Gereğinin Yapılması Talimatı

İbrahim Tatlıses vurulup da hastaneye kaldırılınca başbakan aramış hastaneyi. Gereğinin yapılması talimatını vermiş. Nasıl bir talimatsa artık bu, eğer verilmeseymiş doktorlar “önce bir kayıt yaptırın, onların verecekleri formla laboratuvara gidip kan tahlili yaptırın, sonra onu alıp başhekim yardımcısının odasında Leyla Hanım var, ona onaylatın, sonra film çekicez, onun için de şurdan sıraya girin, röntgen filmini de alıp bize gelin, bir bakalım durum neymiş.” diyeceklerdi herhalde. Ölümden döndü başbakan sayesinde adam.

Daha önce de Aslantepe Ali Sami Yen Spor Kompleksi Türk Telekom Arena Stadyumu (breh breh isme bak) inşaatı açmaza girince verilmişti bu talimat. Kayıp oğlunu arayan acılı bir annenin feryadını dindirmek için de verilmişti sanırım. Sel bastı Ağrı’yı, gene verildi. Dolmuşcular ayakta yolcu almanın cezasına itiraz ettiler, hemen verildi. Sürekli veriliyor. Nasıl bir devletsek anasını satayım, emniyetinden, sağlığına, diplomasiden, spora, kültüre sanata, yapılması gereken ne ise, onu yapmak bile talimat gerektiriyor. Hem de öyle bürokrat, teknokrat da değil, bizzat başbakan verecek. Yoksa gereken yapılmıyor. Yapılmaz.

Fazlasını Oku

Gömleğim Beyaz, Yakası Kolalı

CHP’de yaşanan Deniz Baykal skandalının ardından büyük bir coşkuyla göreve başlayan Kemal Kılıçdaroğlu, mazbatasını almasının 3. günü olan bugüne kadar o denli eleştirildi ki, insan “lan süpermene ihtiyacınız vardı da, Tayyip’in orda işi ne?” diye sormadan edemiyor.

Adam daha koltuğa mabadının izine bırakamadan partide hiçbir şey değişmediğine, boş vaadlerde bulunduğuna, söylemlerinin popülist olduğuna dair tonla eleştiri yapıldı.

Elbette mevzubahis siyaset olduğunda, bu tarz eleştirilerin mesnedi hakkında yorum yapmak yersiz. Zaten siyaset dediğimiz şey de bu temeller üzerine kurulu. Eleştireceksin, küçümseyeceksin, kabullenmeyecek, yerli yersiz hakaret edeceksin. Formülü basit.

Lakin, Mehmet Ali Ilıcak isminden münhasır, tek titri Kemal Ilıcak ve Nazlı Ilıcak çiftinin oğlu olmak olan eski medya patronu ve 37 ekran televizyon tedarikçisi şahsın twitter üzerinden başlattığı Etro gömlek konusu, her türlü bayağılığı kabul edebileceğimiz siyaset çerçevesi için bile bomboş duruyor.

İlk etapta gömlek 350 TL idi, bir ara 350 Euro oldu, şimdi 500 TL’ye bağladılar. Hatta bir tanesi 495 TL’lik gömlek diye işaret etmiş. Kredi kartına 6 ay taksit bile var. Big Sale…

Şurdan girelim, bu adam yıllarca devletin en üst dereceli memurlarından birisi olarak çalıştı. SSK Genel Müdürlüğü yaptı. Bugün SSK’ya işimiz düşse, bu adamın 6-7 kademe altında çalışan sikindirik bilmem ne şefi, bilmem ne amirinin önünde el pençe divan durursunuz abi. SSK Genel Müdürü’nü Okul Müdürü mü sandıydınız?

Hadi onu geçtim, ee zaten milletvekili adam, tonla maaş alıyor. Takip bile edemiyorum artık 10.000 filan olmuş mudur?

Yauv, hadi yılmadım, onu da geçtim; kendimi ayrı tutuyorum, daha 1-2 senedir iş hayatında olan bir Ulvi karakteri bile bugün milyarlık takımlar, göynekler, pantullar alabiliyor kendine. Kemal Kılıçdaroğlu’nun alması neden garip? Haksız mıyım?

Havuzlu villalar, milyon dolarlık gemicikler, ABD’de alınan burslar vesaireler milyon kere gündeme gelmiştir de, bu kadar yaygara kopmamıştır soktuğumun ülkesinde. FirstLady’nin milyarlık türbanlarına, Fransız markaların ayakkabılarına döktüğü avrolara, köşkün restorasyonu sırasında bir tanecik bardağa yüzlerce avro saçılmasına ses etmeyen, edemeyen, ettirilmeyen kıtalar; gömlek edebiyatı yapıyorlar. Pes!

