Kurtuluş Mücadelesinin Yerel Kongreleri

Geçen haftalarda başladığım alıntı sözlere (yazılara) bu hafta Bülent TANÖR ile devam ediyorum. Oldukça sık başvuracağımız bir aydın olan Tanör ortaya koyduğu eserlerle Anayasa Hukuku geçmişimize ve Devrim Tarihi incelemelerimize farklı bakış açıları getirmiş, sorgulayıcı bir metotla olayları neden-nasıl disiplininde oldukça derinlemesine olarak analiz etmiştir. Devrim Tarihini araştıranlar için hocanın yazmış olduğu eserler birer başucu kitap niteliğindedir.

Bülent TANÖR’ün en özgün çalışmalarından biri de Ulusal Kurtuluş Savaşı öncesi ve sırasında incelediği yerel kongre hareketleridir. Tanör bu incelemesini “Türkiye’de Kongre İktidarları (1918-1920)” adı altında kitaplaştırmış ve inceleme 1998 yılında Gazeteciler Cemiyeti Sedat Simavi Sosyal Bilimler ödülünü kazanmıştır. Baştan söylemek gerekirse yazı biraz uzun olacak ve fazla kişi okur mu bilmem ama neden-sonuç ilişkilerine önem verenlerin sabırlıca ve dikkatlice okumalarını tavsiye ederim.

Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanması ile başlayan ve sonunda Türkiye Büyük Millet Meclisi’ nin açılması ile son bulan ulusal nitelikte olmayan yerel kongre hareketlerini inceleyen Tanör, hiçbir tarih kitabında okutulmayan gerçekleri de ortaya koymuştur. Evet, ne yazık ki incelemede yer alan birçok bilgi ilköğretim-lise müfredatlarını bırakın, üniversitelerde İnkılap tarihi derslerinde bile okutulmaz. Her Türk gencinin bildiği 3 kongre vardır. “Amasya-Erzurum-Sivas” Bunların dışında ülke toprakları içinde ne olup ne bittiği anlatılmaz. Ulusal Kurtuluş Savaşı 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkması ile başlar 9 Eylül 1922’de Türk ordularının İzmir’e girmesi ile biter. Kronolojik sıralamada arada hiçbir detay incelenmez belli başlıklar hap gibi öğrencilere yutturulur, kongre kararları ezberlettirilir, Misak-Milli’den bahsedilir, Meclis açılır, savaşlar kazanılır ve düşman denize dökülür. Oysa ki bu mücadelenin nasıl gerçekleştiği üzerine en önemli detaylar bu “Yerel Kongre Hareketleri”dir ve de “I. TBMM”dir. Bunlarla ilgili müfredatta bir şeyler okuyan, bilen varsa buyursun anlatsın; ben dinlemeye hazırım. Ben görmedim çünkü okuldan mezun oluncaya kadar. Ama şu anda merak ediyorum bunları anlatmadan nasıl bir neden-sonuç ilişkisi kurabilmiş müfredat yapıcılar? Doğru ya neden-sonuç ilişkisi ile yetişen nesillere gerek yok, ezberle yetişenler bizim için kafidir.

Yerel kongre hareketleri basit bir işgale tepki toplantıları olmamıştır. 1923 yılında kurulacak ulus egemenliğine dayalı Türkiye Cumhuriyeti’nin temel yapı dinamiğini oluşturmuşlardır. Bu dinamik kadrolar yapılacak olan devrimlerin tabana yayılmasında ve içselleştirilmesinde öncü rolünü oynamışlardır.

Yerel kongre hareketleri içinde alınan kararlar yeni bir devletin kurulacağına ve geçmiş dönemin aksine köklü reformlar eşliğinde farklı bir siyasal yapı olacağının göstergesi olmuşlardır.

