Tedbil-i Mekan’da Ferahlık Vardır…

Sitenin eski yapılanmasını bilenler biliyordu, bilmeyenler için de kısa bir özet geçelim, operasyon merkezimiz Avcılar olmak üzere; dellez ve Altar ikilisi İstanbul’un serhad beyliği Başakşehir’de, igor ve lentini ikilisi ise organizasyonel takım olarak bol promilli gecelerin semti Kasımpaşa’da ikamet ediyorlardı. Diğer saha muhabirlerimizin bu konuyla çok fazla ilgisi olmadığından kelli onları tek tek saymıyorum. (daha&helliip;)

Fazlasını Oku

Zingarella

Öyle bir yemek düşünün ki sevgili okuyucu, buram buram ensest koksun. Şimdi açılış olarak çirkin bir cümle kabul ediyorum ama siz de kabul edin ki vurucu bir tınısı doyurucu bir gıdısı var. CMYLMZ’nin daha ilk yıllarında Hülya Avşar Şov’a Kenan Doğulu’yla beraber katıldığı ve tüp kullanarak sahanda yumurta yapıp yemeğe gıdık ismini verdiği bir program vardı, salyalar akarak gülmüşlerdi kendi esprilerine. Evet ne diyordum, tavuklu yumurta! İçinden çıkan şeyle beraber çırpılmak, yavrunla beraber aynı tavada pişirilirken göz göze gelmek bunlar çok ağır travmatik olaylar. Benim diyen aşçıyı şakayık gibi ağlatır şerefsizim. Gerçi etrafta benim lan o benim oğlum sikerim lan benim diye dolaşan bir aşçı ben epeydir görmedim, çok oldu yani biraz flu anılarım. Evet ne diyordum, analı kızlı! Vicdan dramı, ahlakdışı bir paradigma, kimsenin tatmak istemeyeceği bir hüzün yemeği. Ya piskopat mısın be sevgili atam, atabarım; patatesli havuç desen ölür müydün amına koyim. Hayır bu yemeği olduğu gibi kabul eden o topluma da laflarım var, terbiyesiz pis ataerkiller. (daha&helliip;)

Fazlasını Oku

Slm ben Twitter’dan!

İlk yazım, kim bu ibne gevşek kalemli, gelmiş bize amarikan icadı sosyal paylaşım dertlerini anlatıyor demeyin, hak vermeye çalışın anlayın beni.

Lanet olası bomboş bir akşamdı, öyle bir saatti ki yapabileceğin işler için ya çok geç ya da zaman yok; yeni popüler şeylerle uğraşacaksın. Girdim egomu seveyim ne kadar site varsa hepsinin adımla soyadımla facebook.com/adımsoyadım’lı kurumsal bir adresini alayım dedim. Ve friendfeed, formspring derken twittera da giriverdim. Şöyle yan yana sekmeler açıp gurur duydum kendimle. Vay bee facebookla başlayan adımlı soyadımlı adresler çığ gibi büyüdü, pencerelere sığmaz oldu. Bravo! Şimdi uyuyabilirim! (daha&helliip;)

Fazlasını Oku

Husband’s Hand

Topa girebilen bir insan değilim. Muhabbetlerde yani, millet konuşurken lafı kesip kendi akınımı başlatmam. Susar dinlerim, ayağıma pas atılırsa, topu önce hafifçe yumuşatırım önümde, sonra biraz oynar eğer kaleye dikine kaçan kimse yoksa en yakınımdaki arkadaşıma kısa pas yaparım.

Uzun süredir aklımda olan, ama yukarıda saydığım sebepten dolayı bir türlü anlatma fırsatı bulamadığım bir anım var. Çok da fantastik kuntastik bir hikaye değil ya, aklıma gelmişken buraya bir not düşeyim dedim.