Son söz, Kemal Kılıçdaroğlu ile mucizevi bri değişiklik olmayacağını öngörecek kadar biliyorum bu ülkeyi, lakin, dur lan, 2 günlük Genel Başkan üzerinden “Bundan cacık olmaz, teneke bu teneke” demek te, hiç iyi niyetli bir tavır değil. Aklınızı alırım, efendi olun!

Fazlasını Oku

Korkun!


Allah’tan da korkmazsınız ya, allah gibi korkun Tekel İşçileri’nden… Korkun kurduğunuz bu rant, bu talan, bu peşkeş iktidarına zeval gelecek diye… Korkun hakkını çaldıklarınız, bir gün Tekel İşçileri gibi karşınıza dikilecek, hesap soracak diye… Salın üstlerine üniformalı piyonlarınızı… Eksik kalmasın, tutuşturun ellerine biber gazını, portakal gazını… Vursun copunu erkek, kadın, genç, yaşlı demeden… Durdurun otobüsleri, kimliklere bakın tek tek… PKK teröristine yapamadıklarınızı işçiye, emekçiye uygulayın hadi… Siz değil misiniz anlı, şanlı, son Osmanlı, demokrasi yıldızı?! Ama yooook! Yüzünüze tükürecekler çok az kaldı!!!

Fazlasını Oku

Çizgi Film

Bazen çizginin gerisinden izlemek gerekir. Karşındakiler bir film gibi akarken. Siyasi duruşun ne demek olduğunu bile kavrayamayan bir siyasi travmada, şiir okudu diye cezaevinde cezasını çeken bir adama acımakla başlar herşey. Yabancı değildi, Saray ilçesi Pınarhisar’a giden yolda, araç konvoylarını, zenginliği görürken… Ondan birkaç sene öncesi gol kralı Tanju Saray Cezaevi’nden el sallamıştı, Mercedes’in vergisini kaçırdı diye… Eşber Yağmurdereli de aynı zamanlarda oradaydı, ancak Tanju’nun el sallaması daha popülerdi.

Ordu vardı bu filmde, Irak’ın nasıl “Cumhuriyet Muhafızları” tarafından korunamadığını tartıştığın yıllarda, bu ülkenin her karışını emanet ettiğin bir ordun vardı. 1980’lerde komutanların cümle aralarında ısrarla söylediği “Bana benim dağlarımı bombalatmayın, bu ülkenin polisi var, jandarması var, beni eşkiya peşinde koşan ordu yapmayın, yapı buna müsait değil” dediğinde, “görev senin, işte dağlar” diye bugün bile kendi dağlarını bombalatan politikacılar var.

Bu politikacılar şiirler okudular, kışla ile minare arasında kaldığı tasvir edilen yazarların minare tarafından.

Ordu tarafında aslında bugün de sorun yok. Oğlu sağlık problemleri ile askere bile gidememiş bir politikacının çoğulcu demokrasi eşliğinde, taraflı haberlerden dolayı yıpranması dışında.

Bugünlerde bırakılan ordu brifinglerinde Hakkari’deki baskınla ilgili sert bir soru gelmişti. “Şehit sayımız yüksek, bunun hesabını nasıl vereceksiniz?” diye. General (emekli olunca sorgulanma ihtimali yüksek) “Biz bu şehitlerin hesabını veririz de, şehit hesabına girersek Çanakkale’nin hesabını kim verecek” diyerek, son zamanlarda bazı belediyeler tarafından sahiplenilen bu I.Dünya Savaşı savunma cephemiz ile ilgili gerekli yerlere ayarı ince de olsa vermişti.

Yıllarca militarizmden kurtulmuş bir ülkeyi hayal ederken, güvendiğim ordunun beni sınırlarımda korumasını hayal ettim. Çizginin gerisinde izlediğim bu film her geçen gün çizgi film halini alsa da, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin silah mühimmatına el koyan Türk Polisi’nin, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde beklediği, ağır silahlanmasına izin veren yasa tasarısından sonra, Ege’de Türk F-16’sını düşürmeyeceğinin garantisini, aynı yasa verir mi acaba?

