Kurtuluş Mücadelesinin Yerel Kongreleri

Geçen haftalarda başladığım alıntı sözlere (yazılara) bu hafta Bülent TANÖR ile devam ediyorum. Oldukça sık başvuracağımız bir aydın olan Tanör ortaya koyduğu eserlerle Anayasa Hukuku geçmişimize ve Devrim Tarihi incelemelerimize farklı bakış açıları getirmiş, sorgulayıcı bir metotla olayları neden-nasıl disiplininde oldukça derinlemesine olarak analiz etmiştir. Devrim Tarihini araştıranlar için hocanın yazmış olduğu eserler birer başucu kitap niteliğindedir.

Bülent TANÖR’ün en özgün çalışmalarından biri de Ulusal Kurtuluş Savaşı öncesi ve sırasında incelediği yerel kongre hareketleridir. Tanör bu incelemesini “Türkiye’de Kongre İktidarları (1918-1920)” adı altında kitaplaştırmış ve inceleme 1998 yılında Gazeteciler Cemiyeti Sedat Simavi Sosyal Bilimler ödülünü kazanmıştır. Baştan söylemek gerekirse yazı biraz uzun olacak ve fazla kişi okur mu bilmem ama neden-sonuç ilişkilerine önem verenlerin sabırlıca ve dikkatlice okumalarını tavsiye ederim.

Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanması ile başlayan ve sonunda Türkiye Büyük Millet Meclisi’ nin açılması ile son bulan ulusal nitelikte olmayan yerel kongre hareketlerini inceleyen Tanör, hiçbir tarih kitabında okutulmayan gerçekleri de ortaya koymuştur. Evet, ne yazık ki incelemede yer alan birçok bilgi ilköğretim-lise müfredatlarını bırakın, üniversitelerde İnkılap tarihi derslerinde bile okutulmaz. Her Türk gencinin bildiği 3 kongre vardır. “Amasya-Erzurum-Sivas” Bunların dışında ülke toprakları içinde ne olup ne bittiği anlatılmaz. Ulusal Kurtuluş Savaşı 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkması ile başlar 9 Eylül 1922’de Türk ordularının İzmir’e girmesi ile biter. Kronolojik sıralamada arada hiçbir detay incelenmez belli başlıklar hap gibi öğrencilere yutturulur, kongre kararları ezberlettirilir, Misak-Milli’den bahsedilir, Meclis açılır, savaşlar kazanılır ve düşman denize dökülür. Oysa ki bu mücadelenin nasıl gerçekleştiği üzerine en önemli detaylar bu “Yerel Kongre Hareketleri”dir ve de “I. TBMM”dir. Bunlarla ilgili müfredatta bir şeyler okuyan, bilen varsa buyursun anlatsın; ben dinlemeye hazırım. Ben görmedim çünkü okuldan mezun oluncaya kadar. Ama şu anda merak ediyorum bunları anlatmadan nasıl bir neden-sonuç ilişkisi kurabilmiş müfredat yapıcılar? Doğru ya neden-sonuç ilişkisi ile yetişen nesillere gerek yok, ezberle yetişenler bizim için kafidir.

Yerel kongre hareketleri basit bir işgale tepki toplantıları olmamıştır. 1923 yılında kurulacak ulus egemenliğine dayalı Türkiye Cumhuriyeti’nin temel yapı dinamiğini oluşturmuşlardır. Bu dinamik kadrolar yapılacak olan devrimlerin tabana yayılmasında ve içselleştirilmesinde öncü rolünü oynamışlardır.

Yerel kongre hareketleri içinde alınan kararlar yeni bir devletin kurulacağına ve geçmiş dönemin aksine köklü reformlar eşliğinde farklı bir siyasal yapı olacağının göstergesi olmuşlardır.