Seneler oldu, ben üniversitedeyken oluyor diyeyim, ne kadar eski bir hikaye olduğunu varın siz hesaplayın. Servisle yerleşkeden 4. Levent’e doğru gitmekteyim. Kulağımda kulaklıktan yayılan müzik eşliğinde uyuyorum, çoğu zaman yaptığım gibi. Ama yolun ortalarında, müzikçalar zımbırtının şarjı bitince gözlerim aralanıyor. Mecbur kalıyorum dış sesleri dinlemeye. Arkamda hazırlık öğrencisi bir kız, yabancı birisiyle İngilizce sohbet ediyor. Bana en yakın konuşma bunlarınki olduğundan ister istemez kulak misafiri oluyorum konuştuklarına.
Muhabbetin geyik kısımlarını geçiyorum, direk önemli kısma geliyorum. Kızın memleketi Kocaeli‘ymiş. Oralardan bahsediyor. Oradan kalktım buralara geldim, şimdi yurtta kalıyorum, komşu şehir falan ama çok uzak diye. Sonra, birden kulaklarıma inanamadığım kısım başlıyor. “Biliyor musun, çok garip bir ismi var bizim şehrin” diyor. “Kocaeli’ndeki koca husband demek, eli de hand demek” diyor. “Yani husband’s hand”. “Hehe, ne komik, değil mi?” diyor.

Kilitleniyorum, vücudumun solundan geri kalanına bir felç yayılıyor. Karabasan gibi, bağırmak, çığlık atmak istiyorum ama atamıyorum. 4. Levent’te servisten nasıl indiğimi hatırlamıyorum. Öyle bir acı içerisindeyim ki, değil inerken kızın yüzüne “Akça Koca mezarında dört döndü ulan” diye bağırmak, kimmiş bu salak diye kafamı çevirip bakamıyorum bile.

Bu kadar bilgisizlik ancak eğitimle olur lafı nereden geliyorsa geliyor aklıma, metroya doğru efkar içinde yürüyorum…

Fazlasını Oku

Seni Yeneceğim Cevahir!

Ey ahali bu para düzeni, bu AVM sistemi dağ gibi delikanlıyı nasıl muma çevirir, nasıl yolar onu anlatacağım sizlere.

Bilen bilir resmi kıyafetlere meraklı değilim ama iş yerinde takım elbise giymem gerekli. Hepi topu 3 adet takımım olduğundan, dönüşümlü olarak kirlilik oranına göre giyiyordum. Baktım resmen yürüyen mikroba dönüşüyor takım elbiseler, bir kuru temizlemeye vereyim de kirlerinden arınsın dedim. Zaten ne olacak ki? Tanesini en fazla 5–10 liradan hallederim diyerek Cevahir’in içindeki DRY kuru temizlemenin yolunu tuttum.

Kibar bir hatun karşıladı sağ olsun. 3 takım elbiseyi verirken bir özen, bir nezaket değme gitsin. Sanırsın “Barney Stinson” takım elbisesini getirmiş. Ben de o göt kalkıklığıyla orası böyle leke var, şurada şöyle leke var diyerek fotoğraf albümü sergilercesine lekelerin tarihçelerinden bahsediyorum. Benim getirdiğim askıları iade etti. Poşete koydu. 3 askı kar ettim diye sevindim çocukça. Parasını kredi kartı ile ödeyeyim de kurtulayım diye hatuna uzattığım anda hatun 57 TL ücreti söyleyince bir şeyler boğazıma düğümlendi resmen. Ben daha hık mık diyemeden cart diye de çekti. O hırsla birden içimdeki canavarı serbest bırakarak “Bak yarın geliyorum. Benim için bu takımların manevi değeri çok büyük. En ufak zarar gelirse maddi manevi tazminat davası açar sürüm sürüm süründürürüm” diyerek çirkinleştim. Hatta ertesi gün öğlen Mecidiyeköy’de bulunmama hiçbir ihtimal yokken “Yarın saat tam 12 de gelir alırım 1 dakika bekleyemem en ufak aksilik istemiyorum” dedim. O sırada işaret parmağımı istemsiz olarak salladığımı fark ettim. Sağ avucumu yumruk yapıp, sol göğsüme iki kez vurduktan sonra işaret ve orta parmağımla gözlerim üzerinde hareketi yaparak hatunun şaşkın bakışları arasında oradan uzaklaştım. Bu aptalca çıkış benim ciğerimi soğuttu mu? Tabi ki hayır. Tuvaletlerin köşesinde gözyaşlarımı kimseye göstermeden biraz ağladıktan sonra “Lan ne kadar limitim kaldı acaba?” sorusuna cevap almak için ATM’lerin yolunu tuttum.

