Kurtuluş Mücadelesinin Yerel Kongreleri

Geçen haftalarda başladığım alıntı sözlere (yazılara) bu hafta Bülent TANÖR ile devam ediyorum. Oldukça sık başvuracağımız bir aydın olan Tanör ortaya koyduğu eserlerle Anayasa Hukuku geçmişimize ve Devrim Tarihi incelemelerimize farklı bakış açıları getirmiş, sorgulayıcı bir metotla olayları neden-nasıl disiplininde oldukça derinlemesine olarak analiz etmiştir. Devrim Tarihini araştıranlar için hocanın yazmış olduğu eserler birer başucu kitap niteliğindedir.

Bülent TANÖR’ün en özgün çalışmalarından biri de Ulusal Kurtuluş Savaşı öncesi ve sırasında incelediği yerel kongre hareketleridir. Tanör bu incelemesini “Türkiye’de Kongre İktidarları (1918-1920)” adı altında kitaplaştırmış ve inceleme 1998 yılında Gazeteciler Cemiyeti Sedat Simavi Sosyal Bilimler ödülünü kazanmıştır. Baştan söylemek gerekirse yazı biraz uzun olacak ve fazla kişi okur mu bilmem ama neden-sonuç ilişkilerine önem verenlerin sabırlıca ve dikkatlice okumalarını tavsiye ederim.

Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanması ile başlayan ve sonunda Türkiye Büyük Millet Meclisi’ nin açılması ile son bulan ulusal nitelikte olmayan yerel kongre hareketlerini inceleyen Tanör, hiçbir tarih kitabında okutulmayan gerçekleri de ortaya koymuştur. Evet, ne yazık ki incelemede yer alan birçok bilgi ilköğretim-lise müfredatlarını bırakın, üniversitelerde İnkılap tarihi derslerinde bile okutulmaz. Her Türk gencinin bildiği 3 kongre vardır. “Amasya-Erzurum-Sivas” Bunların dışında ülke toprakları içinde ne olup ne bittiği anlatılmaz. Ulusal Kurtuluş Savaşı 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkması ile başlar 9 Eylül 1922’de Türk ordularının İzmir’e girmesi ile biter. Kronolojik sıralamada arada hiçbir detay incelenmez belli başlıklar hap gibi öğrencilere yutturulur, kongre kararları ezberlettirilir, Misak-Milli’den bahsedilir, Meclis açılır, savaşlar kazanılır ve düşman denize dökülür. Oysa ki bu mücadelenin nasıl gerçekleştiği üzerine en önemli detaylar bu “Yerel Kongre Hareketleri”dir ve de “I. TBMM”dir. Bunlarla ilgili müfredatta bir şeyler okuyan, bilen varsa buyursun anlatsın; ben dinlemeye hazırım. Ben görmedim çünkü okuldan mezun oluncaya kadar. Ama şu anda merak ediyorum bunları anlatmadan nasıl bir neden-sonuç ilişkisi kurabilmiş müfredat yapıcılar? Doğru ya neden-sonuç ilişkisi ile yetişen nesillere gerek yok, ezberle yetişenler bizim için kafidir.

Yerel kongre hareketleri basit bir işgale tepki toplantıları olmamıştır. 1923 yılında kurulacak ulus egemenliğine dayalı Türkiye Cumhuriyeti’nin temel yapı dinamiğini oluşturmuşlardır. Bu dinamik kadrolar yapılacak olan devrimlerin tabana yayılmasında ve içselleştirilmesinde öncü rolünü oynamışlardır.

Yerel kongre hareketleri içinde alınan kararlar yeni bir devletin kurulacağına ve geçmiş dönemin aksine köklü reformlar eşliğinde farklı bir siyasal yapı olacağının göstergesi olmuşlardır.

Çinli general ve teorisyen Sun Tzu ‘nun şu sözü oldukça önemlidir, “Mükemmellik her savaşta çarpışarak kazanmak değildir. En iyi strateji savaşmadan kazanmaktır.” Ulusal bağımsızlık savaşını dikkatle incelediğimiz zaman da strateji olarak önce demokratik bir meşruluk kazanma amacı vardır. Mustafa Kemal Paşa Samsun’a çıktığından itibaren halkı Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Örgütü altında örgütlemeyi, sonrasında ulus egemenliğine dayalı bir Millet Meclisi oluşturmayı hedeflemiştir. İşgalleri dünya kamuoyu nezdinde protesto etmiş ve son çare olarak silahlı mücadeleyi benimsemiştir. Önce ordu kurmak yerine millet meclisi kurmak gereğini Erzurum Kongresi’nin ilk günkü konuşmasında şu şekilde ifade etmiştir. “Ve ulusun kaderinde sözünü yürütecek bir ulusal iradenin ancak Anadolu’da doğabileceğini belirttim ve ulusal iradeye dayanan bir millet meclisi meydana getirmesini ve gücünü ulusal iradeden alacak bir hükümetin kurulmasını ilk çalışma amacı olarak gösterdim.”

