Skip to content Skip to sidebar Skip to footer

Hasan İbn-i Sabbah

Hasan İbn-i Sabbah (ya da Hassan-i Sabbah) ismi ile lisedeyken Bahadır Boysal'ın Leman yada Lemanyak'ta hazırladığı köşe ile haberdar olmuştum. Orada bir işkence uzmanı olduğu, dünya işkence literatüründe (böyle bi literatür mü olur lan?) yer alan çoğu işkence yönteminin mucidi olduğundan bahsediliyordu. "Vay anasını, psikopat bir devlet adamı heralde" deyip geçtim o günlerde, unuttum adını, sanını...

Bakkallarım

Köyde Yılmaz Ağbi vardı. Kendime dair sadece sakız var ondan hatırladığım. Annemin verdiği para başka şey almaya mı yetmiyordu yoksa Yılmaz Ağbi pazarlama gurusu olmadığı için çikolataları görünecek yerlere mi koymuyordu bilmiyorum. Ama aldığım iki şey vardı. Ekmek ve sakız. Tipitip. Çiğniyordunuz şekeri bitince atıyordunuz. Bir de şekersiz sakızlar vardı. Onlar güzel şişiyordu. Ama çok serttiler, kıvama getirene kadar çene kemikleriniz bir hayli yıpranıyordu. Bunları bir kâğıdın üzerine tekrar çiğnemek üzere bırakıyordunuz. İdareli kullanıyorduk yani.

Seyircili seyir defteri

Seyir ve Hidrografi ve Oşinografi ve Kazan Dairemizden Bildirilmiştir. Kaptan'ın Sesi: Etenşın pliiz! Atansiyon sivuple! Ahtung bitte! Dikkat dikkat, Korrrrramiraliniz konuşuyor! Gut ivining leydiz en centılmıns, bonsuvar medam, bonsuvar matmazel, gutın abınd mayne damın und damın, dobriveçer gaspodini gaspoja, bona sera sinyorina sinyorita, selamün-Atatürk! İçinden Dalga Geçen Tiyatro'ya hoş geldiniz, Korrrrramiraliniz hepinize iyi ve neşeli yolculuklar diler. Yolculuk süremiz yaklaşık iki saat, yüksekliğimiz su seviyesi, hızımız saatte sıfır mil! Bir yere gittiğimiz yok, bindiğiniz yerde ineceksiniz.

Gün ağarırken

Gün ağarırken kaç sefer, kaç sefer gelir içime oy bilekler kan içinde, gözlerim dalıyor yaralarım tuz içinde, basmışım acıyor dahası var desem ne çıkar? yüreğim yanıyor gidem toz duman içinde, vuram kahpeler devire söz vermişim bir kere ölmeye, sen sarıl gün ağarmaz deme... giden gitmiyor boş yere, söz vermişiz bir kere söz...

80’lerde çocuk olmak

İlkokul çağında eve geldiğinde mecburen köle isaura izlemektir; yaşadığın çevrede herkesi tanımak ve sevmektir; mahallede top oynarken el arabasından dondurma yemektir; evde sadece sobanın olduğu odanın sıcak olmasıdır; artık olmayan boş arsalarda top oynamaktır; ilk futbol maçına gittiğinde stadlarda ışıklandırma sistemi olmamasıdır; commodore 64 ile river raid oynamaktır; istanbul sokaklarında güvenle gezip dolaşabilmektir; televizyonda tek kanal olmasıdır; tonton ailesi, susam sokağı, taş devri, cosby ailesi, alf, kara şimşek, görevimiz tehlike, a takımı, bonanza, fame izlemektir; clementine izleyerek korkmaktır; adile naşit'le yaşamaktır...

Sinema salonlarındaki soğuk savaş

Nedir yani, kalmadı mı başka dünyevi mesele ? Kalmadı kardeşim. Sağından ve solundan, iki taraftan da hamle alabileceğin bir strateji dünyasından bahsediyoruz. An farkıyla kalende golü yanında kolu görebileceğin, saatler boyu sıkışık pozisyonda oturabileceğin ve bundan dolayı ki dikkati elden bırakmaman gereken bir sinir harbi. Az kaldı, ışıklar sönüyor...

Bi’ kafa bi’ sigara

90'da Hisar konserlerinin yapıldığı yerde ana kucağında İngiltere - Kamerun maçındaki Milla'nın dansını izlemeyle başladığım "dünya kupası" maceramın son ayağı çok da keyif vermedi açıkçası. 5 yaşında izlediğim kupadan bu yana 16 yıl yani 4 kupa geçti, en olgun çağımızdaki kupadan beklentilerimiz de fazlaydı doğal olarak. Yazının sonlarına kadar özel isimlerden bahsetmeyeceğim, ama yazının sonunu en özel isimle bitireceğim. Günümüz futbolunun stratejileriyle gol yememeyi şiar edinen takımların arenası artık burası, yıldız yaratan değil yorucu bir sezonun ardından yıldızları söndüren turnuva artık burası, bahis ağzıyla konuşursak "under" oranlarının yerlerde süründüğü "over" oranlarının ise fezada uçtuğu yer artık burası, 1-0'ı korumak uğruna ileri uç elemanlarını çıkaranların diyarı artık burası. Dolayısıyla hata bizdeydi ve bir şeyi atlamıştık: ütopiklik hayatın her alanında bumerang gibi suratınıza çarpmak gibi bir şiar edinmişti.

SA’nata SA’ygı *

Efendim bu olayın kahramanları TeknoSA ve Akbank. TeknoSA, Taksim'deki mekanından pek fazla hazzetmemiş olacak ki Akbank Kültür ve Sanat Merkezi'nin alt katına konuşlanmayı uygun görmüş. Malum burası daha bi' ayak üstü, daha bi' "fast food". TeknoSA, son iki harfinden de anlaşılacağı üzere sanatın ve sanatçının dostu Sabancı ailesinin bir ferdi. Yalnız bu fert biraz cabbar cevval, çünkü dur durak bilmeden her yerde kendini göstermeye meyilli bir profil çiziyor. Ama gel gelelim Sabancı ailesinin imajını zedelemekten geri kalmıyor, çünkü Sabancı ailesi bugüne bugün "Picasso" ile şimdilerde "Rodin" ile sanata verdiği değeri cümle aleme göstermiştir (!) Bi' yandan "Rodin"le millete sanat aşılarmış gibi yap, öte yandan sanat merkezlerini yok et. İmajın her şey olduğu bu devirde, Allah'ı para olanların SAnata SAygı'sı ancak bu kadar oluyor ne yazık ki.

Bir kupa insanın kalbini kaça bölebilir ki?

Kupa başlamadan birkaç gün önce ofise "buraya televizyon alalım" dedim. Şiddetle karşı çıkıldı. Niye anlamadım. Maçları yarım yamalak seyredebildim. O yüzden maçların hepsini izlememişin, ne favoriler vardı daha demeyin. Benim adım Hıdır, elimden gelen budur. (FIFA ev kirasını ödesin) Kupadan önce gruplara bakarken ben kendi ölüm grubumu belirledim. Angola'nın olduğu gruptu. Dünya kupasının geleneği mazlumun yanında olmaktı. Angolayı favorim yaptım. Gruptan ikinci çıkarsa adak adadım horoz keseceğim diye. Angola çıkamazsa gruptan çıkanları tutacaktım. Bu da ahde vefa ilkesi gereğiydi.

Yeni yazilar neden ayagina gelmesin?