Çinli general ve teorisyen Sun Tzu ‘nun şu sözü oldukça önemlidir, “Mükemmellik her savaşta çarpışarak kazanmak değildir. En iyi strateji savaşmadan kazanmaktır.” Ulusal bağımsızlık savaşını dikkatle incelediğimiz zaman da strateji olarak önce demokratik bir meşruluk kazanma amacı vardır. Mustafa Kemal Paşa Samsun’a çıktığından itibaren halkı Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Örgütü altında örgütlemeyi, sonrasında ulus egemenliğine dayalı bir Millet Meclisi oluşturmayı hedeflemiştir. İşgalleri dünya kamuoyu nezdinde protesto etmiş ve son çare olarak silahlı mücadeleyi benimsemiştir. Önce ordu kurmak yerine millet meclisi kurmak gereğini Erzurum Kongresi’nin ilk günkü konuşmasında şu şekilde ifade etmiştir. “Ve ulusun kaderinde sözünü yürütecek bir ulusal iradenin ancak Anadolu’da doğabileceğini belirttim ve ulusal iradeye dayanan bir millet meclisi meydana getirmesini ve gücünü ulusal iradeden alacak bir hükümetin kurulmasını ilk çalışma amacı olarak gösterdim.”

İşte Mustafa Kemal Paşa’yı Anadolu’ya çeken güç burada yapılmakta olan yerel kongrelerdir. Anadolu’nun, İstanbul’un aksine işgallere tepki göstermesi direniş mücadelesi başlatması bu gücün çıkış kaynağı olacaktır. Teslimiyeti ve tepkisizliği reddeden bu kongreler direnmeyi ve mücadeleyi tercih etmişlerdir. Kırılganlıkların ortaya çıkmaya başlamasında ve işgalci kuvvetlere karşı direnmenin ancak ulusal bir birlik mücadelesi sonucunda neticeye ulaştırılacağını anladıklarında, Mustafa Kemal‘in önderliğinde birleşerek Ulusal Bağımsızlık Savaşında saf tutmuşlardır.

Hani dedik ya bize anlatılan kongrelerin sayısı 3’tür diye. Bunların iki tanesi de Yerel Kongrelerdir. Sadece Sivas kongresi ulusal tabanlı bir katılımla gerçekleştirilmiştir. Bunun dışında 30 Ekim 1918’den Ekim 1920’ye kadar Anadolu ve Trakya da yaklaşık 30 kadar önemli kongre toplanmıştır. Başlıca yerel kongre merkezleri Kars, Ardahan, İzmir, Balıkesir, Nazilli, Alaşehir, Muğla, Edirne, Lüleburgaz, Tokat, Afyon, Pozantı’dır. Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a ayak bastığı tarih olan 19 Mayıs 1919’a kadar 8 tane kongre yapılmıştır. Ve yine ilk ulusal katılımı sağlayacak olan Sivas Kongresine kadar 15 kongre toplanmıştır. İlk kongrelerin toplanış yerlerine dikkat edecek olursak bu yerler Elviye-i Selase’dedir. Mondros mütarekesi gereğince eğer bu illerde olası bir kargaşalık halinde işgal hakkı İtilaf Devletlerine aitti. Kongrelere katılan delege sayısını incelediğimizde Yerel kongrelere katılım sayısının oldukça fazla olduğunu görebiliriz. Sayı olarak en çok katılım 236 delege ile Üçüncü Büyük Edirne Kongresi’ne (9-14 Mayıs 1920) olmuştur. Sonrasında 165 delegenin katıldığı İzmir Büyük Kongresi (17-19 Mart 1919), üçüncü sırada ise 131 delegenin iştirak ettiği Büyük Kars Kongresi (17-18 Ocak 1919) yer almaktadır. Ulusal ölçekli Sivas Kongresine ise 31 delege katılmıştır.

Yerel kongreler sıradan kuruluşlar olmamıştır, ileride Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu zaman cumhuriyetin kurucu kadrolarını bu kongreleri gerçekleştiren sınıflar üstlenecektir. Bu yüzden büyük bir dinamizm taşımaktadırlar. İki yıllık süreçte (Ekim 1918-Ekim 1920) bilinen rakamlara baktığımız zaman toplam 1396 kişi kongrelere katılmıştır. Bu da seçim kültürünün yerleştiğinin kanıtıdır. Geçmişten günümüze baktığımız zaman siyasi katılım düzleminde Cumhuriyetin ilanı ile de beraber kesintiye uğramayan en yerleşmiş kültür, seçim kültürü olmuştur. Temsil ilişkisi seçme ve seçilme bağında çok geniş katılımlar dahilinde yapılmıştır. Bu katılım oranı çoğu zaman gelişmiş ülkedeki katılım oranlarından daha fazla olmuştur.