İşte Mustafa Kemal Paşa’yı Anadolu’ya çeken güç burada yapılmakta olan yerel kongrelerdir. Anadolu’nun, İstanbul’un aksine işgallere tepki göstermesi direniş mücadelesi başlatması bu gücün çıkış kaynağı olacaktır. Teslimiyeti ve tepkisizliği reddeden bu kongreler direnmeyi ve mücadeleyi tercih etmişlerdir. Kırılganlıkların ortaya çıkmaya başlamasında ve işgalci kuvvetlere karşı direnmenin ancak ulusal bir birlik mücadelesi sonucunda neticeye ulaştırılacağını anladıklarında, Mustafa Kemal‘in önderliğinde birleşerek Ulusal Bağımsızlık Savaşında saf tutmuşlardır.

Hani dedik ya bize anlatılan kongrelerin sayısı 3’tür diye. Bunların iki tanesi de Yerel Kongrelerdir. Sadece Sivas kongresi ulusal tabanlı bir katılımla gerçekleştirilmiştir. Bunun dışında 30 Ekim 1918’den Ekim 1920’ye kadar Anadolu ve Trakya da yaklaşık 30 kadar önemli kongre toplanmıştır. Başlıca yerel kongre merkezleri Kars, Ardahan, İzmir, Balıkesir, Nazilli, Alaşehir, Muğla, Edirne, Lüleburgaz, Tokat, Afyon, Pozantı’dır. Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a ayak bastığı tarih olan 19 Mayıs 1919’a kadar 8 tane kongre yapılmıştır. Ve yine ilk ulusal katılımı sağlayacak olan Sivas Kongresine kadar 15 kongre toplanmıştır. İlk kongrelerin toplanış yerlerine dikkat edecek olursak bu yerler Elviye-i Selase’dedir. Mondros mütarekesi gereğince eğer bu illerde olası bir kargaşalık halinde işgal hakkı İtilaf Devletlerine aitti. Kongrelere katılan delege sayısını incelediğimizde Yerel kongrelere katılım sayısının oldukça fazla olduğunu görebiliriz. Sayı olarak en çok katılım 236 delege ile Üçüncü Büyük Edirne Kongresi’ne (9-14 Mayıs 1920) olmuştur. Sonrasında 165 delegenin katıldığı İzmir Büyük Kongresi (17-19 Mart 1919), üçüncü sırada ise 131 delegenin iştirak ettiği Büyük Kars Kongresi (17-18 Ocak 1919) yer almaktadır. Ulusal ölçekli Sivas Kongresine ise 31 delege katılmıştır.

Yerel kongreler sıradan kuruluşlar olmamıştır, ileride Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu zaman cumhuriyetin kurucu kadrolarını bu kongreleri gerçekleştiren sınıflar üstlenecektir. Bu yüzden büyük bir dinamizm taşımaktadırlar. İki yıllık süreçte (Ekim 1918-Ekim 1920) bilinen rakamlara baktığımız zaman toplam 1396 kişi kongrelere katılmıştır. Bu da seçim kültürünün yerleştiğinin kanıtıdır. Geçmişten günümüze baktığımız zaman siyasi katılım düzleminde Cumhuriyetin ilanı ile de beraber kesintiye uğramayan en yerleşmiş kültür, seçim kültürü olmuştur. Temsil ilişkisi seçme ve seçilme bağında çok geniş katılımlar dahilinde yapılmıştır. Bu katılım oranı çoğu zaman gelişmiş ülkedeki katılım oranlarından daha fazla olmuştur.

Yerel Kongreler “Savunma, güvenlik, maliye, kamu düzeni, toplumsal yaşam başlıklarında belli başlı kararlar almış ve bunları uygulamaya geçirmişlerdir. Fiilen bir devlet görevi görmüşlerdir.

