Venceremos Victor!


11 Eylül 1973’te gerçekleşen darbenin ardından cunta, Allende taraftarlarını toplamaya başladı. 12 Eylül sabahı Teknik Üniversite’de öğretmenlik yapan aktivist sanatçı Victor Jara –elinde gitarıyla- tutuklandı. Victor Jara, Allende’yi başkan yapan Unidad Popular koalisyonuna destek veren bir Komünist Partiliydi. Unidad Popular için bir dizi konser vermiş, şarkılar yazmıştı.

Askerlerce Şili Stadyumu’na (Estadio Chile) getirildi. Darbenin ardından, tıpkı ülkedeki diğer stadyumlar gibi bu stadyum da binlerce tutukluya ev sahipliği yapmıştı. Cunta askerleri Allende taraftarlarını sorguluyor, işkenceden geçiriyor ve öldürüyordu.

(Parantez açıp Inti-Illimani grubunun darbe sırasında İtalya’da konserde olmaları vesilesiyle bu tutuklamalar, işkenceler ve ölümlerden kurtulduğunu belirtelim.)

Rivayet edilir ki, Victor Jara stadyuma getirildiğinde elinde gitarı vardı. Stadyumda işkence sırasını beklerken, gitarıyla Venceremos (Zafer bizim!) çalmaya başladı. “Desde el hondo crisol de la patria, se levanta el clamor popular. Ya se anuncia la nueva alborada, todo Chile comienza a cantar.” Daha Fazlasını Oku

Onlar Güçlü, Biz Haklıyız! Salvador Allende


Darbe diyince bizim aklımıza 12 Eylül gelir. Kenan Evren, cunta ve Amerika… CIA, kontrgerilla…

11 Eylül denince de –2001’den itibaren- Amerika; Bin ladin, El Kaide, ikiz kuleler…

2001’den önce ise 11 Eylül demek, Şili Darbesi demektir; Allende, Pinochet ve tabii ki yine Amerika, CIA, ITT, kontrgerilla…

11, 12, 13, Eylül, Ekim, Kasım farketmez; eğer dünyada organize cinayet varsa, eğer silahlar zalim adına konuşmuşsa çok büyük ihtimalle orda Amerika vardır.

Tümevarım dedikleri bu işte.

Amerika’nın demokrasi ihracı motivasyonu malum. 11 Eylül 1973’de, demokratik seçimlerle başkan olmuş Salvador Allende, CIA destekli faşist Pinochet tarafından devrildiğinde, daha sonra ABD Dışişleri Bakanlığı da yapmış olan, o günlerde ise Başkan Nixon’un güvenlik danışmanı Henry Kissinger “Kendi halkının sorumsuzluğu yüzünden bir ülkenin komünist olmasına seyirci kalamayız. Meseleler, Şilili seçmenlerin kararına bırakılamayacak kadar önemlidir” demişti. Kissinger aynı yıl Nobel Barış Ödülü’nu kazanmıştı. Daha Fazlasını Oku

Çizgi Film

Bazen çizginin gerisinden izlemek gerekir. Karşındakiler bir film gibi akarken. Siyasi duruşun ne demek olduğunu bile kavrayamayan bir siyasi travmada, şiir okudu diye cezaevinde cezasını çeken bir adama acımakla başlar herşey. Yabancı değildi, Saray ilçesi Pınarhisar’a giden yolda, araç konvoylarını, zenginliği görürken… Ondan birkaç sene öncesi gol kralı Tanju Saray Cezaevi’nden el sallamıştı, Mercedes’in vergisini kaçırdı diye… Eşber Yağmurdereli de aynı zamanlarda oradaydı, ancak Tanju’nun el sallaması daha popülerdi.

Ordu vardı bu filmde, Irak’ın nasıl “Cumhuriyet Muhafızları” tarafından korunamadığını tartıştığın yıllarda, bu ülkenin her karışını emanet ettiğin bir ordun vardı. 1980’lerde komutanların cümle aralarında ısrarla söylediği “Bana benim dağlarımı bombalatmayın, bu ülkenin polisi var, jandarması var, beni eşkiya peşinde koşan ordu yapmayın, yapı buna müsait değil” dediğinde, “görev senin, işte dağlar” diye bugün bile kendi dağlarını bombalatan politikacılar var.

Bu politikacılar şiirler okudular, kışla ile minare arasında kaldığı tasvir edilen yazarların minare tarafından.