Çinli general ve teorisyen Sun Tzu ‘nun şu sözü oldukça önemlidir, “Mükemmellik her savaşta çarpışarak kazanmak değildir. En iyi strateji savaşmadan kazanmaktır.” Ulusal bağımsızlık savaşını dikkatle incelediğimiz zaman da strateji olarak önce demokratik bir meşruluk kazanma amacı vardır. Mustafa Kemal Paşa Samsun’a çıktığından itibaren halkı Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Örgütü altında örgütlemeyi, sonrasında ulus egemenliğine dayalı bir Millet Meclisi oluşturmayı hedeflemiştir. İşgalleri dünya kamuoyu nezdinde protesto etmiş ve son çare olarak silahlı mücadeleyi benimsemiştir. Önce ordu kurmak yerine millet meclisi kurmak gereğini Erzurum Kongresi’nin ilk günkü konuşmasında şu şekilde ifade etmiştir. “Ve ulusun kaderinde sözünü yürütecek bir ulusal iradenin ancak Anadolu’da doğabileceğini belirttim ve ulusal iradeye dayanan bir millet meclisi meydana getirmesini ve gücünü ulusal iradeden alacak bir hükümetin kurulmasını ilk çalışma amacı olarak gösterdim.”

İşte Mustafa Kemal Paşa’yı Anadolu’ya çeken güç burada yapılmakta olan yerel kongrelerdir. Anadolu’nun, İstanbul’un aksine işgallere tepki göstermesi direniş mücadelesi başlatması bu gücün çıkış kaynağı olacaktır. Teslimiyeti ve tepkisizliği reddeden bu kongreler direnmeyi ve mücadeleyi tercih etmişlerdir. Kırılganlıkların ortaya çıkmaya başlamasında ve işgalci kuvvetlere karşı direnmenin ancak ulusal bir birlik mücadelesi sonucunda neticeye ulaştırılacağını anladıklarında, Mustafa Kemal‘in önderliğinde birleşerek Ulusal Bağımsızlık Savaşında saf tutmuşlardır.

Hani dedik ya bize anlatılan kongrelerin sayısı 3’tür diye. Bunların iki tanesi de Yerel Kongrelerdir. Sadece Sivas kongresi ulusal tabanlı bir katılımla gerçekleştirilmiştir. Bunun dışında 30 Ekim 1918’den Ekim 1920’ye kadar Anadolu ve Trakya da yaklaşık 30 kadar önemli kongre toplanmıştır. Başlıca yerel kongre merkezleri Kars, Ardahan, İzmir, Balıkesir, Nazilli, Alaşehir, Muğla, Edirne, Lüleburgaz, Tokat, Afyon, Pozantı’dır. Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a ayak bastığı tarih olan 19 Mayıs 1919’a kadar 8 tane kongre yapılmıştır. Ve yine ilk ulusal katılımı sağlayacak olan Sivas Kongresine kadar 15 kongre toplanmıştır. İlk kongrelerin toplanış yerlerine dikkat edecek olursak bu yerler Elviye-i Selase’dedir. Mondros mütarekesi gereğince eğer bu illerde olası bir kargaşalık halinde işgal hakkı İtilaf Devletlerine aitti. Kongrelere katılan delege sayısını incelediğimizde Yerel kongrelere katılım sayısının oldukça fazla olduğunu görebiliriz. Sayı olarak en çok katılım 236 delege ile Üçüncü Büyük Edirne Kongresi’ne (9-14 Mayıs 1920) olmuştur. Sonrasında 165 delegenin katıldığı İzmir Büyük Kongresi (17-19 Mart 1919), üçüncü sırada ise 131 delegenin iştirak ettiği Büyük Kars Kongresi (17-18 Ocak 1919) yer almaktadır. Ulusal ölçekli Sivas Kongresine ise 31 delege katılmıştır.

Yerel kongreler sıradan kuruluşlar olmamıştır, ileride Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu zaman cumhuriyetin kurucu kadrolarını bu kongreleri gerçekleştiren sınıflar üstlenecektir. Bu yüzden büyük bir dinamizm taşımaktadırlar. İki yıllık süreçte (Ekim 1918-Ekim 1920) bilinen rakamlara baktığımız zaman toplam 1396 kişi kongrelere katılmıştır. Bu da seçim kültürünün yerleştiğinin kanıtıdır. Geçmişten günümüze baktığımız zaman siyasi katılım düzleminde Cumhuriyetin ilanı ile de beraber kesintiye uğramayan en yerleşmiş kültür, seçim kültürü olmuştur. Temsil ilişkisi seçme ve seçilme bağında çok geniş katılımlar dahilinde yapılmıştır. Bu katılım oranı çoğu zaman gelişmiş ülkedeki katılım oranlarından daha fazla olmuştur.

