Kurtuluş Mücadelesinin Yerel Kongreleri

Geçen haftalarda başladığım alıntı sözlere (yazılara) bu hafta Bülent TANÖR ile devam ediyorum. Oldukça sık başvuracağımız bir aydın olan Tanör ortaya koyduğu eserlerle Anayasa Hukuku geçmişimize ve Devrim Tarihi incelemelerimize farklı bakış açıları getirmiş, sorgulayıcı bir metotla olayları neden-nasıl disiplininde oldukça derinlemesine olarak analiz etmiştir. Devrim Tarihini araştıranlar için hocanın yazmış olduğu eserler birer başucu kitap niteliğindedir.

Bülent TANÖR’ün en özgün çalışmalarından biri de Ulusal Kurtuluş Savaşı öncesi ve sırasında incelediği yerel kongre hareketleridir. Tanör bu incelemesini “Türkiye’de Kongre İktidarları (1918-1920)” adı altında kitaplaştırmış ve inceleme 1998 yılında Gazeteciler Cemiyeti Sedat Simavi Sosyal Bilimler ödülünü kazanmıştır. Baştan söylemek gerekirse yazı biraz uzun olacak ve fazla kişi okur mu bilmem ama neden-sonuç ilişkilerine önem verenlerin sabırlıca ve dikkatlice okumalarını tavsiye ederim.

Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanması ile başlayan ve sonunda Türkiye Büyük Millet Meclisi’ nin açılması ile son bulan ulusal nitelikte olmayan yerel kongre hareketlerini inceleyen Tanör, hiçbir tarih kitabında okutulmayan gerçekleri de ortaya koymuştur. Evet, ne yazık ki incelemede yer alan birçok bilgi ilköğretim-lise müfredatlarını bırakın, üniversitelerde İnkılap tarihi derslerinde bile okutulmaz. Her Türk gencinin bildiği 3 kongre vardır. “Amasya-Erzurum-Sivas” Bunların dışında ülke toprakları içinde ne olup ne bittiği anlatılmaz. Ulusal Kurtuluş Savaşı 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkması ile başlar 9 Eylül 1922’de Türk ordularının İzmir’e girmesi ile biter. Kronolojik sıralamada arada hiçbir detay incelenmez belli başlıklar hap gibi öğrencilere yutturulur, kongre kararları ezberlettirilir, Misak-Milli’den bahsedilir, Meclis açılır, savaşlar kazanılır ve düşman denize dökülür. Oysa ki bu mücadelenin nasıl gerçekleştiği üzerine en önemli detaylar bu “Yerel Kongre Hareketleri”dir ve de “I. TBMM”dir. Bunlarla ilgili müfredatta bir şeyler okuyan, bilen varsa buyursun anlatsın; ben dinlemeye hazırım. Ben görmedim çünkü okuldan mezun oluncaya kadar. Ama şu anda merak ediyorum bunları anlatmadan nasıl bir neden-sonuç ilişkisi kurabilmiş müfredat yapıcılar? Doğru ya neden-sonuç ilişkisi ile yetişen nesillere gerek yok, ezberle yetişenler bizim için kafidir.

Yerel kongre hareketleri basit bir işgale tepki toplantıları olmamıştır. 1923 yılında kurulacak ulus egemenliğine dayalı Türkiye Cumhuriyeti’nin temel yapı dinamiğini oluşturmuşlardır. Bu dinamik kadrolar yapılacak olan devrimlerin tabana yayılmasında ve içselleştirilmesinde öncü rolünü oynamışlardır.

Yerel kongre hareketleri içinde alınan kararlar yeni bir devletin kurulacağına ve geçmiş dönemin aksine köklü reformlar eşliğinde farklı bir siyasal yapı olacağının göstergesi olmuşlardır.