Ordu tarafında aslında bugün de sorun yok. Oğlu sağlık problemleri ile askere bile gidememiş bir politikacının çoğulcu demokrasi eşliğinde, taraflı haberlerden dolayı yıpranması dışında.

Bugünlerde bırakılan ordu brifinglerinde Hakkari’deki baskınla ilgili sert bir soru gelmişti. “Şehit sayımız yüksek, bunun hesabını nasıl vereceksiniz?” diye. General (emekli olunca sorgulanma ihtimali yüksek) “Biz bu şehitlerin hesabını veririz de, şehit hesabına girersek Çanakkale’nin hesabını kim verecek” diyerek, son zamanlarda bazı belediyeler tarafından sahiplenilen bu I.Dünya Savaşı savunma cephemiz ile ilgili gerekli yerlere ayarı ince de olsa vermişti.

Yıllarca militarizmden kurtulmuş bir ülkeyi hayal ederken, güvendiğim ordunun beni sınırlarımda korumasını hayal ettim. Çizginin gerisinde izlediğim bu film her geçen gün çizgi film halini alsa da, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin silah mühimmatına el koyan Türk Polisi’nin, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde beklediği, ağır silahlanmasına izin veren yasa tasarısından sonra, Ege’de Türk F-16’sını düşürmeyeceğinin garantisini, aynı yasa verir mi acaba?

Bir de gizli tanık gelir, düşürmeseydi şurayı bombalayacaktı der… Ardından bir gece “Saldır!” emrini “Ay” ışığında Allahü Ekber dağlarında tatbikat yapan orduya verecek zannettikleri bir adamdan çekinirler. Tatbikat yapılmasın derler, korkarlar gitmezler… Tatbikat bu, seminer…

Nazlı Ilıcak Demokratlığı

Günün darbe karşıtı demokratı Nazlı Ilıcak’ın Tercüman Gazetesi arşivinden çıkan bazı cümleleri:

“13 ilde sıkıyönetim yürürlüğü girdi. Huzura susamış milletimiz yürekten sesleniyor: Merhaba Asker”. (Nazlı Ilıcak, 17 Aralık 1978, Tercüman)

“Kızıl ahtapotların kolları ülkemizi yavaş yavaş sarıyor. Ve hala at gözlüğü takanlar, faşizmin tırmanışından söz ediyor. Faik Türün’ü faşistlikle mi suçluyorsun, MİT’e kontrgerilla damgasını mı vuruyorsun, devlet teröründen mi bahsediyorsun, işkence iddiaları ile yeri göğü inletiyor musun, faşizm geliyor diye yaygarayı mı basıyorsun… Geç kardeşim uzatma o eli bana, çünkü o el kızıl ahtapotu boğmak yerine onu besliyor. Ben o kirli eli sıkmam”. (Nazlı Ilıcak, 27 Temmuz 1980)

“Türkiye’de demokrasi, demogoji ve anarşiye dönüşmüştür. Otorite ve hürriyet arasındaki denge birincisi aleyhine bozulmuş, bir otorite boşluğu doğmuştu. Türk Silahlı Kuvvetleri, bu boşluğu doldurdu.(…) Hürriyet halk için değil, aydınlar için lüzumludur, belki kulağa hoş gelmeyen ama gerçeği aksettiren bir sözdür. Parlamentonun feshi ve demokrasinin bir süre askıya alınması, mutlaka geniş halk kitlelerini fazla etkilememiştir.” (Nazlı Ilıcak, 14 Eylül 1980, Tercüman)

“Birkaç gündür 12 Eylül harekâtı ile 27 Mayıs’ın mukayesesi yapılıyor ve hemen herkes, birincisinin üstünlüğünü ortaya koyuyor. Biz bu konuda tarafsız olamayız. Çünkü 27 Mayıs, mensubu bulunduğumuz Demokrat Parti camiasına karşıydı. Halbuki 12 Eylül’de açıklanan hedeflerle yıllardır bizim yazdıklarımız arasında, geniş bir mutabakat mevcuttur. Ümidimiz memleketimizin birlik ve beraberliğimizin son şansı olan Türk Silahlı Kuvvetleri harekâtının başarı ile neticelenmesidir”. (Nazlı Ilıcak, 16 Eylül 1980, Tercüman)