Yerel Kongreler “Savunma, güvenlik, maliye, kamu düzeni, toplumsal yaşam başlıklarında belli başlı kararlar almış ve bunları uygulamaya geçirmişlerdir. Fiilen bir devlet görevi görmüşlerdir.

Bu kararların alınmasında ve uygulanmasında öncülük eden bir kadro olduğu muhakkaktır. Bu kadro genelllikle eşraf, serbest meslek sahibi, tüccar, esnaf, din adamı ve kamu görevlisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kadronun ortaya çıkışı bir tesadüf eseri değildir. İttihat ve Terakki iktidarı ile beraber yükselmeye başlayan bir Türk Burjuvazisi gerçeğidir. “Türkçü Milli İktisat” politikaları “Müslüman Boykotları” bu sınıfın doğmasına öncülük etmiştir. Bu politikalar ile gelişmeye başlayan toplumun orta sınıfı belirli bir refah düzeyine ulaşmaya başlamaktadırlar. Olası bir işgal, olası bir paylaşım bu sınıfın çıkarlarına ters düşecektir. Ayrıca Tanzimat’la başlayan yerel yönetimler ve yerel meclislerin getirdiği siyasal bilinç, bu sınıfın haklarının korunmasında doğrudan katılımı sağlayacakları yegane demokratik tepki mekanizması olacaktır. Yerel örgütlenmelere öncülük eden kadroların başında İttihatçılar da gelmektedir. Onların bu örgütlenme mücadelesinde üstlendikleri rol oldukça yüksek düzeydedir. Dünya Savaşından yenik çıkılması ve İttihatçı önderlerin ülke dışına kaçması sonrasında partinin kendini feshetmesi büyük bir yenilgi idi. Ancak İttihatçılığın taşra kolları yine ayaktaydı. İstanbul da mütareke sonrası başlayan İttihatçı avı ve sonrasında sürgünler bu kadro üzerinde büyük bir baskı oluşturmakta idi. Bir yandan Hürriyet ve İtilaf partisi üyelerinin genel anlamda teslimiyetçi yaklaşımları ön plana çıkmışken taşradaki İttihatçı kadrolar bunun tam tersi bir role büründüler. Halkın örgütlenmesinde ve birleştirilmesinde yeniden ön plana çıkacaktırlar.

Bu kongre hareketlerinden kimi devletçikler de doğmuştur. Bunların en önemlisi “Cenûb-i Garbî Kafkas Hükümet-i Cumhuriyesi”dir. Bu hareket oldukça önemlidir çünkü 18 maddelik bir anayasa yapmış, vatandaş deyimini ortaya koymuş, 18 yaşını bitiren her erkeğe seçme, 25 yaşını bitiren her erkeğe de “mebus” seçilme hakkını vermiş ve cumhuriyet rejimini uygulamaya geçirmiştir. Kısa süren bir denemeden sonra İngiliz işgali ile birlikte bu hareket son bulmuştur.