Çinli general ve teorisyen Sun Tzu ‘nun şu sözü oldukça önemlidir, “Mükemmellik her savaşta çarpışarak kazanmak değildir. En iyi strateji savaşmadan kazanmaktır.” Ulusal bağımsızlık savaşını dikkatle incelediğimiz zaman da strateji olarak önce demokratik bir meşruluk kazanma amacı vardır. Mustafa Kemal Paşa Samsun’a çıktığından itibaren halkı Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Örgütü altında örgütlemeyi, sonrasında ulus egemenliğine dayalı bir Millet Meclisi oluşturmayı hedeflemiştir. İşgalleri dünya kamuoyu nezdinde protesto etmiş ve son çare olarak silahlı mücadeleyi benimsemiştir. Önce ordu kurmak yerine millet meclisi kurmak gereğini Erzurum Kongresi’nin ilk günkü konuşmasında şu şekilde ifade etmiştir. “Ve ulusun kaderinde sözünü yürütecek bir ulusal iradenin ancak Anadolu’da doğabileceğini belirttim ve ulusal iradeye dayanan bir millet meclisi meydana getirmesini ve gücünü ulusal iradeden alacak bir hükümetin kurulmasını ilk çalışma amacı olarak gösterdim.”

İşte Mustafa Kemal Paşa’yı Anadolu’ya çeken güç burada yapılmakta olan yerel kongrelerdir. Anadolu’nun, İstanbul’un aksine işgallere tepki göstermesi direniş mücadelesi başlatması bu gücün çıkış kaynağı olacaktır. Teslimiyeti ve tepkisizliği reddeden bu kongreler direnmeyi ve mücadeleyi tercih etmişlerdir. Kırılganlıkların ortaya çıkmaya başlamasında ve işgalci kuvvetlere karşı direnmenin ancak ulusal bir birlik mücadelesi sonucunda neticeye ulaştırılacağını anladıklarında, Mustafa Kemal‘in önderliğinde birleşerek Ulusal Bağımsızlık Savaşında saf tutmuşlardır.

Hani dedik ya bize anlatılan kongrelerin sayısı 3’tür diye. Bunların iki tanesi de Yerel Kongrelerdir. Sadece Sivas kongresi ulusal tabanlı bir katılımla gerçekleştirilmiştir. Bunun dışında 30 Ekim 1918’den Ekim 1920’ye kadar Anadolu ve Trakya da yaklaşık 30 kadar önemli kongre toplanmıştır. Başlıca yerel kongre merkezleri Kars, Ardahan, İzmir, Balıkesir, Nazilli, Alaşehir, Muğla, Edirne, Lüleburgaz, Tokat, Afyon, Pozantı’dır. Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a ayak bastığı tarih olan 19 Mayıs 1919’a kadar 8 tane kongre yapılmıştır. Ve yine ilk ulusal katılımı sağlayacak olan Sivas Kongresine kadar 15 kongre toplanmıştır. İlk kongrelerin toplanış yerlerine dikkat edecek olursak bu yerler Elviye-i Selase’dedir. Mondros mütarekesi gereğince eğer bu illerde olası bir kargaşalık halinde işgal hakkı İtilaf Devletlerine aitti. Kongrelere katılan delege sayısını incelediğimizde Yerel kongrelere katılım sayısının oldukça fazla olduğunu görebiliriz. Sayı olarak en çok katılım 236 delege ile Üçüncü Büyük Edirne Kongresi’ne (9-14 Mayıs 1920) olmuştur. Sonrasında 165 delegenin katıldığı İzmir Büyük Kongresi (17-19 Mart 1919), üçüncü sırada ise 131 delegenin iştirak ettiği Büyük Kars Kongresi (17-18 Ocak 1919) yer almaktadır. Ulusal ölçekli Sivas Kongresine ise 31 delege katılmıştır.