ATM’lere doğru, sümüklerimi genzime çeke çeke yürürken, bir otomobil firmasının düzenlediği çekiliş için milletin kuyruk olduğunu gördüm. Marka söylerdim ama başka bir otomobil firmasında çalışıyorum, neden rakibin reklâmını yapayım değil mi? Baktım 100 TL harcayan çekilişe katılabiliyor. Zaten anneler günü yakın, bari ufaktan bir hediye alırım, hem de çekilişe katılırım diyerek –nedenini sormayın hiçbir fikrim yok- Koçtaş’a girdim. Bir de ne göreyim, şirkete uzun zamandır almak istediğimiz şarjlı matkap 60 TL. Müdüre telefon açtım. “Kemal’ciğim iyiymiş fiyatı, iki adet alalım” dedi. Telefonu kapattım. Hemen çözümleme yaptım. “Çetin nasıl olacak bu iş?” “Başkanım iki karttan ayrı ayrı çekersek olayı çözeriz.” Aldım 2 adet matkap, geçtim yazarkasa kuyruğuna. Önümde bir aile var. Muhabbet ediyorlar. İster istemez kulak misafiriyim. Aile ufak bir paspas almaya girmiş, beş teneke boya ile yazarkasa da bulmuşlar kendilerini. Lan ne saflar var diyorum içimden. (Öküz sen önce aynaya bak)

Adamın ödemesi gereken tutar 178 TL. Kart ile ödeyecek. 178 çekti olmadı, 170 çekti olmadı, 150 çekti olmadı, 44 bonus parası varmış, 134 çektiler olmadı, 100 çektiler olmadı 50 çektiler olmadı, olmadı, olmadı. Matkaplar ağırlaşa ağırlaşa 150 kilo oldu resmen. Sonra adam nakiti verdi geçti. Amca sana sadece şunu söylüyorum, hanımına, çocuğuna dua et. Yoksa matkap ile deldiydim seni. Gözümden çıkan kıvılcımı kasiyer kız fark etmiş olacak ki; resmen göz kapaklarını kullanacak mors alfabesi ile “Farkındayım sinirlendiniz, kusura bakmayın sakin olun” yazdı.

Son durum. 57 + 120 = 177 İçimdeki Çetin durdu mu? Tabi ki durmadı. “Başkanım zaten olan oldu, son bir alış-veriş ile çekiliş sayısını iki yapalım.” “Bravo Çetin”

Girdim Migros’a. Hazır pizza, Traş kolonyası, diş macunu, kaşar peyniri aldım. Bir yandan da oğlum az kaldı sabret diyorum. Yanlış bir hesapla 47 liralık alış veriş yapmışım. Cebimde ki son 50 TL’yi de Migros’a kaptırdım.

Girdim çekilişe katılım kuyruğuna, önümde 15 kişi var. 15 dakika falan bekledim. İlerleme yok. En öndeki abla nasıl bir alışveriş yapmışsa boyum kadar fişleri dizdikçe çekilişe katılım formu çıkıyor yazıcıdan. Arkamdaki biriken 5–6 kişiye bakarak kendime moral pompalıyorum. Formları düzenleyen abla tiz bir sesle höykürmeye çalıştı. “Kusura bakmayın saat 22.00 da mağaza kapanıyor, bu beyefendiden sonra son.” Bahsettiği beyefendi 2. sırada duruyor. Nasıl lan? Ne demek son? 3–5 saniye süren aptallıktan sonra bir çeviklikle en öne zıpladım. Matkapların fişini göstererek “Yarın bu fişi şirkete vereceğim. Fotokopi çeksek olur mu?” dedim. Kaşesini bastı, üstüne notunu aldı. “Yarın bununla gelin yardımcı olurum” dedi. Ayrılıyorum ama burnumdan soluyorum. Kuyruktan şaşkınlığını atamamış bir eleman bana “kaşeletmek mi gerekiyor fişleri?” diye sordu. İçimdeki canavarı tekrar serbest bıraktım. “Evet, kaşeletmeniz lazım, yoksa fişleri yarın kullanamazsınız” diyerek hızlı adımlarla uzaklaştım. Bunu duyan 20 kişi, hatunun başına akbaba gibi üşüştü. Arkadan gelen sesleri özetleyeyim.