Yerel Kongreler “Savunma, güvenlik, maliye, kamu düzeni, toplumsal yaşam başlıklarında belli başlı kararlar almış ve bunları uygulamaya geçirmişlerdir. Fiilen bir devlet görevi görmüşlerdir.

Bu kararların alınmasında ve uygulanmasında öncülük eden bir kadro olduğu muhakkaktır. Bu kadro genelllikle eşraf, serbest meslek sahibi, tüccar, esnaf, din adamı ve kamu görevlisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kadronun ortaya çıkışı bir tesadüf eseri değildir. İttihat ve Terakki iktidarı ile beraber yükselmeye başlayan bir Türk Burjuvazisi gerçeğidir. “Türkçü Milli İktisat” politikaları “Müslüman Boykotları” bu sınıfın doğmasına öncülük etmiştir. Bu politikalar ile gelişmeye başlayan toplumun orta sınıfı belirli bir refah düzeyine ulaşmaya başlamaktadırlar. Olası bir işgal, olası bir paylaşım bu sınıfın çıkarlarına ters düşecektir. Ayrıca Tanzimat’la başlayan yerel yönetimler ve yerel meclislerin getirdiği siyasal bilinç, bu sınıfın haklarının korunmasında doğrudan katılımı sağlayacakları yegane demokratik tepki mekanizması olacaktır. Yerel örgütlenmelere öncülük eden kadroların başında İttihatçılar da gelmektedir. Onların bu örgütlenme mücadelesinde üstlendikleri rol oldukça yüksek düzeydedir. Dünya Savaşından yenik çıkılması ve İttihatçı önderlerin ülke dışına kaçması sonrasında partinin kendini feshetmesi büyük bir yenilgi idi. Ancak İttihatçılığın taşra kolları yine ayaktaydı. İstanbul da mütareke sonrası başlayan İttihatçı avı ve sonrasında sürgünler bu kadro üzerinde büyük bir baskı oluşturmakta idi. Bir yandan Hürriyet ve İtilaf partisi üyelerinin genel anlamda teslimiyetçi yaklaşımları ön plana çıkmışken taşradaki İttihatçı kadrolar bunun tam tersi bir role büründüler. Halkın örgütlenmesinde ve birleştirilmesinde yeniden ön plana çıkacaktırlar.

Bu kongre hareketlerinden kimi devletçikler de doğmuştur. Bunların en önemlisi “Cenûb-i Garbî Kafkas Hükümet-i Cumhuriyesi”dir. Bu hareket oldukça önemlidir çünkü 18 maddelik bir anayasa yapmış, vatandaş deyimini ortaya koymuş, 18 yaşını bitiren her erkeğe seçme, 25 yaşını bitiren her erkeğe de “mebus” seçilme hakkını vermiş ve cumhuriyet rejimini uygulamaya geçirmiştir. Kısa süren bir denemeden sonra İngiliz işgali ile birlikte bu hareket son bulmuştur.