Yerel kongreler sıradan kuruluşlar olmamıştır, ileride Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu zaman cumhuriyetin kurucu kadrolarını bu kongreleri gerçekleştiren sınıflar üstlenecektir. Bu yüzden büyük bir dinamizm taşımaktadırlar. İki yıllık süreçte (Ekim 1918-Ekim 1920) bilinen rakamlara baktığımız zaman toplam 1396 kişi kongrelere katılmıştır. Bu da seçim kültürünün yerleştiğinin kanıtıdır. Geçmişten günümüze baktığımız zaman siyasi katılım düzleminde Cumhuriyetin ilanı ile de beraber kesintiye uğramayan en yerleşmiş kültür, seçim kültürü olmuştur. Temsil ilişkisi seçme ve seçilme bağında çok geniş katılımlar dahilinde yapılmıştır. Bu katılım oranı çoğu zaman gelişmiş ülkedeki katılım oranlarından daha fazla olmuştur.

Yerel Kongreler “Savunma, güvenlik, maliye, kamu düzeni, toplumsal yaşam başlıklarında belli başlı kararlar almış ve bunları uygulamaya geçirmişlerdir. Fiilen bir devlet görevi görmüşlerdir.

Bu kararların alınmasında ve uygulanmasında öncülük eden bir kadro olduğu muhakkaktır. Bu kadro genelllikle eşraf, serbest meslek sahibi, tüccar, esnaf, din adamı ve kamu görevlisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kadronun ortaya çıkışı bir tesadüf eseri değildir. İttihat ve Terakki iktidarı ile beraber yükselmeye başlayan bir Türk Burjuvazisi gerçeğidir. “Türkçü Milli İktisat” politikaları “Müslüman Boykotları” bu sınıfın doğmasına öncülük etmiştir. Bu politikalar ile gelişmeye başlayan toplumun orta sınıfı belirli bir refah düzeyine ulaşmaya başlamaktadırlar. Olası bir işgal, olası bir paylaşım bu sınıfın çıkarlarına ters düşecektir. Ayrıca Tanzimat’la başlayan yerel yönetimler ve yerel meclislerin getirdiği siyasal bilinç, bu sınıfın haklarının korunmasında doğrudan katılımı sağlayacakları yegane demokratik tepki mekanizması olacaktır. Yerel örgütlenmelere öncülük eden kadroların başında İttihatçılar da gelmektedir. Onların bu örgütlenme mücadelesinde üstlendikleri rol oldukça yüksek düzeydedir. Dünya Savaşından yenik çıkılması ve İttihatçı önderlerin ülke dışına kaçması sonrasında partinin kendini feshetmesi büyük bir yenilgi idi. Ancak İttihatçılığın taşra kolları yine ayaktaydı. İstanbul da mütareke sonrası başlayan İttihatçı avı ve sonrasında sürgünler bu kadro üzerinde büyük bir baskı oluşturmakta idi. Bir yandan Hürriyet ve İtilaf partisi üyelerinin genel anlamda teslimiyetçi yaklaşımları ön plana çıkmışken taşradaki İttihatçı kadrolar bunun tam tersi bir role büründüler. Halkın örgütlenmesinde ve birleştirilmesinde yeniden ön plana çıkacaktırlar.

Bu kongre hareketlerinden kimi devletçikler de doğmuştur. Bunların en önemlisi “Cenûb-i Garbî Kafkas Hükümet-i Cumhuriyesi”dir. Bu hareket oldukça önemlidir çünkü 18 maddelik bir anayasa yapmış, vatandaş deyimini ortaya koymuş, 18 yaşını bitiren her erkeğe seçme, 25 yaşını bitiren her erkeğe de “mebus” seçilme hakkını vermiş ve cumhuriyet rejimini uygulamaya geçirmiştir. Kısa süren bir denemeden sonra İngiliz işgali ile birlikte bu hareket son bulmuştur.