“Bunu da kaşeleyin”, “bunu da kaşeler misiniz”, “gerek yok kaşeye”, “bunu da kaşeleyiver hanım kızım ne olur ne olmaz”, “bir şey olmaz teyze beyefendinin ki özel bir durum”, “ya sen olmazsan yarın”, “buna da kaşe”, “buna da kaşe”

O an ki uzaklaşma mizansenini gözünüzde canlandırmak için biraz tarif edeyim. Arkada kargaşa çıkmış ben koşuyorum. Bir elde kuru temizleme poşeti içinde askılar, ve bir adet matkap, diğer elde diğer matkap ve migros poşeti, poşetleri burgu yaptıra yaptıra, Şener şen gibi kahkaha ata ata koşuyorum. Aptal avuntusu işte.

Kuru temizlemeye vereceğim 25–30 liranın hesabını yaparken, 224 lira harcayarak çıktım Cevahir’den. Hele o araba çıkmasın. Bitiririm seni Cevahir. O kadar diyorum sana.

Bu arada “Barney Stinson” ve takım elbise demişken bu klipte benden hediye olsun.

Barney Stinson – Nothing Suits Me Like A Suit from Bono van den Hork on Vimeo.

Fazlasını Oku

Yazmayalı da epey olmuş be günlük!

“Sana da yazmayalı epey oldu be günlük!” diyordu ortaokullu bir genç uzak bir coğrafyada… Ben mi? Yok canım, şimdi elle, kodla yarattığımız bir internet sitesine 3-5 gün yazmadık diye pişmanlık mı duyalım?

Duyalım tabii, eşşoğlusu!

Yazmıyoruz etmiyoruz ama, neler neler yaşıyoruz bir bilsen be günlük! (Haha, bak hala!)

Hacı ben şimdi sigarayı bırakmış ve neredeyse bir aydan beri içmeyen birisi olarak abur cubura verdim kendimi. Eti Hoşbeş, Crunch çikolatalı gofret, tuzlu fıstık yemediğim, cola içmediğim gün yok neredeyse… Şahken şahbaz, 100 iken 120 kilo oldum yemin ilen! Sigara sağlığa daha az zararlı olabilir mi lan acaba? Yani ciğerleri kurtaralım derken obeziteden gitmeyelim?

Haftada bir halı sahada maç yapıyorduk. Artık yapmıyoruz. O kadar benimsemiştim ki “her hafta maçımız, on numara şeklimiz var” diye etrafımdakilere hava atmama, kendimi haftada bir maç yapmayı sağlıklı yaşam sanan kel mahalle dayısı sanmama ramak kalmıştı. Takım olma yolunda çok önemli adımları da atmıştık aslında. 3-1’ken, o 2. golü ataydık, ahh, kopmazdı o maç aslında… Neyse… Havaların anlamsızca soğuk ve sibiryasal olmasının etkisi var elbette. Yine de ben tekrar maç yapacağım, yeşil sahalara döneceğim günün özlemiyle yanıp tutuşuyorum.

Başka başkaa… Hah, bak bu cümleyi kurmayı çok uzun zamandır istiyordum, kuranlara da hep imrendim: Yeni bir proje var günlük, üzerinde çalışıyoruz şu anda… Çalışıyoruz derken, neozepron’u eve hapsettim, laptopu da kucağına bağladım; o kod yazıyor ben de işte abur cubur yiyorum. Çok yakında buradan duyururuz zaten… Eee Fenerbasket’ten duyurmuştuk zaten… Off çok karışığım be günlük! Ohaa olm ben neden günlük tutmuyorum ki sahiden?!

Pazar günü sabah 6’da yataktan kalkarken kurduğum “neyse iş yerine gideyim de, en azından sakin kafayla 2-3 yazı yazarım site için…” cümlesi güne dair tek motivasyonumdu ama işe geldim ve yine uyudum… Sonra uyandım, tv izledim, sonra uyudum, sonra uyandım… Öff nasıl hayat lan bu…

Şimdi mesai bitecek ve eve gideceğim diye telaş yaptım, bari salak saçma da olsa birşeyler karalayayım dedim… O yüzden “bu nasıl bir yazı lan, bu mudur yani?” demeyin rica ediyorum. Hassas dönemimdeyim zaten, kalp kırarım…

Bir daha haftasonu çalışırken fıstık getirmeliyim yanımda, bir de cola… Ama colayı nasıl soğutucam ki burda?! (Haa bak alınca da 2 litre alacak pezevenk)

O değil, ışıklar da yanmıyor… Delirecem!

