Skip to content Skip to sidebar Skip to footer

27ler Kulübü

Carteeeel bir numara en büyük, cehennemden çıkan çılgın Türk! 25 yaşında yüzbinlik araba, nereden geldi bu para en iyisi sorma! Nesini soracaksın zaten demiştim bu şarkıyı ilk kez dikkatle dinlediğimde. Ne var lan, adamın parası varmış almış işte. Yaşım herhalde 12 miydi neydi, bir o kadar daha geçmesi gerekti 25 yaşında 100.000 lirayı kenara koymanın ne anlama geldiğini anlamam için. 25 yaşıma gelip de değil 100.000, ayın son haftası 100 liram kaldıysa kendimi şanslı hissedince anladım dünyayı. Hakkaten Cartel'in de dediği gibiymiş 25 yaşında yüzbinlik araba, nereden geldiği sorulmayacak parayla alınabiliyormuş ancak... Ama buna kıyasla daha büyük bir iç aydınlanmayı bundan bir kaç yıl sonra yaşayacaktım, ve daha henüz farkında değildim. 27ler Kulübünü duymuşsunuzdur. Adının belki bu olduğunu bilmiyorsunuzdur ama bir şekilde duymuşsunuzdur. Hendrix'in, Joplin'in, Morrison'ın falan üyesi olduğu kulüp hani. Adı Cobain'in üyeliğiyle konulan, en son Winehouse'la tekrar kendini hatırlatan kulüp. 27'sinde ölen rockçılar kulübü yani. Bu kulübü duyduğumda kendi yaşım kaçtı hatırlamıyorum. Belki 18'dim, belki de 19. O civarlarda yani. Ne düşündüğümü bugün bile net hatırlıyorum. Bunda bu kadar büyütecek ne var ki diye düşünmüştüm ilk. Yaşamış adamlar 27'sine kadar işte. Daha ne yaşayacaklar demiştim. Demek ki o zamanlar 27 yaş çook uzak bir gelecek gibi geliyormuş. 27 yaşındakiler çok büyükler gibi. O zamana kadar yaşanacak her şey yaşanırmış, düşünülecek her şey düşünülebilirmiş, söylenecek her söz söylenebilirmiş gibi geliyordu bana.

Başvekil Günleri ve Şu Siktiğimin Hayatına Dair…

Belki daha güzel olurdu yazdıklarımız, eğer bize yaşanacak güzel bir dünya bıraksalardı. Belki de seçtiğimiz kelimeler, daha güzel gelirdi kulağa, hatırladığımız güzel anılarımız olsaydı. Olmadı, insan yaşamının en büyük, en kutsal, en ölümcül kişisel hakkı olan güzel şey biriktirme yetisini aldılar bizden. Zorla… Verdik biz de… Gönülsüzce… Belki şimdi oturduğum sandalyede, önümdeki birayı yudumlamak büyük bir keyif, müthiş bir haz olarak kodlanırdı beynimdeki proteinlere… Olmadı. Amına koduğumun proteinleri, nasıl da en acı verecek şekilde diziyorlar kendilerini… Şerefsizlik bu yaptıkları… İnsanın temel gayesinin iyi bir insan olduğunu sanırdım eskiden. En doğal, en içten, en kendiliğinden hasıl olan motivasyon budur, ya da en kötü ihtimalle bu olmalıdır sanırdım. Değilmiş. Neymiş peki? Neymiş bu beni seksist küfürler etmek zorunda bırakan amına koduğumun yaşamının temel düsturu?

Refet , İlk Beraberliğini Aldı. “6 5 1 0 16 +17”

Evet çünkü Beşiktaş'lı olmak bunu gerektirir... İlla bi ipinelik çıkacak korkusu, her şey iyi giderken... 5/5 yapmışsın, yabancı siyahi yırtıcı forvetin 5 maçta 7 gol atmış. 2. hafta içeride Fener'i çok rahat geçmişsin, 5. hafta kötü oynadığın maçta 87'de kornerden golü bulmuşsun. Bütün gazeteler senden bahsediyor, genç yıldızların popüler olmuş, hocan metroseksüel, entellektüel kesim bayılıyor, iç politikaya göndermeler yapıyor, Cuma namazı kılıyor, çıkışta Anıtkabir'e gidiyor, ordan şehitlik ziyareti, sonra ölüm oluçları için gitar çalıyor, soyunup "benim bedenim benim kararım" falan diyor, roportajlarda Dünya Barışı'ndan bahsediyor. Firençayz desen almış yürümüş. Külot, boxer, çakı, çakmak, ayna, tarak satışları almış yürümüş. 1230938 kişinin arasından farkedilebileceğin gocuklar üretmeye başlıyor Adidas... Hem de 12 taksitle. Ama var bir şey işte, o korku, Beşiktaşlı olanlar anlar beni. Nası bir duygu biliyomusun. 5/5 yapmana rağmen yine Aziz Yıldırım'ın "Yeni bir kriz mi doğuyor, doğurayın amuga biiiippp" videosu üzerine saatlerce tartışılıp, saat 02:39'da Beşiktaş konuşuluyor. Hem ufacık bir sitem içinde konuşulsun istiyorsun, hem de "ulan iyi ki konuşmuyorlar, elleri-gözleri değmiyor işte ne güzel, uzak dursunlar"

Bir kült olarak Cevahir Alışveriş ve Yaşam Merkezi

30 Mayıs 2014 gecesi saat 22:30 sularında yine ambulans sesleri ile inliyordu Cevahir Alışveriş Merkezi... Bu sesler Dünya’nın 6.büyük AVM’si için son 2 yılda, 4.intiharı ilam ediyordu. Aramızdan ayrılanları, Gezi Olayları disiplini içerisinde alt altta yazmak ekolünü sürdürürsek, 30 Mayıs 2014 Hakan Burak Erkoca (25) 29 Ağustos 2013 Çağla Demir (22) 20 Temmuz 2013 Ayşegül Annakaya (31) 25 Mart 2012 Ümit Büyükçolak (33) aramızdan ayrılmak için bu AVM’yi mekan olarak seçtiler ve tüketimin arasında, parkelerde bıraktılar son kanlarını.