Bir diğer önemli husus şudur. Yerel kongre iktidarları geleneksel iktidar merkezi ile hiçbir zaman sürtüşmeye girmemekte ısrarlıdır. Kurtuluş reçeteleri hep kendi bölgeleri sınırları içinde kalmaktadır. İşgallere karşı tepkilidirler, tepkisizliğe karşı tepkilidirler fakat yapılacak bağımsızlık hareketinin ulusal çapta olabileceğinin ayrımında değildirler. Amaçları belli sınırların ötesine gitmemektedir. Hareket alanları da sadece kendi bölgelerini kapsamaktadır. Bu da yerel kongre iktidarlarının kırılganlığı en çok arttıran nedenlerdir. Bu kırılganlıklar olası bir başarı şansını oldukça zayıflatmaktadır. Kendi içlerinde oluşan bu uyuşmazlık beraberinde ortak hareket edememe sorununu gündeme getirecektir.( Ta ki Mustafa Kemal Paşa, Samsun’dan başlayarak Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk örgütlerini tek bir çatı altında 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılacak olan TBMM’de toplayana kadar.)
Yerel Kongre İktidarları bu kırılganlıklarına rağmen tarihsel bir değer de taşımaktadırlar. YKİ’lerin temsil ettiği değerler ve getirdikleri yenilikler ulusallaşma, demokratikleşme ve dünyevileşme yönünde büyük bir değişim en güzel ifadesidir. YKİ’ ler krizin teslimiyet ve başeğmeyle değil, direnme ve bağımsızlıkla yani ulusallaşma yoluyla aşılabileceğini kanıtladılar. Aydınlar, eşraf, mülk sahipleri, din adamları arasında belki de ilk defa olarak yerel görünüşlü ama ulusal birliği amaçlayan siyasal ittifaklar böyle yeşerdi. Yerel Kongrelerin sağladığı bu birikim; ideolojik, politik, kurumsal ve yapısal ürünlerle pek yakın bir gelecekte yeni bir devletin kurulacağını ve bu devletin ulusal, demokratik, cumhuri ve hatta laik temellere oturacağını bildirmektedir.

Bu demokratik meşruiyet zemininde hareket eden dinamikler bu enerjiyi sonrasında Cumhuriyet devrimleri esnasında da gösterecektir. Saltanat kurumunun tepkisizliği neticesinde ülkenin hemen hemen her bölgesinde bu duruma bir tepki doğmuştu. Bir tepki gösterebilme amacıyla bir araya gelen insanlar belki bilerek belki bilmeyerek iktidar organını kendi ellerine almaya başlamışlardı. Böylece egemenlik bir adamdan tamamen millete intikal etmeye başlamıştı. Bu dünyevileşme artık egemenliğin sınırlandırılması mücadelesi ile değil egemenliğin el değiştirmesi ile son bulacaktır.

KAYNAKÇA

  • Eroğlu, Hamza, Türk Devrim Tarihi, 5. Baskı, Ankara 1981
  • Mütercimler, Erol, Fikrimizin Rehberi, 1. Baskı, Ekim 2008
  • Tanör, Bülent, Kurtuluş Kuruluş, 8. baskı, Kasım 2007
  • Tanör, Bülent, Türkiye’de Kongre İktidarları, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2002
  • Niyazi, Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Ed. Ahmet Kuyaş, 12. Baskı, İstabul 2008
  • Bernard, Lewıs, Demokrasinin Türkiye Serüveni, Çev. Hamdi Aydoğan-Esra Ermert, 3. Baskı, İstanbul 2007
  • Cevat, Dursunoğlu, Milli Mücadelede Erzurum, — Ankara, [y.y.], 1946

Bu bir Emrivakidir!

Hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye müzakereyle, münakaşa ile verilemez. Hakimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları zorla Türk Milletinin hakimiyet ve saltanatına vaziülyed olmuşlardı. Bu tasallutlarını altı asırdan beri idame eylemişlerdir. Şimdi de, Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hakimiyet ve saltanatını isyan ederek kendi eline bilfiil almış bulunuyor. Bu bir emrivakidir. Mevzubahis olan, millete saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu behemehal olacaktır. Burada içtima edenler Meclis ve herkes meseleyi tabii görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.

M. Kemal Atatürk

* * *
Bugün Saltanatın Kaldırılışı’nın 87. yıldönümü. Kutlu olsun.

Ordular ilk hedefiniz: Google’dır; İleri!

Dün zilyon tane haber sitesine yansıyan bir haber vardı. Habere göre Atatürkçü Düşünce Derneği, Atatürk’e ve Kemalizm’e hakaret eden bir sitenin Google Sites hizmetinden faydalanması sebebiyeti ile Google‘a erişimin engellenmesi için mahkemeye başvurmuştu. ADD’nin resmi web sayfasında konuyla ilgili bir açıklama olmadığı için, bu haberlerin mutlak doğruyu yansıtıp yansıtmadığından emin değilim. O yüzden yazıyı “Eğer doğruysa…” ekseninden götüreceğim. Elbette aksi yönde bir haber ya da açıklama gelmesi durumunda bunu belirtmemiz hiç te umrumuzda olmayan basın meslek ilkelerinden birisi. Misal ADD aslında Google’un değil de, sadece o sitenin kapatılması için talepte bulunmuş olabilir, o durumda yazının bir bölümü hükmünü yitirir tabii. Daha Fazlasını Oku

Çanakkale Geçilmez!