Bir de gizli tanık gelir, düşürmeseydi şurayı bombalayacaktı der… Ardından bir gece “Saldır!” emrini “Ay” ışığında Allahü Ekber dağlarında tatbikat yapan orduya verecek zannettikleri bir adamdan çekinirler. Tatbikat yapılmasın derler, korkarlar gitmezler… Tatbikat bu, seminer…

Fazlasını Oku

Cihaner’e Özgürlük!

Erzurum, Erzincan ekseninde dönen yargı krizi ile ilgili iki satır yazmam lazım. Süreci ne kadar dikkatli takip ettiniz, bilmiyorum. Oldukça karışık ve gergin bir şekilde 3-5 günümüzün konusu olup yerini Balyoz darbe planına bıraktı. Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner ise hala tutuklu.

Süreci biraz başa alıp, daha yalın, daha sade bir şekilde anlatmak gerekiyor. Zira o kadar çok bilgi, o kadar çok görüş, o kadar çok cümle var ki, zaman zaman asıl görmemiz gereken resmi görmeyebiliyoruz.

Elbette, süreci en iyi ben biliyorum, ya da benim söylediklerim kesin doğru gibi bir iddianın sahibi değilim. Sadece uzaktan bakabildiğim, seçebildiğim resimleri burada anlatacağım. Bir şey eklemek isteyen, beni düzeltme ihtiyacı duyan olursa, aşağıdan buyurabilir.

İsmailağa Cemaati’nin Erzincan’da taban oluşturmak amacıyla faaliyette olduğu, küçük yaştaki çocukların gizli yatılı okullarda din eğitimine tabii tutulduğu gerekçeleri ile Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı Cihaner bu cemaate dair soruşturma başlatıyor.

İddialara göre savcının talimatı ile bazı adreslerde arama yapması gereken polislere amirleri “çok içeri girmeyin, şöyle bir üstün körü bakın çıkın” emri veriyor.

Yasal izinle yapılan telefon dinlemelerinde cemaat üyelerinin kendi aralarında bu konuları konuştukları ve bir takım yerlerden yardım istedikleri kayıtlara geçiyor.

Daha sonra Erzurum Özel Yetkili Savcısı Osman Şanal’a Erzincan’da yapılan soruşturma ile ilgili bir ihbar mektubu geliyor. İhbar mektubu cemaatin silahlandığını işaret ediyor. Şanal bu mektuba dayanarak, dosyayı Erzincan’dan istiyor. Yine telefon konuşmalarında cemaat üyelerinin dosyanın Erzurum’a gideceğinden haberdar olduğu ve buna oldukça sevindikleri gözlemleniyor.

(İhbar mektubu silahlı örgütü işaret etmesine, buna dayanarak özel yetkili savcının çok daha ciddi bir cezai yaptırım talep etmek durumunda olmasına karşın cemaatteki rahatlama gerçekten ilginç.)

Erzincan Başsavcısı ise oldukça direnmesine rağmen, -sanırım mecburiyetten- dosyayı Erzurum’a gönderiyor ve tabii ki tutuklanan cemaat üyeleri bir bir salıveriliyor.

Daha sonra da malumunuz üzre Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner evrakta sahtecilik, imar kirliliği vesaire gibi suçlamalarla tutuklanıyor. İmar kirliliği dedikleri de lojmanına yaptırdığı bir kameriye… Çok büyük bir suçmuş gerçekten. Bence nerden baksan 56 sene yatarı var.

Anayasal düzenle sorunları oldukları belgelerle ortada olan bir cemaatin üyeleri müebbet istemiyle yargılandıkları davadan bir bir beraat alırken Cumhuriyet Başsavcısı Cihaner’in serbest bırakılması talebi Erzurum’daki mahkeme tarafından sürekli reddediliyor. Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki ilk JİTEM soruşturmasının mimarı (Yetkisizlik nedeniyle dava açılması engellenmiş.) Cihaner, şimdi JİTEM’le içiçe geçtiği söylenen Ergenekon örgütüne üye olmakla suçlanıyor. Nerden baksan acayip…

Asıl bomba Cihaner’in avukatının sözlerinde gizli belki de:

“Mahkeme kararıyla yapılan yasal dinleme kayıtlarında cemaate kimler bulaşmış, bu dinlemelere kimler takılmış, yasadışı nitelikli ranta dönük, ihaleye fesat karıştırmaya dönük kimler takılmış hem de bakan düzeyinde kimler takılmış asıl bunu araştırmak gerek. Bir araştırma komisyonu oluşturulacak kadar takılmalar var. Yani Danıştay’daki işi çözme dahil, onun için aracı bulma dahil, çözerse oğluna iş bulma dahil, neler takılmış kimler takılmış. Ve o arada dinlemelerden anlıyorsunuz ki, Erzincan’daki soruşturmaya konu olan şüpheliler soruşturmanın Erzurum’a alındığını duyunca ‘Müjde Erzurum’a gideceğiz’ diye şakır şakır oynuyorlar. Oysa bu soruşturmanın Erzurum’a gitmesi için daha ağır, müebbet hapis cezasını bile gerektirebilecek bir suç sayılması gerekiyor. Peki ama insanlar daha ağır bir cezayı gerektirecek bir yargılanmaya gidiyorlar diye sevinçten oynar mı? Nitekim soruşturma Erzurum’a gidince, ağırlaştırılmış müebbet hapis talebiyle dava açılıyor çünkü orada başka türlüsü mümkün değil; ama tutuklular teker teker serbest bırakılırken, daha önce bu soruşturmayı yürüten başsavcı örgüt üyesi diye tutuklanıyor. İşte tablo bu… Burada hem cemaat işi var hem de konunun altın madeni ayağı var.”

“Konunun altın madeni ayağı var.” kısmı dikkatinizi çekti mi? İddiaya göre ilgili soruşturma çerçevesinde yapılan telefon dinlemelerinde eski Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe, eski Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler, Yeni Şafak gazetesinin sahibi Ahmet Albayrak ile işadamı Mehmet Çelik’in isimleri geçiyormuş. Bir Çevre Bakanı, bir Tabii Kaynaklar Bakanı ile bir işadamı ne gibi bir konuda görüşüyordur, ehh, az çok bellidir sanırım. Başsavcı soruşturma dosyasına bu tesadüfi delilerin araştırılması gerektiğini içeren bir not düşüyor.

Ne oluyor o nota? Ne olacak, Erzurum Özel Yetkili eski Savcısı Osman Şanal, yukarıdaki isimler de dahil 282 kişi hakkında ek kovuşturmaya gerek olmadığına hükmettiği için o notun da bir hükmü kalmıyor.

Hayır, dini bütün insanları içeri almaya çalışması, bakanlarımıza dil uzatması yetmezmiş gibi bir de lojmanına kameriye yaptırmış imar katili Ergenekoncu… Allahım bana sabır ver…

Fazlasını Oku

Yasama, yürütme, yargı…

Kuvvetler ayrılığı diye bir ilke var. Yasama, yürütme, yargı kuvvetlerinin tek elde toplanamayacağını anlatıyor bu husus. Vatandaşlık derslerine giren komutanların anlattığı kadar biliyoruz biz de işte. Lakin önemli; diktatoryal rejimlerle, demokratik ve hukuka bağlı yönetimleri ayıran ince bir çizgi.

Elbette Türkiye koşullarının ne derece bu imkanı sağladığını biliyoruz. Lakin Başbakan’ın ve iktidarın genel tavrı ve özellikle zat-ı şahaneelrinin torbasından çıkan son demeç kadar garabet içinde de değil. Zira parti kapamanın Meclis yetkisinde olması gerektiğini söylemiş hazretleri.

Kastettiği parti kapamaya tümden meclisin karar vermesi ise zaten ne kuvvetler ayrılığına uyuyor, ne de koltuk sayısı yetenin dilediği muhalefet partisini kapatabileceği gerçeği ile huzur veriyor. O açıdan o ihtimali baştan eleyelim. Onu kastetmemiş olmalı.

Haa Başbakan’ın kastettiği yargı işini yapsın, incelesin, soruştursun, oylasın, son onayı meclis versin şeklindeyse teoride çok da mantıksız olmamakla birlikte, pratikte bu uygulamanın sağlıklı bir demokrasiye ve parlementer sisteme ihtiyaç duyacağı aşikar.

Parti kapatılması ile ilgili düzenleme yapılması elzem. Şartsız, koşulsuz desteklerim de, hükümete dair herhangi bir gensoru teklifinin ya da herhangi bir bakan, vekil hakkındaki Yüce Divan teklifinin o meclisten geçemediği, geçemeyeceği aşikarken, sandık çoğunluğunu elde etmiş bir partinin anayasal düzene karşı olması durumunda seni kapatalım mı diye yine o parlementoya sormak ne kadar mümkün? Ne kadar gerçekçi?