Bir diğer önemli husus şudur. Yerel kongre iktidarları geleneksel iktidar merkezi ile hiçbir zaman sürtüşmeye girmemekte ısrarlıdır. Kurtuluş reçeteleri hep kendi bölgeleri sınırları içinde kalmaktadır. İşgallere karşı tepkilidirler, tepkisizliğe karşı tepkilidirler fakat yapılacak bağımsızlık hareketinin ulusal çapta olabileceğinin ayrımında değildirler. Amaçları belli sınırların ötesine gitmemektedir. Hareket alanları da sadece kendi bölgelerini kapsamaktadır. Bu da yerel kongre iktidarlarının kırılganlığı en çok arttıran nedenlerdir. Bu kırılganlıklar olası bir başarı şansını oldukça zayıflatmaktadır. Kendi içlerinde oluşan bu uyuşmazlık beraberinde ortak hareket edememe sorununu gündeme getirecektir.( Ta ki Mustafa Kemal Paşa, Samsun’dan başlayarak Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk örgütlerini tek bir çatı altında 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılacak olan TBMM’de toplayana kadar.)
Yerel Kongre İktidarları bu kırılganlıklarına rağmen tarihsel bir değer de taşımaktadırlar. YKİ’lerin temsil ettiği değerler ve getirdikleri yenilikler ulusallaşma, demokratikleşme ve dünyevileşme yönünde büyük bir değişim en güzel ifadesidir. YKİ’ ler krizin teslimiyet ve başeğmeyle değil, direnme ve bağımsızlıkla yani ulusallaşma yoluyla aşılabileceğini kanıtladılar. Aydınlar, eşraf, mülk sahipleri, din adamları arasında belki de ilk defa olarak yerel görünüşlü ama ulusal birliği amaçlayan siyasal ittifaklar böyle yeşerdi. Yerel Kongrelerin sağladığı bu birikim; ideolojik, politik, kurumsal ve yapısal ürünlerle pek yakın bir gelecekte yeni bir devletin kurulacağını ve bu devletin ulusal, demokratik, cumhuri ve hatta laik temellere oturacağını bildirmektedir.

Bu demokratik meşruiyet zemininde hareket eden dinamikler bu enerjiyi sonrasında Cumhuriyet devrimleri esnasında da gösterecektir. Saltanat kurumunun tepkisizliği neticesinde ülkenin hemen hemen her bölgesinde bu duruma bir tepki doğmuştu. Bir tepki gösterebilme amacıyla bir araya gelen insanlar belki bilerek belki bilmeyerek iktidar organını kendi ellerine almaya başlamışlardı. Böylece egemenlik bir adamdan tamamen millete intikal etmeye başlamıştı. Bu dünyevileşme artık egemenliğin sınırlandırılması mücadelesi ile değil egemenliğin el değiştirmesi ile son bulacaktır.

KAYNAKÇA

  • Eroğlu, Hamza, Türk Devrim Tarihi, 5. Baskı, Ankara 1981
  • Mütercimler, Erol, Fikrimizin Rehberi, 1. Baskı, Ekim 2008
  • Tanör, Bülent, Kurtuluş Kuruluş, 8. baskı, Kasım 2007
  • Tanör, Bülent, Türkiye’de Kongre İktidarları, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2002
  • Niyazi, Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Ed. Ahmet Kuyaş, 12. Baskı, İstabul 2008
  • Bernard, Lewıs, Demokrasinin Türkiye Serüveni, Çev. Hamdi Aydoğan-Esra Ermert, 3. Baskı, İstanbul 2007
  • Cevat, Dursunoğlu, Milli Mücadelede Erzurum, — Ankara, [y.y.], 1946

Çizgi Film

Bazen çizginin gerisinden izlemek gerekir. Karşındakiler bir film gibi akarken. Siyasi duruşun ne demek olduğunu bile kavrayamayan bir siyasi travmada, şiir okudu diye cezaevinde cezasını çeken bir adama acımakla başlar herşey. Yabancı değildi, Saray ilçesi Pınarhisar’a giden yolda, araç konvoylarını, zenginliği görürken… Ondan birkaç sene öncesi gol kralı Tanju Saray Cezaevi’nden el sallamıştı, Mercedes’in vergisini kaçırdı diye… Eşber Yağmurdereli de aynı zamanlarda oradaydı, ancak Tanju’nun el sallaması daha popülerdi.