Ne ortaokul çocuklarına verilen dönem ödevleri, ne liseli kızlara okutulan hamaset dolu şiirler, ne tarikatların kitleler halinde gezileri ve o gezilere eşlik eden ebesini ak sakallı dedeler kovalayan embesil hoca’ül rehberler… Bu savaşın, bu zaferin, bu mücadelenin, bu varoluşun tek bir anlamı var, milyon anlam içinde. O da büyük önderin Anzaklara yazdığı mektupta saklıdır. O mektup ki, bugün Avustralya’da, Yeni Zelanda’da o büyük önder için anıtlar yapılmasına sebep olmuştur. Gerisi laf-ü güzaftır… Anlayabilen için de, anlayamayan için de… Daha Fazlasını Oku

Anayasa’nın hangi maddesi?

Bilindiği gibi, AKP ve onun sirayetini keramet kabul eden güruhu, fırsat buldukça, yedire yedire derler ya hani, işte aynen o şekilde Anayasa’nın değiştirilemez hükmündeki ilk 3 maddesinin aslında değiştirilmesi gerektiğini ifade ediyorlar. Bu zaman zaman Anayasa Mahkemesi Başkanı oluyor, zaman zaman AKP Grup Başkanvekili oluyor, kimi zaman, ne bileyim Tokat milletvekili, Muğla milletvekili falan filan. Türkiye’nin daha iyi bir anayasa hakettiğini düşünmekle birlikte; ilk 3 madde ile ilgili nasıl bir problem var anlayamıyorum. Yani yine bilindiği gibi AKP’nin yol haritasını çizenlerin, çizmekle mükellef olanların sıklıkla dillendirdiği gibi kendileri laikliğe karşı değiller, hatta laikliğin Türkiye’deki teminatı pozisyonundalar. Kaleye yakın, dikine oynamayı seven, golü koklayan… Daha Fazlasını Oku

Kemal

Hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye müzakereyle, münakaşa ile verilemez. Hakimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları zorla Türk Milletinin hakimiyet ve saltanatına vaziülyed olmuşlardı. Bu tasallutlarını altı asırdan beri idame eylemişlerdir. Şimdi de, Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hakimiyet ve saltanatını isyan ederek kendi eline bilfiil almış bulunuyor. Bu bir emrivakidir. Mevzubahis olan, millete saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu behemehal olacaktır. Burada içtima edenler Meclis ve herkes meseleyi tabii görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.
M. Kemal Atatürk Daha Fazlasını Oku

Ezberler bozulsun… Mustafa!

Benim için çok önemliydi. Bir filmi daha önce hiç bu kadar merakla beklememiştim. Günler, saatler geçmek bilmedi adeta. Her yerde, her haberde, bir satır da olsa bir şeyler aradım Mustafa ile ilgili. Önce Frankfurt’ta gösterildi, sonra Antalya’da ve geçtiğimiz gece İstanbul’da galası yapıldı. Bugün de gösterime girdi. İlk günden gittik. (1907 sağolsun)

Filmle ilgili beklentimi hangi seviyeye indirgeyeceğime bir türlü karar veremedim. O yüzden bu yazının ruhiyatı da aynı şekilde olacaktır. Çünkü kendi bilgi birikimime göre izlersem beklentilerimin çok altında kalacağını zannediyordum. Tabuların yıkılması adına izlersem hangi tabuları yıkacağımızı da açıkçası merak etmekteydim. Hayatının her anı ayrı bir olay olan adamın hayatı iki saatte nasıl verilecekti? Hangi kısımlar eksik kalacak veya üzerine düşülmeyecek, ya da tam tersi üzerinde çok ama çok fazla durulacak ya da her şey sıradanlaştırılıp belli bir sıkışık kompozisyon içinde mi servis edilecekti? Açıkçası kafamda onlarca soru gidip gelmekteydi. Daha Fazlasını Oku