“12 Eylül bir darbe değildir diyen Orgeneral Kenan Evren’e tamamıyla katılıyoruz. 12 Eylül ne bir darbedir, ne de bir ihtilal. Zira ‘darbe’ de, beğenilmeyen yönetim devrildikten sonra, şahsen iktidara geçip hükümet etme hırsı galiptir ve kalıcı olma vasfı ağır basmaktadır. Halbuki 12 Eylül’de geriye dönük bir tasvib mevcuttur”. (Nazlı Ilıcak, 18 Eylül 1980)

“1974 affıyla anarşistleri sokağa salıvermiş, 12 Mart’ın Türün Paşasına, Elverdi Paşasına faşist damgası vurulmuş, kontrgerilla iddiaları ile etraf bulandırılmış, (…) İşte 12 Eylül, Türk milletinin meşru müdafaaya geçtiği gündür. İdamlar bu meşru müdafaanın bir neticesidir. (…) 1972’de Deniz Gezmiş’e, Yusuf Aslan’a, Hüseyin İnan’a Meclis’te oylarıyla sahip çıkanların Kızıldere’de Mahir Çayan ve arkadaşlarının öldürülmesini ‘devlet terörü’ olarak vasıflandıranların artık sesi soluğu kesilmiştir.” (Nazlı Ilıcak, 10 Ekim 1980, Tercüman.)

“12 Eylül’ün gerekçesi haklıdır; 12 Eylül terörden bezen halkın meşru müdafaaya geçtiği gündür”. (Nazlı Ilıcak, 17 Ekim 1980, Tercüman)

Dur dur, bu da bonus olsun; Fethullah Gülen Hocaefendi Hazretleri 12 Eylül Darbesi hakkında ne düşünüyordu acaba?:

“Karakol, sükunet’in, huzur’un ve emniyetin remzidir. Orada düzen, orada huzur ve onda gözlerin uyanık oluşu, umumi emniyet ve muvazenenin en büyük teminatıdır. Orada kargaşa ve bunalımlar ise, arkasındaki topluluklar için en büyük felakettir. (…) Ve, işte şimdi, binbir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tuluû saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekasına alamet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz”. (Sızıntı, Ekim 1980, yazının başlığı “Son Karakol” sayı:21)

Ya bir siktirin gidin allaseniz 🙂

“Aha Darbe oldu!”

Yeni bir şey söylemediğimi biliyorum ama ülke gündemi çok acayip arkadaş. Çok değil, daha 3-5 gün önce Tekel eylemleri ana haber bültenlerinin ilk sırasına yerleşmiş, kahve insanlarının yarısı Tekel işçilerine reva görülen muameleden ötürü hükümete küfrederken, çaycı da dahil kalan yarısı Tekelcilerin “On dönüm bostan, yan gel yat Osman” modunda hayat sürdüklerini, yaptıklarının aç gözlülük olduğunu söylüyor, onlara sövüyordu.

Ne oldu, nasıl oldu bilmiyorum ama bir anda yargı krizi patlak verdi. HSYK, Adalet Bakanlığı, Cumhuriyet Savcıları, Erzincan, Erzurum, Ankara, her şey birbirine girdi…

Aynı kahvenin çaycısı, Tekel gündeminden sıkılmış olacak ki, anayasa profesörü edasıyla HSYK’nın yetkilerini aştığını iddia etmeye başladı. HSYK’nın açılımı ne desen bilmezdi halbuki. Çay verdiği emekli öğretmen de hükümeti yargıya müdahale ile suçladı… Tartıştılar belki hatta ama olay çayların tazelenmesi ile tatlıya bağlandı.

Haa o da yetmedi, şimdi de balyoz operasyonu kapsamında emekli ve muvazzaf askerlerin gözaltına alınmasını konuşuyoruz. Oramiral ve orgeneraller Ankara’da toplandı. Cemil Çiçek Genelkurmay’a çağrıldı, konuşuldu edildi. Çiçek’in Cumhurbaşkanı ile görüşeceği haberleri geldi, sonra “dur yahu ortalığı velveleye vermeyelim” deyip iptal ettiler, telefonla görüştüler muhakkak. Askerler akşam da bir yemekte bir araya geldi. Tayyip İspanya’dan geldi, konutta kurmayları ile toplaştı falan filan…

Dün akşam Absinthe’yi arayıp “Darbe olmuş, TRT’yi aç çabuk” dedim; inanmadı tabii ama, o 2-3 saniyelik şoku bile bu ülkenin garabetidir heralde.