Bu kararların alınmasında ve uygulanmasında öncülük eden bir kadro olduğu muhakkaktır. Bu kadro genelllikle eşraf, serbest meslek sahibi, tüccar, esnaf, din adamı ve kamu görevlisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kadronun ortaya çıkışı bir tesadüf eseri değildir. İttihat ve Terakki iktidarı ile beraber yükselmeye başlayan bir Türk Burjuvazisi gerçeğidir. “Türkçü Milli İktisat” politikaları “Müslüman Boykotları” bu sınıfın doğmasına öncülük etmiştir. Bu politikalar ile gelişmeye başlayan toplumun orta sınıfı belirli bir refah düzeyine ulaşmaya başlamaktadırlar. Olası bir işgal, olası bir paylaşım bu sınıfın çıkarlarına ters düşecektir. Ayrıca Tanzimat’la başlayan yerel yönetimler ve yerel meclislerin getirdiği siyasal bilinç, bu sınıfın haklarının korunmasında doğrudan katılımı sağlayacakları yegane demokratik tepki mekanizması olacaktır. Yerel örgütlenmelere öncülük eden kadroların başında İttihatçılar da gelmektedir. Onların bu örgütlenme mücadelesinde üstlendikleri rol oldukça yüksek düzeydedir. Dünya Savaşından yenik çıkılması ve İttihatçı önderlerin ülke dışına kaçması sonrasında partinin kendini feshetmesi büyük bir yenilgi idi. Ancak İttihatçılığın taşra kolları yine ayaktaydı. İstanbul da mütareke sonrası başlayan İttihatçı avı ve sonrasında sürgünler bu kadro üzerinde büyük bir baskı oluşturmakta idi. Bir yandan Hürriyet ve İtilaf partisi üyelerinin genel anlamda teslimiyetçi yaklaşımları ön plana çıkmışken taşradaki İttihatçı kadrolar bunun tam tersi bir role büründüler. Halkın örgütlenmesinde ve birleştirilmesinde yeniden ön plana çıkacaktırlar.

Bu kongre hareketlerinden kimi devletçikler de doğmuştur. Bunların en önemlisi “Cenûb-i Garbî Kafkas Hükümet-i Cumhuriyesi”dir. Bu hareket oldukça önemlidir çünkü 18 maddelik bir anayasa yapmış, vatandaş deyimini ortaya koymuş, 18 yaşını bitiren her erkeğe seçme, 25 yaşını bitiren her erkeğe de “mebus” seçilme hakkını vermiş ve cumhuriyet rejimini uygulamaya geçirmiştir. Kısa süren bir denemeden sonra İngiliz işgali ile birlikte bu hareket son bulmuştur.

Bir diğer önemli husus şudur. Yerel kongre iktidarları geleneksel iktidar merkezi ile hiçbir zaman sürtüşmeye girmemekte ısrarlıdır. Kurtuluş reçeteleri hep kendi bölgeleri sınırları içinde kalmaktadır. İşgallere karşı tepkilidirler, tepkisizliğe karşı tepkilidirler fakat yapılacak bağımsızlık hareketinin ulusal çapta olabileceğinin ayrımında değildirler. Amaçları belli sınırların ötesine gitmemektedir. Hareket alanları da sadece kendi bölgelerini kapsamaktadır. Bu da yerel kongre iktidarlarının kırılganlığı en çok arttıran nedenlerdir. Bu kırılganlıklar olası bir başarı şansını oldukça zayıflatmaktadır. Kendi içlerinde oluşan bu uyuşmazlık beraberinde ortak hareket edememe sorununu gündeme getirecektir.( Ta ki Mustafa Kemal Paşa, Samsun’dan başlayarak Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk örgütlerini tek bir çatı altında 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılacak olan TBMM’de toplayana kadar.)
Yerel Kongre İktidarları bu kırılganlıklarına rağmen tarihsel bir değer de taşımaktadırlar. YKİ’lerin temsil ettiği değerler ve getirdikleri yenilikler ulusallaşma, demokratikleşme ve dünyevileşme yönünde büyük bir değişim en güzel ifadesidir. YKİ’ ler krizin teslimiyet ve başeğmeyle değil, direnme ve bağımsızlıkla yani ulusallaşma yoluyla aşılabileceğini kanıtladılar. Aydınlar, eşraf, mülk sahipleri, din adamları arasında belki de ilk defa olarak yerel görünüşlü ama ulusal birliği amaçlayan siyasal ittifaklar böyle yeşerdi. Yerel Kongrelerin sağladığı bu birikim; ideolojik, politik, kurumsal ve yapısal ürünlerle pek yakın bir gelecekte yeni bir devletin kurulacağını ve bu devletin ulusal, demokratik, cumhuri ve hatta laik temellere oturacağını bildirmektedir.

