Beynelnecm

Filmi gece seansında izlediğim için, sinemadan çıkıp da eve geldiğimde saat geceyarısını çoktan geçmişti. Sabah da kalkılıp işe gidilecek, dedim hemen yatağa yumuşak geçiş. Yatağa yumuşak geçiş iyi fikir de, yatakta uykuya geçiş ne zaman kolay oldu ki, o gece olsundu. Girdim yatağa, dön baba dönelim, film de kim ne derse desin etkileyici olmuş, takıldı aklıma. Orasında görüntüler nefisti, burası mantıksız olmuş, şuradaki diyalogda kime gönderme yaptı acaba falan derken dakikalar dakikaları kovaladı.

Baştan diyeyim, yazı boyunca hiç öyle, “Abi yeaa, çok saçma yeaa, bi kere kuantum fiziğine aykırı, ayrımsal parçacık teorisine göre, olay ufkunda geçirdiğin her saniye senin atomlarının zikondriyel boyutlarda yorrakdiyum etkilenmesi ve toşşakovski salınımları sebebiyle…” falan diye kafa şişirecek değilim. Çok şükür belgesel ile bilim-kurgu arasındaki farkı az çok bildiğimden, muhabbete o şekil girenlere zaten uyuzum, yeri gelmişken lafımı da sokayım.

Aksine, bırak serbest çalışsın adam abi diyorum. Film baştan sonra Fizik doktorası standartlarında olmasın aga. Filmin her anı da birebir gerçekle örtüşmesin. Birazını da adam götünden uydursun, nedir yani? Bilim-“kurgu” adı üstünde. Baştan sona bilimin gerçekleriyle örtüşecekse, çekemez ki adam onu. Heyecanı olmaz zaten. Senin dediğin toplumsal gerçekçilik, onun da uzayla gezegenle işi olmaz. Git onu izle.

Neyse, dedim ya, adam serbest çalışsın. “Kurgu”lasın. Yaratıcı olsun. Adamın hayal dünyasında bu varsa, bırak aksın adam gürül gürül. (daha&helliip;)

Fazlasını Oku

Yas Eşiği ve Sosyal Mutabakat

Kritik bir konu, sıkıntılı bir süreç. Kedi gözlü yetkili abiler keşke bizlere “Beyler, 2014 yas tüzüğünü açıklıyorum, instagram orucu 2 gün sımayli orucu 24 saat.” diye yol gösterse de bilgilensek. Yas eşiği neymiş, sosyal mutabakat sınırlarımız nelermiş. Kıyafete bağlı kısıtlamaları da Neslihan Yargıcı’dan veya Okan Bayülgen’den alsak aynı şekilde. Yoksa ayağında New Balance ile 1 Mayıs’a gidilmez ile gözünde Ray-Ban ile Soma’ya gidilmez gibi aynı familya ürünü eleştirilerden nasıl kurtulacağız? Yas evine veya eyleme giderken dolabından en ucuz kıyafeti seçip markalarını gözümüze sokmamalısın diye bir direktif verme keyfiliğinde nasıl bulunabiliyor insanlar?

Öte yandan İzzet Çapa gibi balık ve garnitürden tabağa Soma yazma veya canlı yayınlara baret takıp surata kömür sürerek çıkma gibi artık uç noktalarda işi magazine dökmenin eşik olduğunu düşünüyorum.

E şimdi ama senin de bir eşiğin var illa ki sevgili okuyucu, başkasının da var. Ne yapmalı? Toplumsal bir kırmızı çizgi çekip kutuplaşmak sağlıklı mı? Başta dediğim gibi kritik konu. İnsanları veya kurumları vicdanlarıyla baş başa bırakıp bekçiliğe soyunmamak sosyal mütabakat olarak belirlenmeli der yürüyen merdivenin sağına çekilirim.

Fazlasını Oku

“Kıl”işe

Eskiden sabahlardık ya, hatırlıyorum. Savaş Ay’dır, Siyaset Meydanı’dır, Ceviz Kabuğu, bilimum Okan Bayülgen Show’ları… Haftasonları da böyle konuklu programlar olurdu, ne bileyim konuk çağırılır, onunla ilgili mini bir cv-vtr (ne demekse) izletilir, sonra ropörtajlardan alıntı yapılarak sohbete koyulunur. Çanak sorular, klişe sorular da cabası. Bu programlarda hep “ben olsam şöyle cevap verirdim” diye düşünmüşümdür hep. “Bu alıştırmaların meyvelerini iş mülakatlarında topladım” demek isterdim ama malesef bi erkeklik cinsel organına yaramamıştır bu güne kadar.

Hadi gelin itiraf edelim (E.Özkok mode on), çok acı ya. Bazen size de oluyor mu bu? “Herkes 15 dakikalığına ünlü olacak” muhabbeti gibi biraz. Sanki böyle ölünce Uğur Dündar özel program yapacak sizin için ya da Okan Bayülgen dostlarınızı çağırıp sevdiğiniz şarkıları söyleyecekler, anılar anlatılacak falan. Özel siyaset meydanı yapılacak, arşiv görüntüleri (doğum günü, sünnet v.s) İlkokul öğretmeniniz falan konuşuyor. Neyse konu bu değildi.