Ordu vardı bu filmde, Irak’ın nasıl “Cumhuriyet Muhafızları” tarafından korunamadığını tartıştığın yıllarda, bu ülkenin her karışını emanet ettiğin bir ordun vardı. 1980’lerde komutanların cümle aralarında ısrarla söylediği “Bana benim dağlarımı bombalatmayın, bu ülkenin polisi var, jandarması var, beni eşkiya peşinde koşan ordu yapmayın, yapı buna müsait değil” dediğinde, “görev senin, işte dağlar” diye bugün bile kendi dağlarını bombalatan politikacılar var.

Bu politikacılar şiirler okudular, kışla ile minare arasında kaldığı tasvir edilen yazarların minare tarafından.

Ordu tarafında aslında bugün de sorun yok. Oğlu sağlık problemleri ile askere bile gidememiş bir politikacının çoğulcu demokrasi eşliğinde, taraflı haberlerden dolayı yıpranması dışında.

Bugünlerde bırakılan ordu brifinglerinde Hakkari’deki baskınla ilgili sert bir soru gelmişti. “Şehit sayımız yüksek, bunun hesabını nasıl vereceksiniz?” diye. General (emekli olunca sorgulanma ihtimali yüksek) “Biz bu şehitlerin hesabını veririz de, şehit hesabına girersek Çanakkale’nin hesabını kim verecek” diyerek, son zamanlarda bazı belediyeler tarafından sahiplenilen bu I.Dünya Savaşı savunma cephemiz ile ilgili gerekli yerlere ayarı ince de olsa vermişti.

Yıllarca militarizmden kurtulmuş bir ülkeyi hayal ederken, güvendiğim ordunun beni sınırlarımda korumasını hayal ettim. Çizginin gerisinde izlediğim bu film her geçen gün çizgi film halini alsa da, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin silah mühimmatına el koyan Türk Polisi’nin, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde beklediği, ağır silahlanmasına izin veren yasa tasarısından sonra, Ege’de Türk F-16’sını düşürmeyeceğinin garantisini, aynı yasa verir mi acaba?

Bir de gizli tanık gelir, düşürmeseydi şurayı bombalayacaktı der… Ardından bir gece “Saldır!” emrini “Ay” ışığında Allahü Ekber dağlarında tatbikat yapan orduya verecek zannettikleri bir adamdan çekinirler. Tatbikat yapılmasın derler, korkarlar gitmezler… Tatbikat bu, seminer…

vurulduk ey halkım, unutma bizi

dağ gibi karayağız birer delikanlıydık,
babamız sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi.
arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken
bizler bir mumun ışığında bitirdik kitaplarımızı
kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini,
yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya.
ecelsiz öldürüldük
dövüldük, vurulduk, asıldık.
vurulduk ey halkım, unutma bizi…

yoksullugun bükemedigi bileklerimize, çelik kelepçeler takıldı.
işkence hücrelerinde sabahladık kaç kez,
isteseydik, diplomalarımızı mor binlikler getiren birer senet gibi kullanırdık.
mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık.
yazlık kışlık katlarimiz, arabalarımız olurdu.
yüreğimiz işçiyle birlikte attı, köylüyle birlikte attı.
yaşamımızın en güzel yıllarını, birer taze çiçek gibi verdik topluma.
bizleri yok etmek istediler hep.
öldürüldük ey halkım, unutma bizi…

fidan gibi genç kızlardık; hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı göz bebeklerimizden.
yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında iskencecilerin acimasiz ellerine terkedildik.
direndik küçücük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla.
tükürülesi suratlarına karşı bahar çiçekleri gibi,
taptaze inançlarimizi fırlattık boş birer eldiven gibi.
utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden.
hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi…