Bir diğer önemli husus şudur. Yerel kongre iktidarları geleneksel iktidar merkezi ile hiçbir zaman sürtüşmeye girmemekte ısrarlıdır. Kurtuluş reçeteleri hep kendi bölgeleri sınırları içinde kalmaktadır. İşgallere karşı tepkilidirler, tepkisizliğe karşı tepkilidirler fakat yapılacak bağımsızlık hareketinin ulusal çapta olabileceğinin ayrımında değildirler. Amaçları belli sınırların ötesine gitmemektedir. Hareket alanları da sadece kendi bölgelerini kapsamaktadır. Bu da yerel kongre iktidarlarının kırılganlığı en çok arttıran nedenlerdir. Bu kırılganlıklar olası bir başarı şansını oldukça zayıflatmaktadır. Kendi içlerinde oluşan bu uyuşmazlık beraberinde ortak hareket edememe sorununu gündeme getirecektir.( Ta ki Mustafa Kemal Paşa, Samsun’dan başlayarak Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk örgütlerini tek bir çatı altında 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılacak olan TBMM’de toplayana kadar.)
Yerel Kongre İktidarları bu kırılganlıklarına rağmen tarihsel bir değer de taşımaktadırlar. YKİ’lerin temsil ettiği değerler ve getirdikleri yenilikler ulusallaşma, demokratikleşme ve dünyevileşme yönünde büyük bir değişim en güzel ifadesidir. YKİ’ ler krizin teslimiyet ve başeğmeyle değil, direnme ve bağımsızlıkla yani ulusallaşma yoluyla aşılabileceğini kanıtladılar. Aydınlar, eşraf, mülk sahipleri, din adamları arasında belki de ilk defa olarak yerel görünüşlü ama ulusal birliği amaçlayan siyasal ittifaklar böyle yeşerdi. Yerel Kongrelerin sağladığı bu birikim; ideolojik, politik, kurumsal ve yapısal ürünlerle pek yakın bir gelecekte yeni bir devletin kurulacağını ve bu devletin ulusal, demokratik, cumhuri ve hatta laik temellere oturacağını bildirmektedir.

Bu demokratik meşruiyet zemininde hareket eden dinamikler bu enerjiyi sonrasında Cumhuriyet devrimleri esnasında da gösterecektir. Saltanat kurumunun tepkisizliği neticesinde ülkenin hemen hemen her bölgesinde bu duruma bir tepki doğmuştu. Bir tepki gösterebilme amacıyla bir araya gelen insanlar belki bilerek belki bilmeyerek iktidar organını kendi ellerine almaya başlamışlardı. Böylece egemenlik bir adamdan tamamen millete intikal etmeye başlamıştı. Bu dünyevileşme artık egemenliğin sınırlandırılması mücadelesi ile değil egemenliğin el değiştirmesi ile son bulacaktır.

KAYNAKÇA

  • Eroğlu, Hamza, Türk Devrim Tarihi, 5. Baskı, Ankara 1981
  • Mütercimler, Erol, Fikrimizin Rehberi, 1. Baskı, Ekim 2008
  • Tanör, Bülent, Kurtuluş Kuruluş, 8. baskı, Kasım 2007
  • Tanör, Bülent, Türkiye’de Kongre İktidarları, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2002
  • Niyazi, Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Ed. Ahmet Kuyaş, 12. Baskı, İstabul 2008
  • Bernard, Lewıs, Demokrasinin Türkiye Serüveni, Çev. Hamdi Aydoğan-Esra Ermert, 3. Baskı, İstanbul 2007
  • Cevat, Dursunoğlu, Milli Mücadelede Erzurum, — Ankara, [y.y.], 1946

Hoşgörü, İsyan ve Aykut

103 gollü şampiyonluğu saymazsak bizim kuşak için en belirgin şampiyonluk 1996 Mayıs’ında kazanılandır. 40 gün 40 gece bayram edecekken Oğuz-Aykut’un kadro dışı kalmasıyla boğazımızda bir şeyler düğümlenmiş sevincimiz kursağımızda kalmasa da o noktaya ramak kalmıştır. Kim haklı, kim haksız hala tartışır dururuz ama noktayı koyamayız; bu gidişle de koyacağımız yok zaten.

“Nasıl koydu Aykut Kocaman” tezahüratı şampiyonluk yarışında Trabzon deplasmanından sonra efsane haline geldi biz Fenerbahçeliler için. Senelerdir söyledik; söylemeye de devam edeceğiz. Sadece bir slogan değildi bu; bizim kuşağımızın bir dışavurumu, haykırışıydı adeta. Bir bağımsızlık kazanma nidasıydı. Öylesine içten öylesine vurguluydu ki ne zaman söylense bir anlamı olacaktı hep. Kaybolan sesler mezarlığında hiçbir zaman yerini almayacak olan bir fenomen olmuştu bizim için. Daha Fazlasını Oku