Gerçi tartışma sandık çoğunluğunu almış bir parti kapatılabilir mi, kapatılamaz mı konusuna indirgenecek ya da Menderes’in tahayyül ettiği parlementer ruh “Siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz” şeklinde beden bulacak ama, asıl mevzu Türkiye’nin parlementer sisteminin ne kadar sağlıklı çalıştığı şüphesiz.

Nasıl sağlıklı çalışacak peki bu perlemento? Bilmiyorum ki… Herhangi bir yasayla, barajla, ıvır, zıvırla olacak mesele de değil bu. Çünkü biz biliyoruz ki bu ülkenin parlementosu AKP’nin verdiği bir teklifi, CHP verdi sanarak reddeden milletvekillerinden teşekkül. Dolayısıyla lider sultasından kurtulmuş aklı başında vekillere ihtiyaç var. Demokrasi ve dolayısıyla temsili demokrasi halkın ne kadar umrundaki o halkın seçtiği vekillerin umrunda olsun?

Bir de işin sandıktan çıkan partiye sonsuz yetki verilmesi meselesi var. Bundan bir kaç yıl önceydi sanırım demokrasi meselesini tartıştığım bir arkadaşım halkın tercihinin üstünde bir güç yoktur demişti. Kendisine göre halk dikta rejimine, şeriat rejimine ya da komünist bir rejime oy kullanarak karar verebilirmiş. Tartışma orda bitmişti tabi. Benim aklıma Hitler geldi, o da sanırım ne denli saçma bir cümle kurduğunu farketti, karşılıklı sustuk.

Anayasa değişikliği meselesi konuşuldukça bu tip tartışmalardan bolca yapacağız sanırım. Gerçi yapalım da zaten. Eğer toplumsal uzlaşma diye bir şey lafta kalmayıp, toplumun her kesimi tarafından alabildiğine etraflı tartışılabilecekse ne mutlu…

Fazlasını Oku

Devletin Zirvesinde Gizli Kamera

Herkesin aylardır takır takır yazdığı, çizdiği, yorumladığı Kürt açılımı konusunda kelime üretmek dahi gelmiyor içinden. Koskoca Türkiye Cumhuriyeti deyip duruyoruz ya, bu süreç o koskoca Türkiye’nin nasıl bir zihniyetin elinde olduğunu ortaya koydu resmen. Bahsettiğim zihniyet sadece iktidar değil, bilfiil, her şeyi ve her yanıyla yönetici erki. Buna muhalafet, hatta tüm unsurları ile TBMM’de dahil.

Aylar önce Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın peşpeşe yaptığı ABD ziyaretleri sonrası Çankaya’dan peşisıra açıklamalar gelmişti “Tarihi fırsat kaçıyor” diye. Bu fırsatın ne olduğu, nereye kaçtığı hala daha belli olmamakla birlikte, Kürt açılımı olarak ortaya çıkan, demokratik açılıma evrilen süreç resmen bu söylemle başlamıştı diyebiliriz.

Şimdi, iktidar şöyledir, muhalefet böyledir, açılım şurdan sakattır, burdan elzemdir diye ortada hasıl olan kakofoniye destek çıkacak değilim. Ne mecalim var bunun için, ne de arzum. Benim derdim böylesine kritik bir mevzuda bile bir araya gelemeyen iki liderdir. İktidar lideri ile anamuhalefet lideri, yani Türkiye’nin en kritik politikacılıları aylardır görüşecek mi görüşmeyecek mi diye kilitlendik, izliyoruz.

Onla tek şartta görüşürüm, telefonda görüşmem, mektup yazdım, daha gelmedi ki, müsaitseniz hayırlı bir iş için gelicez, televizyonda görüşürüm, kamera olmaz, kameraman olmaz, robot kamera koyalım, gizli kamera şekli yapalım… Eytereah beh! Gizli çekim porno mu lan bu kadar tantananın altındaki sebep?

Bu mudur arkadaşım sizin ülke yönetme biçiminiz? Bu mudur kritik meseleleri ele alma, ülke gündemini şekillendirme yolunuz, yordamınız? İlkokul çocuğu gibi atışma konusunda üstünüze yok biliyoruz, zerre de utanmıyorsunuz da, etrafınızda 50 tane danışman fink atıyor; bir tane mi akıllı bir adamınız yok?

Vallahi delirdim sonunda. Adam makam odasına gizli kamera koymuş yahu hahaha, öbürü de kamera beni şişman gösterir diyor, başka da bir şey demiyor.

Fazlasını Oku