Bu demokratik meşruiyet zemininde hareket eden dinamikler bu enerjiyi sonrasında Cumhuriyet devrimleri esnasında da gösterecektir. Saltanat kurumunun tepkisizliği neticesinde ülkenin hemen hemen her bölgesinde bu duruma bir tepki doğmuştu. Bir tepki gösterebilme amacıyla bir araya gelen insanlar belki bilerek belki bilmeyerek iktidar organını kendi ellerine almaya başlamışlardı. Böylece egemenlik bir adamdan tamamen millete intikal etmeye başlamıştı. Bu dünyevileşme artık egemenliğin sınırlandırılması mücadelesi ile değil egemenliğin el değiştirmesi ile son bulacaktır.

KAYNAKÇA

  • Eroğlu, Hamza, Türk Devrim Tarihi, 5. Baskı, Ankara 1981
  • Mütercimler, Erol, Fikrimizin Rehberi, 1. Baskı, Ekim 2008
  • Tanör, Bülent, Kurtuluş Kuruluş, 8. baskı, Kasım 2007
  • Tanör, Bülent, Türkiye’de Kongre İktidarları, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2002
  • Niyazi, Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Ed. Ahmet Kuyaş, 12. Baskı, İstabul 2008
  • Bernard, Lewıs, Demokrasinin Türkiye Serüveni, Çev. Hamdi Aydoğan-Esra Ermert, 3. Baskı, İstanbul 2007
  • Cevat, Dursunoğlu, Milli Mücadelede Erzurum, — Ankara, [y.y.], 1946

Ege Türk Olsun!

Bu aralar “Ortadoğuyu Anlamak” diye bir kitap okuyorum. Askerliğimi yaptığım birlikte, sanırım biraz da eğitim birliği olması sebebiyle, fena sayılmayacak bir kütüphane var, oradan düzenli olarak kitap alıp okuyorum ayıptır söylemesi. Askerliğimi yedek subay olarak yaptığımdan mütevellit azımsanamayacak kadar boş zamanım var, değerlendirmek lazım.Tabii, okumakla ilgili sıkıntılarım az biraz devam ediyor hâlâ, ama bir şekilde üstesinden gelmeye çalışıyorum.

Kitabın konusu, isminden de tahmin edileceği üzere, Ortadoğu ve süregelen sorunları hakkında. Tavsiye edip etmemek konusunda henüz biraz kararsızım, çünkü daha başlarındayım kitabın. Ancak şu noktaya kadar güzel devam etti, bitirince unutmazsam kitap hakkındaki görüşlerimi de not düşerim. Yazarı İsrailli Ilan Pappé, ancak kitap hiç de (artık aşina olduğumuz) İsrail propaganda kitaplarından değil, hatta gözlemlediğim kadarıyla gizli propaganda bile değil. Zaten araştırdığım kadarıyla Ilan Pappé de hiç o taraklarda bezi olacak tiplerden değil. Daha Fazlasını Oku

Nazlı Ilıcak Demokratlığı

Günün darbe karşıtı demokratı Nazlı Ilıcak’ın Tercüman Gazetesi arşivinden çıkan bazı cümleleri:

“13 ilde sıkıyönetim yürürlüğü girdi. Huzura susamış milletimiz yürekten sesleniyor: Merhaba Asker”. (Nazlı Ilıcak, 17 Aralık 1978, Tercüman)

“Kızıl ahtapotların kolları ülkemizi yavaş yavaş sarıyor. Ve hala at gözlüğü takanlar, faşizmin tırmanışından söz ediyor. Faik Türün’ü faşistlikle mi suçluyorsun, MİT’e kontrgerilla damgasını mı vuruyorsun, devlet teröründen mi bahsediyorsun, işkence iddiaları ile yeri göğü inletiyor musun, faşizm geliyor diye yaygarayı mı basıyorsun… Geç kardeşim uzatma o eli bana, çünkü o el kızıl ahtapotu boğmak yerine onu besliyor. Ben o kirli eli sıkmam”. (Nazlı Ilıcak, 27 Temmuz 1980)