Engin Olmak

Pazar günlerinin daha güneşli olması tesadüf mü? Az çok tribün kovalamış adam bilir Pazar günlerinin nispeten daha güneşli olduğunu. Psikolojikse psikolojik, ona “Sunday” geyikleriyle gelinmezdi. O günlerde güneş bulutların arasında kalsa bile sokak röportajı kamerasına el sallayan peçeteci çocuk gibi sallar elini arada. Ya da huysuz meraklı amca olur; kırışık kırışık süzer, hare hare. Güneş doğmasa n’olur lan?! Beşiktaş’ın maçı var. Hafif kahvaltı, hızlı sindirilecek besin değeri yüksek gıdalar, biranın midede şişirmeyeceği tercihler. Pazarın kahvaltısı geç, birası erken başlar. Arkadaş da erken arar pazarları. Eğer araba sendeyse, maç da Olimpiyat Stadı’ndaysa anlarsın halden. Aceleye bağımlıdır pazarlar, herhangi bi’ pazartesiden daha pazartesidir aslına bakarsan. Pazar, pazartesinin maç öncesi son taktik antremanıdır. Hangi formayı giyse? İktidar bağlantılı takımla yapılan saha içi maç; klasik çubuklu. Olimpiyat’ın rüzgar panelleriyle dalga geçen Doğa Ana’ya inat bi’ de şişme yelek. Elemanlara da mesaj attı: “Eser orası üstünüze kalın bi’ şeyler alın.” Harun’un çocuksu inadını bildiğinden yedek yeleği almayı da unutmadı; dost canlısı. Köpeği kadar severdi Harun’u ama köpeği onu Harun kadar sevmezdi. Harun’a rol kesebilecek kadar az vakit ayırıyordu çünkü, köpek sürekli ensesinde.

Güzel olan ne varsa…

Güzel olan ne varsa -ki çok azlar aslında- öldürüyorlar. 2 yaşında bir bebek kalıyor geriye, bir daha hiç gülmeyecek gözleri yaşlı bir kadın. Bir bir, Bir gün hesabı sorulmazmış gibi.. Öldürüyorlar... Hepimizi... Seçilmiş katillerin atanmış katilleri!

Pozitif “Düşünce de” Kazanır

Geçen yine Kürşat Başar programlarına benzer bir ortama düştüm. Bu yabancılaşmalar, kültürler arası değişimler güzel geliyor. Misal Fransa'da ya da Almanya'da falan olsa çok koyar ama burada her şey şekilcilikten ibaret olduğu için eğlenceli duruma geliyor. Fakat olmadık muhabbetler ve ekmek kapıları da yaratıyor insana (Manitasal durumlar değil malesef) Hanım kızımız diyor ki: "Bu işin sırrı güne iyi başlamak, güne nasıl başlarsan öyle gidiyor, bunu hem kahvaltı olarak düşün, hem zihinsel, hem bedensel. Ben yarım saat yürüyorum her gün, mutlaka yeşil çay, güzel bir kahvaltı. Zaten kahvaltının mutlulukla bir ilgisi var (gamzesini çıkarırcasına gülüyor) Amın olu da kendisine gelen gollük pasa sadece dokunarak kendisinin 2. takımının 3. golünü ağlara gönderiyor: "Eee güne iyi başlamak için günü iyi bitirmek lazım. Güzel uykuya dalarsam, güzel uyanıyorum. Off sorma hele Chris Rea ile uykuya dalmak..."

Neşe Doluyormuşcasına…

Gökten üç elma düştü, babası gördü balkondan; çok kızdı. “Her şeyin yeri, zamanı var”. Elmaların birini cebine attı, boş arsaya doğru koşmaya başladı. Hava tam ev ödevlerini ertesi günün ilk teneffüsüne erteleyip boş arsa duvarına kireçle kale çizmelik, Alman kale oynamalık, sonra da en yakın su kaynağına koşu yarışı yapmalıktı. Arsaya koşarken arada gözünü ayırmadan güneşe bakmaya çalışıyor, sonra önüne baktığında geçici körlüğün keyfini çıkarıyordu. Ailenin çekinik genlerinden zorla koparttığı kodlama; küçük şeylerden mutlu olabilme yeteneği. Hatta hiçlikten bile mutlu olabilir, boşluktan falan. Bi’ karadelik onu deli gibi mutlu edebilir mesela. Bisküvinin ortasındaki kremayı ambalajla sıyırıp sadece bisküvileri yese de olur, çubuk krakerin dibindeki tuzlar için sevinçten saçını başını yolabilir. Kimseden bi’ tur bisiklet almasa, kimse ona bisikletini bi’ tur teklif etmese de mutluluğundan eksilmez. Pınar ondan 11 yıl 4 ay büyük diye ağlasın mı yani? Pınar ona bakmıyor diye o Pınar’a gülümsemesin mi? Türkçe hocasının okuttuğu “Tahir ile Zühre”yi ve cebindeki elmayı hatırladı. Elmayı çok seviyordu, elmanın onu sevip sevmemesi hiç umrunda değildi. Elmayı yokladı, yerindeydi.

Yeni yazilar neden ayagina gelmesin?