Skip to content Skip to sidebar Skip to footer

Söylediklerin(iz)den bende kalan…

Sorgulanması gereken aslında çıkan değil bence. Yani çıktığında yerine ne yerleştireceğinizi bildiğinizde, aslında çıkanın da çıktığı zamanın da çok fazla önemi olmuyor. Asıl soru, çıkanlarla birlikte aslında orada olmayana ne yapacağınız. Eğer ki yerinde sayanlardan eleştiri almaktan korkuyorsanız, yapabileceklerinizin sınırlarını belirlemede de bir kısımdan yardım almak yerine kendi içselliğinizle birlikte küçük kapalı çevrelere yönelmeniz doğal bir davranış olarak görülür çoğunluğa dahil kişiler tarafınca.

Kaza süsü

Düşündüklerimizi, Ağzımızdan çıkan her bir kelimeyi, Topyekun fikirlerimizi, İnandık saydım. Bu inandıklarımız hiçbir şey değil, Bir de inanmadıklarımızı görseniz...

Sadece bir rüya

Sadece bir rüyaydı, geçti yavrum rahatla, bak ben buradayım... Kendimi bildim bileli rahatsız uyurum ve kabuslar görürüm. Küçük bir çocukken annem bağıra çağıra uyandığım zamanlarda bana sıkıca sarılır ve bunları söylerdi. Yaşadığım şeyin sadece rüya olduğunu, gerçekte var olmadığını ve her ne olursa olsun bana sarılarak beni koruyacağı duygusunu aşılamaya çalışırdı. Rahatlardım annem bana sarıldıkça ve olan her kötü şeyin rüya olduğuna inanırdım.

Saymaya başladım

Erkut evden çıkmış çoktan. Masanın üstünde bulduğum anahtarı çantaya attım. 4 kat merdiveni kondisyon eksiğime rağmen, koşarak rekor sayılabilecek bir sürede indim. Taksi evin önünde duruyordu. Kapıyı açtım, bindim. Niyetim taksiyi çalıştırıp, yakındaki taksi durağına kadar götürmek, oradaki takcisilerden bir tanesine ufak bir ücret karşılığı anahtarı teslim edip beni bu arabayla Ömer Hayyam'a kadar bırakmasını rica etmekti. Evet alışık oldukları bir şey değildi, ama kabul etmeyeceklerini de sanmıyordum. Arabanın arka koltuğuna oturur oturmaz sırt çantamı açtım, içine az önce koyduğum anahtarı o karmaşa içinde aramaya koyuldum. Kalbim atmaya başlamıştı. Gittikçe heyecanlanıyordum. Şimdi bir şeyler ters gidecekti. Hep böyle olurdu, ne zaman işler ters gidecek olsa, bunu önceden hissederdim. Bu da benim bir yeteneğimdi. Bazen ben heyecanlandığım için mi işler ters gidiyor diye sorarım kendime. Cevabı da bence evettir, ama bu konuda henüz kanıtlanmış bir bilgiye sahip değilim.

Gitmek zor iş

Siz ne kadar hayatı anlamlandırmaya çalışsanız da dünyanın bir köşesinde anlamsızca şeyler size inat olmaya devam ediyordur. Bazen gerçek; göründüğü gibi olmamakla birlikte, gerçeğin göründüğünden daha gerçek olduğu zamanlar da vardır. Anlamsızdır, saçmadır. Ama bir şeyler oluyordur işte. Ufak bir odada bitti her şey. Belki anlamsızdı. Ya da anlamlıydı da kimse anlamlandıramıyordu. Kim bilir?...

Sadece onu görmeye gidecektim

Sadece O'nu görmeye gidecektim... Neden böyle oldu, bilemiyorum... Sabah evden çıkarken dolabımın arkasına sakladığım ben'lerden birini tercih etmek için araladım ki, bu onların hepsinin birden ortaya çıkmasına sebep oldu. O an afalladım ve bir süre sonra "Ortak Bölenlerin En Büyüğü"nü almaya karar verdim. Hak verirsiniz ki O'nu görmeye gidiyordum. Ama diğer bütün "ben"ler kendilerinin tercih edilmesi gerektiğini düşünerek isyan ettiler. Benim bu "ben"leri durdurabilmem mümkün mü? Kavga gittikçe büyüyordu ve ben bunu sadece -insan olduğum için- seyretmeye karar verdim. Zaten insanoğlu yaratıcılıktan uzak kalıp her şeyi uzaktan seyretmeye bayılır..

100 kelimeyi geçen platonik aşklar

Yağmurlu bir sonbahar akşamında başlamadı bu hikâye. Aslında hava durumunun da bir önemi yoktu. Zaten önemli olan; geçmişin en alakasız havalarında yaşanılanlar değil miydi? O halde nedendir ki benim için bu herhangi zamanın meteorolojik bilgileri? Zaten ne istesem boş, ben gri havayı sevip iktidarımı korumaya çalışsam da hava bütün muhalefetini kullanarak mavi gökyüzüyle otoriteme karşı çıkıyordu. Yüz kelimeyi geçen platonik aşklar için ağlıyordum günün en mantıksız saatlerinde. Hoş, mantık aramam bile mantıksızdı. Elimde olan bütün kelimeleri birleştirip tren yapıyordum ve sonra kaçabileceğim en gri ülkeye kaçıyordum. Sonra düşünüyordum da neden kaçtığımı... Ve nereye kaçtığımı... Zaten ne istesem boş, kaçabileceğim bütün ülkelerin gri tonları uyumsuzdu sağanak gözyaşlarıma...

Kofti kahraman

Ben çocukken, kimse beni tek başıma dünyanın akışını değiştirebileceğime inandırmadı. Ama ben kendim inandım. Etrafımda küçük bir çocuğun anlam veremeyeceği koşuşturmalar yaşanırken, herşeyden soyutlanmış bi gerzeklikle, bir süper kahraman olup dünyanın ya da ne bileyim hayatın akışını değiştirebileceğimi düşünür, büyümeyi beklerdim. Bahsettiğim süper kahramanlık çizgi film kahramanlarından daha gerçekçiydi aslında. Uçamazdı, lazer tabancası yoktu, daha cılız, daha insan, haliyle daha bir gerçekti. Ama tarif edilemez süper bir yanı vardı. Bu beni etrafımdaki herkesten farklı olduğuma inandırdı. Pehh... Biraz daha büyüyünce, nasıl tarif etsem, ergenliğe ilk adımlarımın arifesindeyken sanırım, bu süper kahramanlık olgusu sağdan soldan törpülendi. Zira artık dünyanın akışı gibi ulvi ve çizgiromansı tasalarla ilgilenmekten çok, içimdeki süper kahramanın kendi yaşamımın çizgisini değiştirebileceğini, sahip olduğum tüm zaafiyetlerin üstesinden gelebileceğini, beni çok güçlü birisi yapabileceğini düşünmeye başladım. Ne tuhaf...

Gri

“Ne garip bir yaratıktır insanoğlu, Çoğu zaman kendi amacını bile bilemez…”

Zorluyorum hayatı en olmadık şekilde, benim olduğu kadar; ve yaşamıyorum olması gerektiği gibi. İstemiyorum, çünkü bu “ben”im, kimse değil. Olması gereken de olamaz o yüzden. Olması gereken zaten çoğunluk baz alınarak oluşan bir şey değil midir ki çoğu zaman? Olması gereken… İşte o zaman ben olamam ki olması gereken olursa. Olsun, gerektiği gibi değil, olsun sadece. Sorun da bu ya zaten…

Yeni yazilar neden ayagina gelmesin?