“Türkiye’de demokrasi, demogoji ve anarşiye dönüşmüştür. Otorite ve hürriyet arasındaki denge birincisi aleyhine bozulmuş, bir otorite boşluğu doğmuştu. Türk Silahlı Kuvvetleri, bu boşluğu doldurdu.(…) Hürriyet halk için değil, aydınlar için lüzumludur, belki kulağa hoş gelmeyen ama gerçeği aksettiren bir sözdür. Parlamentonun feshi ve demokrasinin bir süre askıya alınması, mutlaka geniş halk kitlelerini fazla etkilememiştir.” (Nazlı Ilıcak, 14 Eylül 1980, Tercüman)

“Birkaç gündür 12 Eylül harekâtı ile 27 Mayıs’ın mukayesesi yapılıyor ve hemen herkes, birincisinin üstünlüğünü ortaya koyuyor. Biz bu konuda tarafsız olamayız. Çünkü 27 Mayıs, mensubu bulunduğumuz Demokrat Parti camiasına karşıydı. Halbuki 12 Eylül’de açıklanan hedeflerle yıllardır bizim yazdıklarımız arasında, geniş bir mutabakat mevcuttur. Ümidimiz memleketimizin birlik ve beraberliğimizin son şansı olan Türk Silahlı Kuvvetleri harekâtının başarı ile neticelenmesidir”. (Nazlı Ilıcak, 16 Eylül 1980, Tercüman)

“12 Eylül bir darbe değildir diyen Orgeneral Kenan Evren’e tamamıyla katılıyoruz. 12 Eylül ne bir darbedir, ne de bir ihtilal. Zira ‘darbe’ de, beğenilmeyen yönetim devrildikten sonra, şahsen iktidara geçip hükümet etme hırsı galiptir ve kalıcı olma vasfı ağır basmaktadır. Halbuki 12 Eylül’de geriye dönük bir tasvib mevcuttur”. (Nazlı Ilıcak, 18 Eylül 1980)

“1974 affıyla anarşistleri sokağa salıvermiş, 12 Mart’ın Türün Paşasına, Elverdi Paşasına faşist damgası vurulmuş, kontrgerilla iddiaları ile etraf bulandırılmış, (…) İşte 12 Eylül, Türk milletinin meşru müdafaaya geçtiği gündür. İdamlar bu meşru müdafaanın bir neticesidir. (…) 1972’de Deniz Gezmiş’e, Yusuf Aslan’a, Hüseyin İnan’a Meclis’te oylarıyla sahip çıkanların Kızıldere’de Mahir Çayan ve arkadaşlarının öldürülmesini ‘devlet terörü’ olarak vasıflandıranların artık sesi soluğu kesilmiştir.” (Nazlı Ilıcak, 10 Ekim 1980, Tercüman.)

“12 Eylül’ün gerekçesi haklıdır; 12 Eylül terörden bezen halkın meşru müdafaaya geçtiği gündür”. (Nazlı Ilıcak, 17 Ekim 1980, Tercüman)

Dur dur, bu da bonus olsun; Fethullah Gülen Hocaefendi Hazretleri 12 Eylül Darbesi hakkında ne düşünüyordu acaba?:

“Karakol, sükunet’in, huzur’un ve emniyetin remzidir. Orada düzen, orada huzur ve onda gözlerin uyanık oluşu, umumi emniyet ve muvazenenin en büyük teminatıdır. Orada kargaşa ve bunalımlar ise, arkasındaki topluluklar için en büyük felakettir. (…) Ve, işte şimdi, binbir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tuluû saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekasına alamet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz”. (Sızıntı, Ekim 1980, yazının başlığı “Son Karakol” sayı:21)

Ya bir siktirin gidin allaseniz 🙂

Laf lafı açarken; tarih, din ve mitler

De Molay’ın İntikamı!

Jacques de Molay Tapınak Şovalyeleri’nin 23. büyük üstadı, yani grand masterıydı. 18 Mart 1314’te Fransa Kralı IV. Philip tarafından diri diri yakıldı. Tapınak Şovalyeleri’ne borcu olan ve tarikata girme talebi reddedlen bir kralın hezayanıydı bu. De Molay, kazığa bağlanmış şekilde diri diri yanarken Fransa Kralı ile dönemin papasını “Asla huzur bulamayacaksınız, acı içinde gebereceksiniz” diye tehdit etmişti. Tesadüf müdür, lanet midir, yoksa çok titiz bir suikast midir bilinmez, aynı yıl içerisinde hem kral, hem de papa ölmüştü.

