Skip to content Skip to sidebar Skip to footer

Kalkamadım

Saat 07.00: Boşluktasın. Dünün yorgunluğuyla hayatla arandaki fişi çekmişsin, rüya göremeyecek kadar yorgunsun. Uyumuyorsun, resmen bayılmışsın. Birden bilgisayara kurduğun alarm bangır bangır ötmeye başlar evin içinde. Kaliteli olmayan ama apartmanı ayağa kaldıracak 5+1 kolonların eşliğinde zıplarsın yataktan. Zaten amacın bu, yüksek seste hareketli bir parça koyarsın ki "kalk ve o alarmı kapatmak zorunda kal". "UY AHA" (Kazım KOYUNCU) Davul ve tulum sesleri gittikçe coşmakta. Daha "HAYDE HAYDE" kısmına gelmeden bilgisayarın başına koşarsın. Beklemezsin monitöre görüntü gelmesini, sabah sabah pederden zılgıt yememek için direk fişi çıkartırsın. Yataktan zıplarken başın dönmüştür. Kafanı yastığa dayayarak derman ararsın kendine.

Kimlere gülüyorum?

Başlık çok mu narsist bir hava kattı yazıya, tam olarak idrak edemedim. Ancak olayım şudur ki, bu topun sahibi kişisi (ki kendisi ortamlarda mütemadiyen "top benim, top benim" şeklinde dolaşmakta, ve kendi denyoluğunun ayırdına varmaksızın, yanlış anlaşılmaktan yakınmaktadır) sabah akşam başıma dikilmekte ve "Hani ulan yazı?" şeklinde çıkışmaktadır. Hatta son günlerde sanal ortamda bizlere attığı tripleri de, yer yer bu konuya bağlasak sanırım pek de haksızlık etmiş olmayız.

Tribünde sinyalcilik rehberi

Küçücük çocukken başlar bu heves; tribüne girmek, sahada top koşturanları bir şekilde görebilmek. Tabi anneden, babadan alınan paralarla cüzi harçlıklarla bu iş olmuyordu o yüzden "Abi benide sok be içeri" cümlesi o günlerde ağzımızdan eksiltmediğimiz türden bir cümleydi. Geneldede içeri girerek sonuçlanırdı bu karşılıklı paslaşmalar. İşte küçekken başlar ve insanın içine işler bu ‘sinyal' olayı. Bir kere tadını aldın mıydı artık vazgeçemezsin hep 'sinyal' girmeye çalışırsın içeriye ama tabi vur, kır, parçala zihniyetiyle değil de akıl, mantık çerçevesine oturtarak bir takım kurnazlıklar peşinde koşarak yaparsın. Bununda üç beş yolu vardır şimdi bu yolları ve taktikleri sıralıyayım:

Uyuyamıyorum arkadaş

Uyuyamıyorum arkadaş. Bunu uyuyana kadar yüzlerce kere yazabilirim. Uyuyamıyorum arkadaş, uyuyamıyorum birader, uyuyamıyorum ulan ! Türlü türlü derdimiz, türlü türlü sıkıntımız var. Hayır kendi özelimde konuşmuyorum. Etrafıma bakıyorum da bir tane bile mutlu insan göremiyorum. Yok arkadaş, bir tane bile yok. Böyle uzaktan hayatı eğlence olarak gördüğünü sandığın birisine yaklaş biraz, göreceksin ki o adam da rol yapıyor esasen. Dışarıda giydiği bir maskesi var o adamın ve odasında yapayalnız otururken, odasının ampülü cızırdıyor halbuki. Sen dışardan baktığın sürece o ampül cızırdıtısını duymuyorsun. Ta ki bir şekilde patlayana kadar.

Nihat Genç’ten Sarıkız’a: Vermezsen verme!

Bir röportajımda kadın yazarlar soruldu, Nuray Mert, Perihan Mağden, Vivet Kanetti, Kırıkkanat, hatta Meral Tamer, bu son ismi yazmamışlar, önemlidir, dedim. Röportajı yapan, peki Ayşe Arman, Pakize Suda diye araya girdi, "tenezzül etmedi­ğim isimler üzerinde laf söylemek zorunda bırakmayın beni" dedim...

Fasulyeden halı saha maçları-1: Adamın “gol” diyor…

Bu cümle kalıbını bilmeyen yaşıtımız yoktur sanırım. Gazozuna oynadığımız mahalle maçlarının beylik cümlelerindendir. Rakip takım oyuncusu pataküte hücumdan sonra bizim kaleye gelir, topu da ağlarımıza -ne ağı lan mahalle maçında?- gönderir. Bir sevinç yumağı oluşturup, "nasıl da koyduk" makamından bir türkü çığırırken tam da o sırada bir karışıklık hasıl olur ya da oldurulur, "ne golü lan, taşüstüydü" denir. Rakip takımın fuleli forveti "kabak" gibi gol olduğunu iddia ederken, biz savunmacılar da Fifa yönetmeliğini yemiş, bitirmiş bir eda ile golün geçersiz olduğunu söylemekteyizdir. Tartışmanın hiçbir yere varmayacağına dair güçlü bir kanı oluş(turul)urken tam da o sırada şerefsizlik derecesinde dürüst bir arkadaşımız çıkar, kısık ve ezik bir ses işitilir: "evet, goldü..." İşte havanın gerçekten de karardığı an, o andır.

Tebrikler Orhan Pamuk

Ödülün ne akla hizmet, hangi seçici nitelikler ışığında verildiğine dair pek bir bilgim yok açıkcası. Daha önce kimlere verildi, bu adamlar dünya penceresinde hangi saksıda çiçek açıyorlardı bilmiyorum. Edebiyat dünyasına pek te aşina değilim. Ancak beni rahatsız eden başka bir şey var bu hususta.

Bu şehrin mevsimi, figüranları

Felek çemberi daraldıkça daraladursun şu yorgun kent yeni bir sonbahara daldı tam da orta yerinden. Kendi sonbaharına elbette. Bu şehirde mevsimler bizim değil çünkü, biz figüranlarıyız bu oyunun ve sıramızı bekleşiyoruz otobüs duraklarının ortak bölenlerinin en büyüğü arasında... İstanbul'da... Yaz, kış farketmez tabi otobüs durakları ve bilakis durakların sadık aşıkları otobüsler için. İçindekiler için de belki, bilmiyorum. Ama mevsim demek yeni bir amaç demektir bu şehir için. Misal baharda yeni aşıkları aldı koynuna, sonbaharda da o aşıkların gözyaşlarını alıcak boğazına...

Yeni yazilar neden ayagina gelmesin?