Batı’nın Ahlaksızlığını Aldık…

Yazmayalı epey bir zaman olmuş. Zaten çok fazla bir yazımız da yok orası ayrı bir mevzu, tartışılır. Fakat içinde bulunduğumuz dönem, yapılan tartışmalar ve ülkenin içine girdiği yörünge beni bazı şeyleri yazma ihtiyacı duymaya sevketti. Ukalalık yapmak değil niyetim. Sadece belirli düşüncelere parmak basmak, onları yeniden gün ışığına çıkartmak.
Bir toplumun yol göstericileri her zaman o toplumun aydınları olarak adlandırılır. Aydınlar yarattıkları fikirler, içine girdikleri tartışmalar ile toplumu aydınlatırlar. Düşünsel bazda özgürlüğün gelişmesine katkı verirler. Düşünen bir toplum üreten bir toplumdur. Bunların temel dinamiği de aydınlardır. Ne yazık ki ülkemiz içinde bulunduğu dönemde tam bir kavram karmaşası yaşadığı gibi tam bir aydın açmazı içine düşmüş durumda. Kendilerine aydın adını verenler aydınlık getireceği yerde karanlık vadederlerken, toplumu işin içinden çıkılamaz bir kaosa sürüklemektedirler. Bu duruma tepki gösteren insanların sesi ise kalabalığın arasında yitip gitmekte, duyulamamaktadır. Bazen de inatla bastırılmaktadır. Daha Fazlasını Oku

Dönüşüm Yılları

Yazının başlığını bir kitaptan esinlenerek yazdım. Altan Öymen’in “Değişim Yılları” adlı kitabından. (Herkese tavsiye ederim bu kitabı ve sonrasında çıkardığı “Öfkeli Yıllar” ve hatta öncesinde çıkardığı “Bir önem Bir Çocuk” adlı kitaplarını. O dönemleri oldukça sade ve detaylara boğmayan şekliyle yazıvermiş Öymen)

Kitabın adından esinlenmiştim dedim ya, günümüz Türkiyesi’nde yaşanan olayları aslında bu “dönüşüm” kelimesi karşılıyor. Tabi ki bu kelimeden çok daha iyi olanları vardır, aramızda bunu ortaya koyacak arkadaşlar da vardır. Bu kelime de benim naçizane denemem. Belki bir hipotez oluşturacağım, belki de kafamın içindeki soruları daha da geliştireceğim. Başlayalım bakalım.

Bildiğiniz üzere Cumhuriyet 1923 yılında kuruldu. Fakat bu bir gelişim modeliydi. Öyle bir anda gökten zembille inmedi. Gökten zembille inmediği gibi dirayetli kurucusu olmasaydı farklı bir meşrutiyet senaryosu olma ihtimali kuvvetliydi. İnsanoğlu kabaca mutlakiyet-meşrutiyet-cumhuriyet aşamalarını geçerek bugünkü modern devletler düzeyine ulaştı. Hala gelenekçi devletler de var, yok değil elbette. Ülkemiz özeline dönersek bu dönüşüm süreci aşılması gereken birtakım zorluklar içermekteydi. Çok kültürlü, çok dilli, çok etnisiteli bir yapıdan tekçi bir devlete, yani Ulus Devlet‘e dönüşüm hiç de kolay değildi. Ama birtakım tarihi zorunluluklar, savaşlar ve göçler bu dönüşümü hızlandırdı. Radikal kararlar, devrimci hegemonya ile birleşerek bir ölçüde başarılı oldu. Fakat dönüşüm sancıları giderilemedi. Hatta ilerleme tam hızıyla gitmesi gerekirken bir korumacılık içine girildi ve iç hesaplaşmalar devrimci hegemonyanın meşruluğunu sorgulanır hale getirdi. Ve bu sırada çıkan İkinci Dünya Savaşı ülkeyi koymuş olduğu hedeften oldukça uzağa taşıdı. Ama asıl darbe bu savaştan değil; savaş sonrasında başlayacak olan Soğuk Savaş sürecinden geldi. Ülke kendi ayakları üzerinde değil de başkasının yardımı ile ayakta durabileceğine inandı. Bir taraf seçmek gereğini hissetti ve seçti.