“Bir röportajınızda demişsiniz ki…” diye başlayan körler/sağırlar programları gibi bir oyun oynayalım mı? Ya da bir zamanlar Ayşe Arman ablanın yaptığı gibi sanal röportaj gerçekleştirelim. Tümüyle copy-paste, tümüyle “nereden bakmak istiyorsanız oradan bakarsınızla alakalı”… “Bana Bir Şeyhler Oluyor” da vardı bu muhabbet. Medyanın olayları nasıl çarpıttığı, nasıl cımbızladığıyla ilgili. (daha&helliip;)

Fazlasını Oku

Cemaate Girmek Gerek

Daha önce de anlatmış olmam lazım; hayatımın bir döneminde cemaatle yollarımız kesişmişti. Sinsilikliklerine doğrudan, ilk elden, birebir tanık olmuşumdur. Sene 1994-1995. Daha yaşım 11. Lanet okuyarak kaçtım ellerinden. Ben gibi kurtulanlar oldu, o sele kapılan arkadaşlarım oldu. Herkes hayattan kendisine bir şekil yol biçti.

Düne kadar da cemaat görüşüm çok net ortada. Ama artık yeter! Artık muhaliflik, anti-cemaatçilik miyadımı doldurdum. Yanlış yolda olduğumu, cemaate haksızlık ettiğimi farkettim. 2011 itibariyle, düne kadar “ellerinden kurtuldum” şeklinde anlattığım hikayemi artık “vay anam nasıl da kaçırdık balığı?” şeklinde anlatmaya başlıyorum. (daha&helliip;)

Fazlasını Oku

Hoşgörü, İsyan ve Aykut

103 gollü şampiyonluğu saymazsak bizim kuşak için en belirgin şampiyonluk 1996 Mayıs’ında kazanılandır. 40 gün 40 gece bayram edecekken Oğuz-Aykut’un kadro dışı kalmasıyla boğazımızda bir şeyler düğümlenmiş sevincimiz kursağımızda kalmasa da o noktaya ramak kalmıştır. Kim haklı, kim haksız hala tartışır dururuz ama noktayı koyamayız; bu gidişle de koyacağımız yok zaten.

“Nasıl koydu Aykut Kocaman” tezahüratı şampiyonluk yarışında Trabzon deplasmanından sonra efsane haline geldi biz Fenerbahçeliler için. Senelerdir söyledik; söylemeye de devam edeceğiz. Sadece bir slogan değildi bu; bizim kuşağımızın bir dışavurumu, haykırışıydı adeta. Bir bağımsızlık kazanma nidasıydı. Öylesine içten öylesine vurguluydu ki ne zaman söylense bir anlamı olacaktı hep. Kaybolan sesler mezarlığında hiçbir zaman yerini almayacak olan bir fenomen olmuştu bizim için. (daha&helliip;)

Fazlasını Oku

Gündemini Sevdiğimin Ülkesi

Şu ülkenin ortalama bir gününün gündemi bile insanı umutsuzluğa itmek için yetiyor da artıyor bile. Gün içinde iş yoğunluğundan internete girip neler olmuş diye bakma fırsatım olmadı. Eve gelip televizyonda haberlere göz atarken her haberde ayrı bir sinir harbi yaşadım. Şimdi sakinleştim, yazıyorum.

Öncelikle asgari ücret 600.-TL’den 630 TL’ye yükseltilmiş. İşverenler memnun değilmiş ama sosyal sorumlulukları çerçevesinde kabul etmişler bu artışı. Büyük lütuf. Açlık sınırı 830 TL bu ülkede. Yoksulluk sınırı ise 3.021 TL. Hayır parasının hesabını yapamayan yüzbinlerce insan olduğuna her gün defalarca tanık olmasam sorun etmeyeceğim. Ama birileri bu rakamlara para bile demezken, birileri önce ona muhtaç bırakılıyor; sonra üzerine yapılan 30 TL zamma duacı olmaya mahkum ediliyor. İsyanım buna. (daha&helliip;)

Fazlasını Oku

Türbanlı İmamlara Evet!

Türban konusunda özgürlükçü ve insani olan tavrın, serbestlikten yana olması gerektiğini bildiğim -hem de çok iyi bildiğim- halde, türbanın varlık sebebinin insani ve özgürlükçü olmaması münasebetiyle çoğunun/çoğunuzun anti-demokratik ve hatta faşizan bulduğu cenahta yer aldığımı az çok bilirsiniz; bir kere daha not düşeyim. Yazdık bunları kitaplarımızda.

Faşizan mı? Evet. İnsani mi? Hayır. Toplumsal barışa katkısı olur mu bu tavrın? Kesinlikle olmaz. Kimse didaktik cümleler kurup da, telkinlerle özgürlük, demokratlık, bilmemnecilikten bahsetmesin. Zira dediğim gibi hissiyatımın, fikriyatımın ve bu konudaki -bireysel- ideolojimin ne olduğunu kimseden dinlemeye ihtiyacım yok. (daha&helliip;)

Fazlasını Oku