ölümcül hastaydık.
bağırsaklarımız düğümlenmişti.
hipokrat yemini etmis doktor kimlikli işkencecilerin elinde öldürüldük acımaksızın. gelinliklerimizin
ütüsü bozulmamıştı daha.
cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezar taşı gibi savrulduk.
vicdan sustu.
hukuk sustu.
insanlık sustu.
göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi…

kanserdik; ölüm, her gün bir sinsi yılan gibi dolaşıyordu derilerimizde.
uydurma davalarla kapattılar hücrelere.
hastaydık.
yurtdışına gitseydik kurtulurduk belki.
bir buçuk yaşındaki kızlarımızı öksüz bırakmazdık.
önce kolumuzu, omuz başından keserek, yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık attik
önlerine.
sonra da otuz iki yaşında bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz.
öldürüldük ey halkım, unutma bizi…

giresun’daki yoksul köylüler, sizin için öldük.
ege’deki tütün işçileri, sizin için öldük.
doğu’daki topraksız köylüler, sizin için öldük.
istanbul’daki, ankara’daki işçiler, sizin için öldük.
adana’da, paramparça elleriyle, ak pamuk toplayan işçiler, sizin için öldük.
vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım, unutma bizi…

bağımsızlık, mustafa kemal’den armağandı bize.
emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen ülkemizin bağımsızlığı için kan döktük sokaklara.
mezar taşlarımıza basa basa, devleri yönetenler gizli emellerle,
başlarımızı ezmek
kanlarımızı emmek istediler.
amerikan üsleri kaldırılsın dedik, sokak ortasında sorgusuz sualsiz vurdular.
yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım, unutma bizi…

yabancı petrol şirketlerine karşı devletimizi savunduk, komünist dediler.
ülkemiz bağımsız değil dedik, kelepçeyle geldiler üstümüze.
kurtuluş savaşı’nda emperyalizme karşı dalgalandırdığımız
bayrağımızı daha da dik tutabilmekti çabamız.
bir kez dinlemediler bizi.
bir kez anlamak istemediler.
vurulduk ey halkım, unutma bizi…

henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık.
bir kadın eline değmemişti ellerimiz.
bir sevgiliden mektup bile almamıştık daha
bir gece sabaha karşı, pranga vurulmus ellerimiz ve ayaklarımızla çıkarıldık idam sehpalarına.
herkes tanıktır ki korkmadık. içimiz titremedi hiç.
mezar toprağı gibi taptaze,
mezar taşı gibi dimdik boynumuzu uzattık yağlı kementlere.
asıldık ey halkım, unutma bizi…

bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasında vuranlar,
ağabeyimiz, babamız yaşındaydılar.
ya bu düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı, ya da susmuşlardı bütün olan bitenlere.
öfkelerini bir gün bile karşısındakilere
bağırmamış insanların gözleri önünde öldürüldük.
hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına.
batı uygarlığı adına, bizleri bir şafak vakti ipe çektiler.
korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi…

bir gün mezarlarımızda güller açacak
ey halkım, unutma bizi.
bir gün sesimiz, hepinizin kulaklarında yankılanacak
ey halkim unutma bizi…

özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz
simdi hep birlikteyiz
ey halkım, unutma bizi…

Uğur Mumcu
Cumhuriyet, 25 Ağustos 1975

Dönüşüm Yılları

Yazının başlığını bir kitaptan esinlenerek yazdım. Altan Öymen’in “Değişim Yılları” adlı kitabından. (Herkese tavsiye ederim bu kitabı ve sonrasında çıkardığı “Öfkeli Yıllar” ve hatta öncesinde çıkardığı “Bir önem Bir Çocuk” adlı kitaplarını. O dönemleri oldukça sade ve detaylara boğmayan şekliyle yazıvermiş Öymen)