Bu süreci daha detaylı olarak analiz etmeyeceğim elbette, çünkü konumuz bu değil. Konumuz bu sürecin artık bitmiş olması. SSCB’nin dağılışı ve Berlin Duvarı’nın yıkılışı yeni bir dünya’nın habercisi oldu. Soğuk Savaş bitmişti ve yeni bir dünya inşa ediliyordu. Bu yeni dünyada bize düşen rol ne olabilirdi? Her zaman girmek istediğimiz Avrupa Birliği mi, İran’la ve Rusya ile bir enerji birliği mi, Türkî Cumhuriyetlerle ortak bir devlet mi yoksa İslam ülkelerinin liderliğini üstlenmek mi?

Bu sorular uzun zamandır tartışılıyor. Tartışılmaktan öte soğuk savaş biçiminde devlet organları içinde gerçekleşmekte. Bu dönüşüm sancıları yeni bir dünya düzeninde Türkiye’nin yeri ile alakalı olsa gerek. Kısır bir iç hesaplaşma, basit bir devleti ele geçirme amacı içerdiğini düşünmüyorum. Arkasında çok daha büyük olayların yer aldığına inanıyorum. Bu inanış komplo teorileri şeklinde değil elbette. Bu savaştan galip çıkanın amacının ne olduğunu merak etmekteyim sadece. Kendime göre cevaplarım var ama net değiller.

Bu sebeplerden dünya coğrafyasında en çok siyasi çekişmenin yaşandığı ülkelerin başında geliyoruz. Bu alanda ilk 5’e rahat gireriz. Kimsenin bizim kadar sorunu olabilir mi bilemiyorum. Ermeni sorunu, Kıbrıs sorunu, Demokratik açılım, AB’ye üyelik süreci, İran ile ikili ilişkiler, Irak’ta neler olacağı, Rusya ile enerji ortaklığı, BOP meselesi, İslam ülkeleri liderliği, Afrika açılımı, Güney Amerika ile ticari ilişkilerin gelişme sıkıntısı vs… İç meseleleri yazmadım bile gerisini siz hesaplayın.

Evet, artık ciddi bir Dönüşüm yaşıyor ülkemiz. Soğuk savaş sürecindeki gibi “vatan, millet, Sakarya” ile aşılabilecek(?) gibi değil problemlerimiz. Kalıcı çözümler üretebilme, özgür dünyada var olabilme mücadelesi vereceğimiz zamanlar gelmiş bulunmakta. Gazetelerin, televizyonların anlattıkları sadece fotoğrafın çok küçük bir parçası. Fotoğrafın asıl kendisi bu anlatılanların içinde. Bu fotoğrafı göremezsek hiçbir problemimizi çözebileceğimize inanmıyorum.

Ahmet Taner Kışlalı

image-5ACE_4AE069AA

Katledileli tam 10 sene olmuş. Bugün yıldönümü. Birkaç yazısı ile anmak istedim hocamızı. 1990’lı yılların sonlarına doğru bakın neler yazmış Kışlalı hocamız Güneydoğu sorunu üzerine…

Geçenlerde komşum Batmanlı bir delikanlı ile konuşuyordum. “Hocam” dedi, “Apo biter ama PKK bitmez…”

– Niçin?

Anlatmaya başladı:

Kimisinin yüzlerce köyü var, kimisinin tek karışlık toprağı yok… Avrupa’da yeni çıkan en pahalı arabaları, Ankara’dan İstanbul’dan önce Batman’da görürsünüz. Ama buralarda göremeyeceğiniz kadar sefaleti de orada görürsünüz.

Ekledi:

– Bir iki ay önce memlekete gitmiştim. Ünlü bir aşiret reisinin sünnet düğünü varmış. Herkes gidiyor, biz de gittik. Valisinden, emniyet müdürüne, yargıcından, jandarma komutanına olmayan yoktu… Korucular damların üzerine kurdular makinelileri, sabaha kadar şerefe binlerce mermi yakıldı…

Havaya sıkılan milyarlarca liralık merminin parasının o yoksul halkın cebinden çıktığını düşünüyordu. Ve de PKK denilen örgütü, bu ortamın beslediğine inanıyordu.

