlik çıkar, sıkça yolsuzluk, bazen rüşvet, bazen neşe, bazen keder.. Ben listeye eklenmesi gerekenlerin içinde bürokrasinin de yer alması taraftarıyım. Çok canlar yakmış, nice ödenekler yutmuştur bu canavar. Hatta Çetin Altan’ımsı bir cümle ile devam edelim “Cami kokulu siyaset ile kışla kokulu siyaset arasında sıkışırken, geçtim zanaati, herhangi bir nitelik sahibi olmayan kaç etki sahibi olmadan yetki sahibi olan bürokratı zengin etti bu cumhuriyet?”

Umurlarında bile değilsiniz!

Nasıl bir yazı olacak bu, inanın fikrim yok. Ana fikri de daha ikinci cümleden vereyim; bu ülkede, devletin sana, bana, bize, sokaktaki insana, hiçbir vatandaşına saygısı yok. Gram saygısı yok! Geçiniz bu halkımız için çalışıyoruz teranelerini. Çok sayın, çok kutlu devlet büyüklerimiz hazretlerimizin sikinde bile değiliz. Her fırsatta “biz halkın içinden geldik” makamını çığıran o halk çocukları şimdi oturdukları koltuklarda kıç büyütüp, devletin imkanları ile, cemaatlerin ikramları ile krallar gibi tatil yapıyor Ege ve Akdeniz sahillerinde.

Kameraman Türk polisi

Polis kamerası diye bir hadise var. Tam emin değilim, üzerine uzun uzun düşünmedim ama, sanırım yapılan bir operasyonla ilgili olarak kamuoyunda yanlış bir izlenim oluşursa, misal “polis orantısız güç kullandı” derlerse, Celalettin Cerrah ya da halefinin, selefinin, yedi düvelinin çıkıp “Hayır efendim bakınız görüntüler burada, gayet orantılı, hatta altın oran için müthiş bir özen gösterdik” demesine yarıyor bu kameralar.

1 Mayıs restleşmesi

1 Mayıs 1977 yılında yapılan, yüzbinlerce emekçinin katıldığı Taksim Mitingi'nden bu yana tamı tamına 31 yıl geçti. Katledilen masum insanların daha faiilleri bulunmamışken ülke demokrasisi olarak 31 yıldır bir arpa boyu ilerleyemediğimizi 1 Mayıs 2008'de bir kez daha gördük. Aslında olan bütün olaylar iktidarın demokrasi ve özgürlük anlayışının birebir yansımasıydı. Aylardır demokrasi nidaları ile yeri göğü inleten iktidar partisi bir kez daha bir krizi yönetemeyerek bu krizden de kaos yaratarak ayrıldı. Tam olarak diyebiliriz ki kaos yaratmaları bir sonuç değil, olayın başlangıcı olmuştu. Birkaç gün önce başbakan “ayakların başı yönettiği nerede görülmüş” diyerek fitili ateşlemişti. Bugün Taksim Meydanı tamamen bir abluka altındaydı. Çevreyi çok iyi bildiğim için gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki bugün Taksim'e çıkmanın mümkünatı yoktu. Zaten ilerleyen saatlerde bir gazetecinin söylemi ablukayı özetler nitelikteydi: “Eğer bizans İstanbul'u böyle savunsaydı Osmanlı İstanbul'u kesinlikle fethedemezdi, ayrıca emniyet müdürü Taksim'e girdiği gibi Osmanlı da Viyana'ya gitseydi orayı da fethederdi.

Özü sözü bir olmayanlara tepkimizdir

Sadece yaşayanların, hissedenlerin bildiği bir duygudur taraftarlık duygusu. Taraftarlık dünyanın hiçbir köşesinde, hiçbir stadında takımını yanlız görmek istememe duygusudur. Bir haykırışla, kalabalıklar içinde kaybolsa da bir tezahuratla takımına orada yanlız olmadığını hisettirme güdüsüdür. Hastalıklar, krizler, doğumlar, ölümler, kariyer hesapları bu güdünün önüne geçememiştir bunca zamandır. Taraftar için takımını bir stadda yanlız bırakmak onu öksüz bırakmak gibidir, işlenebilecek en büyük taraftarlık suçudur.

Yeni yazilar neden ayagina gelmesin?