Kitabın adından esinlenmiştim dedim ya, günümüz Türkiyesi’nde yaşanan olayları aslında bu “dönüşüm” kelimesi karşılıyor. Tabi ki bu kelimeden çok daha iyi olanları vardır, aramızda bunu ortaya koyacak arkadaşlar da vardır. Bu kelime de benim naçizane denemem. Belki bir hipotez oluşturacağım, belki de kafamın içindeki soruları daha da geliştireceğim. Başlayalım bakalım.

Bildiğiniz üzere Cumhuriyet 1923 yılında kuruldu. Fakat bu bir gelişim modeliydi. Öyle bir anda gökten zembille inmedi. Gökten zembille inmediği gibi dirayetli kurucusu olmasaydı farklı bir meşrutiyet senaryosu olma ihtimali kuvvetliydi. İnsanoğlu kabaca mutlakiyet-meşrutiyet-cumhuriyet aşamalarını geçerek bugünkü modern devletler düzeyine ulaştı. Hala gelenekçi devletler de var, yok değil elbette. Ülkemiz özeline dönersek bu dönüşüm süreci aşılması gereken birtakım zorluklar içermekteydi. Çok kültürlü, çok dilli, çok etnisiteli bir yapıdan tekçi bir devlete, yani Ulus Devlet‘e dönüşüm hiç de kolay değildi. Ama birtakım tarihi zorunluluklar, savaşlar ve göçler bu dönüşümü hızlandırdı. Radikal kararlar, devrimci hegemonya ile birleşerek bir ölçüde başarılı oldu. Fakat dönüşüm sancıları giderilemedi. Hatta ilerleme tam hızıyla gitmesi gerekirken bir korumacılık içine girildi ve iç hesaplaşmalar devrimci hegemonyanın meşruluğunu sorgulanır hale getirdi. Ve bu sırada çıkan İkinci Dünya Savaşı ülkeyi koymuş olduğu hedeften oldukça uzağa taşıdı. Ama asıl darbe bu savaştan değil; savaş sonrasında başlayacak olan Soğuk Savaş sürecinden geldi. Ülke kendi ayakları üzerinde değil de başkasının yardımı ile ayakta durabileceğine inandı. Bir taraf seçmek gereğini hissetti ve seçti.

Bu süreci daha detaylı olarak analiz etmeyeceğim elbette, çünkü konumuz bu değil. Konumuz bu sürecin artık bitmiş olması. SSCB’nin dağılışı ve Berlin Duvarı’nın yıkılışı yeni bir dünya’nın habercisi oldu. Soğuk Savaş bitmişti ve yeni bir dünya inşa ediliyordu. Bu yeni dünyada bize düşen rol ne olabilirdi? Her zaman girmek istediğimiz Avrupa Birliği mi, İran’la ve Rusya ile bir enerji birliği mi, Türkî Cumhuriyetlerle ortak bir devlet mi yoksa İslam ülkelerinin liderliğini üstlenmek mi?

Bu sorular uzun zamandır tartışılıyor. Tartışılmaktan öte soğuk savaş biçiminde devlet organları içinde gerçekleşmekte. Bu dönüşüm sancıları yeni bir dünya düzeninde Türkiye’nin yeri ile alakalı olsa gerek. Kısır bir iç hesaplaşma, basit bir devleti ele geçirme amacı içerdiğini düşünmüyorum. Arkasında çok daha büyük olayların yer aldığına inanıyorum. Bu inanış komplo teorileri şeklinde değil elbette. Bu savaştan galip çıkanın amacının ne olduğunu merak etmekteyim sadece. Kendime göre cevaplarım var ama net değiller.