(…)

“Kürt sorun”u mu “Güneydoğu sorunu” mu?

Eğer soruna “Kürt” damgasını vurursanız, solcusunuz, ilericisiniz(!)… Yok sorunun bölgenin olumsuz koşullarından kaynaklandığını söylüyorsanız hemen damgayı yersiniz:

—Tutucu, sağcı… Hatta faşist!

Peki, bölgenin o kötü koşullarını paylaşanlar içinde başka etnik kesimler yok mu? Oradaki Araplar, Süryaniler, “Türkler” farklı koşullarda mı yaşıyorlar?

Ezilenler Kürt de, yüzlerce köyü olan Türk mü?

Önyargılarla Güneydoğu’ya giden yabancı gazeteciler hep şaşkın dönüyorlar. Çünkü sokakta konuştukları insanlar içinde “Kürtçe eğitim” isteyene rastlamıyorlar. İnsanlar toprak istiyor, iş istiyor, su istiyor, doktor istiyor.

Onlara soruyoruz:

Eğer bu bir kimlik sorunu ise niçin bölgeyi terk edenler Kuzey Irak’a gitmiyorlar da ta İstanbul’a geliyorlar? Kuşaklar boyu İzmir’de yaşayan on binlerce Kürt niçin dağa çıkmıyor da Şırnak’taki çıkıyor?

Susuyorlar…

Sorun “Geri kalmışlık ve İnsan Hakları sorunudur.” diyen sevgili hocamız bakın yine bir yazısının sonunu nasıl bitiriyor:

(…)

Bir “ulus”u yaratan ne ırktır, ne kan bağıdır.

Ulusun temel öğesi “biz” duygusudur. Bu duyguyu ise ortak kültür yaratır.

Ve ortak kültürü yaratan da yüzyıllar boyu bir arada yaşamaktır. Yani kuşaklar boyu, aynı koşulları paylaşmış olmaktır.

Türk ana-babadan doğmuş Amerikalı da tanıdım; Arap babadan Alman anadan doğmuş Türk de…

Önemli olan insanın ne olduğu değil, kendisini ”ne hissettiği” dir.

Sadece bir anma yazısı yazmak istedim. Bu yazı üzerinden sorunu tartışmaya başlamazsak sevinirim.

Bu Semtin Çocukları

Bu hikâyede geçen kişiler belki gerçektir, belki hayalidir belki de yazarın işine geldiği gibidir. Nasıl isterseniz öyle olsun bizim için fark etmez.
Her şey cuma akşamı başladı. Saat sekiz buçuğa doğru Deniz Birahanesi’nde toplanmaya başlayan bu semtin çocukları yarı final maçının heyecanına çoktan girmişlerdi. Çerezin dışarıdan alınıp getirildiği bu küçük ama sıcak mekânda başlama vuruşu beklenilmeye koyuldu. Zaten az sonra başlayacak maçtan çok pazar günü oynanacaj maçı düşünüyorlardı. Nasıl olsa İzmir takımlarına karşı bir sempatisi vardı semtin. Tayyip Baba’nın kesemediği cezayı futbol takımı kesiyordu. O yüzden de Altay’ı geçerek finalde Karşıyaka’nın rakibi olacaklardı. Neyse maç başladı ve beklenen sonla noktalandı. Sonrasında mahalle kahvesinde içilen keyif kahveleri ile beraber pazar gününün planları yapılmaya başlandı. Öncelikle pankart yapılmasına referanduma gidilmeden karar verildi. Pankart yapımı için bezi Mustafa halletti, boyalar için Amigo Emre devreye girdi, ne yazılacağını da okumuş çocuk Eyüp halletti. Tabii ki pankartı da sanatkâr kardeşimiz Faruk yaptı. Ta uzak yollardan geldi, bizleri kırmadı, 10 numara da iş çıkardı. En şaşılacak şeylerden birisi de, Okan (igor) pankart için hiç muhalefet yapmadı, hatta geldi çalışmalara katıldı. Daha Fazlasını Oku