Fazlasını Oku

O Zaman Şarkı Söylemek Lazım Avaz Avaz… (Yapma Lağn!)

Özünde müstesna bir dostumuzun eskittiği yaşının yerine yenisinin gelmesinin coşkusuydu bir araya gelme sebebimiz. (İsimlerini vermekten imtina edeceğim) bir kaç FasulyedenKom yazarının da içerisinde olduğu, yerlisiyle yabancısıyla detone bir topluluktuk cumartesi gecesi. Madem aramızda güzel sesli bir insan evladı yok, neden mumları karaoke bir barda üflemiyoruz olarak şekillendirilmişti çoktan yazıya konu gece. En bet sesli ben olduğumdan ve elbette bu durumu engellemek gibi bi kudretim söz konusu olmadığında fevkaledenin fevkinde bir tedirginlik vardı üzerimde. (diğer özgüveni yüksek kendini bilmez yazarlarımızın aksine) İnsanların kısa zamanda çok büyük sarhoş olacakları, bi kenarda beni unutacakları düşüncesi bi nebze içime su serpiyordu. Ki gece başlamadan “Oğlum giriş parasına sadece bi içki veriyorlarmış biz şurda iki atalım öyle gidelim.” fikrinin öz babası (W) K.A.’ nın akabinde 5 TL’ ye bulduğu köpek öldüreni içtikten sonraki hali ile iyice rahatlayarak, çiğ köftelik et kıvamına geldim. Hatta ayak üstü bi şarapçıdan 24 ayar alan (W) K.A’ ya “bu kaç lağn ehehhehe” şeklinde iki cevaplı espriler bile yaptım.

Bi’ miktar alkolü ve haliçten gelip boğaz istikamettinde gitmekte olan soğuk hava akımının tamamını tünel bitişiği duvarların dibinde yedikten sonra devamında (W) K.A., (D) D.A. ile birlikte mekandaki yerimizi aldık. Ben yapabileceğim yegane şey olan gözlemlemeye anında başladım elbette. Konsept itibari ile loca loca ayıklanan barda, rezervasyon saatimiz gelene kadar ancak ecnebi açık büfe karaokelerden yaralanılabiliyordu. Akıcı bi aksanım olmaması, yüksek ses, (W) K.A., (D) D.A.’ nın tahmin ettiğim gibi öz güvenlerinin haddinden fazla yüksek olması sebebiyle locaya geçmek için beklenen 1,5 saatlik acıklı bir süreç var ki; aklımda kalan, (eşlik edebileceğime inandığım yegane şarkılar olan) cartel namelerinin şarkı listesinde olmadığını öğrendiğimde yaşadığım çok parçalı hayal kırıklığı. “Birader sen 98’de nerdeydin? Nassı yok yaa?” diye çıkışmalarım da bi’ işe yaramadı ne yazık ki.

İzole edilmemizle birlikte olan oldu elbette. (D) D.A. ve ekürisi (W) K.A.’ nın içerisine zamanında yuvalanan (starcraft oyununu bilenler için zerg diyeyim ben) cenavar, o göbekli bünyeleri nasıl ele geçirdi görmeniz lazımdı. Allahım evlerden ırak. Hayretim acımı bastırdı resmen şaşkınlıklara gark oldum, boyut atladım, astral seyahatlere çıktım. “Tamam şimdi sıradan herkes bi şarkı söyleyecek.” fikrinin ortaya atılmasıyla birlikte kendime gelebildim. Elbette hümanist bir insan olarak, hemencecik yeni yaşın sahibini öptüm, mikrofonu bi türlü bırakmak istemeyen (D) D.A.’ yı kafasına, burnuna yöneltiğim seri ve isabetli darbelerle sersemleterek taksiye bindirdim.

Yol, evde beni halamın majezikten yapmış olduğu çorbanın beklediği ve benim de ab-ı hayatı kaşık kaşık içtiğim içerikli bir hayalle son buldu.

Fazlasını Oku