Bu sebeplerden dünya coğrafyasında en çok siyasi çekişmenin yaşandığı ülkelerin başında geliyoruz. Bu alanda ilk 5’e rahat gireriz. Kimsenin bizim kadar sorunu olabilir mi bilemiyorum. Ermeni sorunu, Kıbrıs sorunu, Demokratik açılım, AB’ye üyelik süreci, İran ile ikili ilişkiler, Irak’ta neler olacağı, Rusya ile enerji ortaklığı, BOP meselesi, İslam ülkeleri liderliği, Afrika açılımı, Güney Amerika ile ticari ilişkilerin gelişme sıkıntısı vs… İç meseleleri yazmadım bile gerisini siz hesaplayın.

Evet, artık ciddi bir Dönüşüm yaşıyor ülkemiz. Soğuk savaş sürecindeki gibi “vatan, millet, Sakarya” ile aşılabilecek(?) gibi değil problemlerimiz. Kalıcı çözümler üretebilme, özgür dünyada var olabilme mücadelesi vereceğimiz zamanlar gelmiş bulunmakta. Gazetelerin, televizyonların anlattıkları sadece fotoğrafın çok küçük bir parçası. Fotoğrafın asıl kendisi bu anlatılanların içinde. Bu fotoğrafı göremezsek hiçbir problemimizi çözebileceğimize inanmıyorum.

Hodri Meydan!

Az önce çok feci şekilde utandırıldım. Türkan Abla utanmama sebep olan. Neden mi? Türkan Abla kanserle olan savaşının ortasında, haksız yere başka savaşlara sokulmaya çalışılmasına rağmen, ülkesi ve ilkesi için bu denli emek sarf edip yine de devlet tarafından suçlu konumuna düşürülmesine rağmen, yaşadığı sağlık sorunu yüzünden bu denli zayıf düşmesine rağmen, yine de hala savaşıyor, yılmıyor, “hodri meydan” diyor. Daha Fazlasını Oku

Son Osmanlı Padişahı: Tayyip

Son Padişah Tayyip

İstanbul’da Avrupa ve Asya yakalarını birbirine bağlayan yeni metrobüs hattının açılışı bugün Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından yapıldı. Kadıköy’de düzenlenen törende açılan pankartlar dikkat çekti. Törende Başbakan Erdoğan için “Kadıköy’e hoş geldin Son Osmanlı Padişahı Recep Tayyip Erdoğan” yazılı bir pankart açıldı.

Çaresiz, aşağılık kompleksinde boğulmuş ziyan kitleler, kendi güçsüzlüklerini kapatacak bir lider, bir kahraman ararlar. Sosyolojik bir gerçekliktir bu. Ve o sanal kahramanı sanal bir güneşle, parlattıkça parlatırlar. Ta ki kendi güçsüzlüklerini göremeyecek kadar kör olana kadar. Bugün en bi’ demokrat partinin, en bi’ demokrat seçmeni yarattığı lidere padişah yaftasını uygun görmekte. O güçsüzler, o aşağılık kompleksinde boğulanlar hiç bir zaman barışmadılar Cumhuriyetle. O yüzdendir bugün, 3 Mart günü, hilafetin kaldırılmasının 85. yıldönümünde, “çok yaşasın Osmanlı’nın son padişahı 1. Tayyip” diye haykırmaları. Herkes layığıyla yönetiliyor. Ve bize susmak düşüyor.

Kemal

Hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye müzakereyle, münakaşa ile verilemez. Hakimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları zorla Türk Milletinin hakimiyet ve saltanatına vaziülyed olmuşlardı. Bu tasallutlarını altı asırdan beri idame eylemişlerdir. Şimdi de, Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hakimiyet ve saltanatını isyan ederek kendi eline bilfiil almış bulunuyor. Bu bir emrivakidir. Mevzubahis olan, millete saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu behemehal olacaktır. Burada içtima edenler Meclis ve herkes meseleyi tabii görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.
M. Kemal Atatürk Daha Fazlasını Oku