Skip to content Skip to sidebar Skip to footer

Telefon Kulübesi

Telefon kulübesi, Süpermen hikayelerinin en önemli figürlerinden birisidir. Clark Kent, müdahele etmesi gereken bir durum olduğunda, hemen ilk gördüğü telefon kulübesine girer, takım elbisesini çıkarır, altında gizlediği süper kahraman kostümüyle telefon kulübesinin içinden fırlar ve dünyayı kurtarır. Telefon kulübesi, Clark Kent'ten Süpermen'e giden yoldur.  Telefon kulübesi, Clark Kent'in içindeki Süpermen'i ortaya çıkarır.

Pazar garabeti

Şu ana kadar hayatta pek birşeyi başarmış sayılmam, hatta mütemadiyyen elime yüzüme bulaştırmam en bilinen malülümdur. Hayal dediğim şeyler de "yatım olsun, katım olsun, bok gibi param olsun" minvalinden uzakta…

Dünden aklımda kalanlar

Milletin eğlenmeye gittiği bir yerde kendini kahretmek. Ne eğlenebilmek, ne ağlayabilmek. Yüzünde ısrarla o salak maskeyle dolaşmak. Herkese mutlu olduğunu göstermeye çalışmak. Aslında mutlu olamamak. Zaten hiç mutlu olamamak. Hep kendini mutlu sanmak. Kendini mutluyum diyerek kandırmak. Ama kendini kandıramamak. Belki diğer insanları da kandıramamak. Bunun da farkında olamamak

Gitmek zor iş

Siz ne kadar hayatı anlamlandırmaya çalışsanız da dünyanın bir köşesinde anlamsızca şeyler size inat olmaya devam ediyordur. Bazen gerçek; göründüğü gibi olmamakla birlikte, gerçeğin göründüğünden daha gerçek olduğu zamanlar da vardır. Anlamsızdır, saçmadır. Ama bir şeyler oluyordur işte. Ufak bir odada bitti her şey. Belki anlamsızdı. Ya da anlamlıydı da kimse anlamlandıramıyordu. Kim bilir?...

Sadece onu görmeye gidecektim

Sadece O'nu görmeye gidecektim... Neden böyle oldu, bilemiyorum... Sabah evden çıkarken dolabımın arkasına sakladığım ben'lerden birini tercih etmek için araladım ki, bu onların hepsinin birden ortaya çıkmasına sebep oldu. O an afalladım ve bir süre sonra "Ortak Bölenlerin En Büyüğü"nü almaya karar verdim. Hak verirsiniz ki O'nu görmeye gidiyordum. Ama diğer bütün "ben"ler kendilerinin tercih edilmesi gerektiğini düşünerek isyan ettiler. Benim bu "ben"leri durdurabilmem mümkün mü? Kavga gittikçe büyüyordu ve ben bunu sadece -insan olduğum için- seyretmeye karar verdim. Zaten insanoğlu yaratıcılıktan uzak kalıp her şeyi uzaktan seyretmeye bayılır..

100 kelimeyi geçen platonik aşklar

Yağmurlu bir sonbahar akşamında başlamadı bu hikâye. Aslında hava durumunun da bir önemi yoktu. Zaten önemli olan; geçmişin en alakasız havalarında yaşanılanlar değil miydi? O halde nedendir ki benim için bu herhangi zamanın meteorolojik bilgileri? Zaten ne istesem boş, ben gri havayı sevip iktidarımı korumaya çalışsam da hava bütün muhalefetini kullanarak mavi gökyüzüyle otoriteme karşı çıkıyordu. Yüz kelimeyi geçen platonik aşklar için ağlıyordum günün en mantıksız saatlerinde. Hoş, mantık aramam bile mantıksızdı. Elimde olan bütün kelimeleri birleştirip tren yapıyordum ve sonra kaçabileceğim en gri ülkeye kaçıyordum. Sonra düşünüyordum da neden kaçtığımı... Ve nereye kaçtığımı... Zaten ne istesem boş, kaçabileceğim bütün ülkelerin gri tonları uyumsuzdu sağanak gözyaşlarıma...

Kavgam (İnadına)

- Ne yapıyorsun? - Yaşıyorum, sanırım… - Bıkmadın mı? - Bıksam herhangi bir şey değişecek mi? - Aynı şeyleri farklı cümlelerle anlatmaktan bıkmadın mı sen? - Sen soru sormaktan bıkmadıkça ben de bıkmam sanırım… - Ama soru sormak insanı geliştirir, düşünmeye yöneltir. Felsefe böyle doğmuştur ve insanın özüne böyle inilir. - Aferin sana!... - Dar görüşlü müsün? - Ben indim anam derinlere, sıcak, karanlık ve hiçbir bok yok…

Ayrılık senfonisi

Gayet mantıklı aslında ön sevişmeler. Eski Galata Köprüsünden çıkılan yollarda varılan yataklardan halen haber alınamıyor nasıl olsa. Aslında bir mutluluktur ayrılık. “yalnızca” yaşamayı bilenlere sunulabilecek yegane lütuf belkide. Aynı cümlede sevişmek için saatlerce dil döker insanlar ve sonu bulunur mutlaka yaşanmışlıkların failinin.

İmgeli harikalar kumpanyası

Ziyan oluveriyor en çelimsiz günlerde yalnızlık ve sabaha kadar uyuyan mum ışığı güneşle dans etmeye uğraşıyor. Çünkü en bıkkınsal yanı iklimlerin birbirlerine naz yapması aslında. Olabilir yada olmayabilir; işte Sheakspeare sadece bununla hatırlanıyor artık. Düşün ki; artık alt katın demirlerine tırmanarak pencereden sana duyamayacağın kadar yüksek sesle şarkılar söylemem bile kar etmiyor. “a” bile saygıdan şapkasını çıkarıyor senden bahsederken ve sen hala benden yansıyan ışıkla görüyorsun çiçeklerin rengini. Oldum olası, olabileceğim zamanları yakalamaya çalışmamın nedeni bile unutulmuş seninle yaşadığım sarı sayfaların arasında.

Yeni yazilar neden ayagina gelmesin?