Lakin krallık zaman zaman hanedan değişse de hala ayaktaydı. İşte asıl bomba burada. De Molay’ın cayır cayır yakılmasından tam 475 yıl sonra, yani 1789, de Molay’ın hapsedildiği ve infaz edildiği Bastille hapishanesinde başlayan Fransız ihtilali kral ve maiyetini giyotine yollamıştı. Rivayete göre günün kralı XVI. Louis’in idamının hemen ardından kurulan platforma atlayan bir kişi, kralın kesik kafasını eline almış, kalabalığa doğru sallamış ve “de Molay! Bak işte, intikamın alındı!” diye bağırmıştı.

Wikipedia Entellektüelliği

Şimdi neden yazıyorum bunları? Yok bir sebebi. Ayıptır söylemesi, dün wikipedia denen deryada yüze yüze resmen boğuldum. Allak bullak oldu beynim. The Da Vinci Code kitabından/filminden tanıdığımız Mary Magdalena ile ilgili wikipedia makalesini okumakla başlayan hikayem, İsa’ya, ordan Johanna’ya, ordan tekrar Mary’e, ordan Tapınak Şovalyeleri’ne, Jacques de Molay’a, sonra Rodos Şovalyeleri’ne, oradan Haçlı seferlerine, Kudüs’e, Kabe’ye ve son olarak Hacer’ül Esved’e kadar gitti…

Ama saatler sürdü bu macera, görseniz; tonla döküman okuyorum, görsellere bakıyorum, bazen ingilizcesini anlamıyorum, sözlük açıyorum, bazen de wikipedia’nın Türkçe versiyonuna, ekşi sözlüğe filan göz atıyorum. Bir ara firefox kilitlendi açtığım tablardan ötürü. Sil baştan başladım. Görseniz, bu entellektüel çabam karşısında ağlarsınız, o derece…

Kabe’nin Anahtarı kimde?

Kabe demiştim ya en son, Osman bin Talha adında bir Kureyşli’nin başından geçen bir olaya rastladım Türk kaynaklarında. Hz. Muhammed Mekke’yi fethedince Kabe’de bulunan putları kırmak için buraya gelmiş. Kabe’nin anahtarı da bu bahsettiğimiz Osman bin Talha’daymış. Muhammed, Ali’yi göndermiş anahtarı alması için. Ali Osman’dan anahtarı istemiş ama adam “Ben Muhammed’in peygamberliğini tanımıyorum, yok size anahtar filan” diye terslemiş Ali’yi. Hz. Ali’de zorla almış ellerinden anahtarı.

Anahtar peygambere gitmiş, Kabe açılmış, putlar temizlenmiş ve içinde namaz kılınmış. Kabe’nin anahtarının kimde duracağı meselesi konuşulmuş. Sahabelerden bazıları bu seçkin göreve talip olsa da, Muhammed Ali’ye dönerek anahtarı tekrar Osman bin Talha’ya vermesini söylemiş.

Ali anahtarı götürünce bizim Osman kardeş şaşırmış tabi, “sen bunu benden zorla almadın mı, şimdi neden geri veriyorsun?” gibilerinden. İşte orda Müslüman olmuş, hidayete ermiş filan…

Nereye geleceğim, şuraya geleceğim. Şimdi ben bu tevatürü okuyunca “Ula şimdi nerdedir ki bu Kabe’nin anahtarı?” diye meraka düştüm. Allah Google’a uzun ömürler versin, anahtarın Bani Shaiba, yani Şeybi ailesinde olduğunu öğrendim. Misal şu an anahtar ailenin en yaşlı üyesi Abdülaziz Şeybi’de. Ve tahmin edebileceğiniz gibi bu Şeybi ailesi, Kureyşli Osman bin Talha’nın torunları. Aile 14 asırdır Kabe’nin anahtarını ve örtüsünü muhafaza ediyor. Vay anasını di mi?

Ailenin statüsü nedir bilmiyorum, yani belki şeyh, emir, prenstir filan, ne bileyim milyar dolarlık servet yapmışlardır bilmiyorum. Ama ailenin sahip olduğu bu misyon nedeniyle tüm seceresi biliniyor. Tüm soyağacı… Bu müthiş bir özellik bence…

Ya da Jacques de Molay diye bir adam ölmüş, 475 yıl sonra adamın intikamını aldık diye sevinen insanlar var. Bu adamlar önemli hacı…

Dea’nın Soy Ağacı

Soyağacı konusu her zaman ilgimi çekmiştir. Çok sıkılınca açarım herhangi bir krallık ailesini ya da Osmanlı Hanedanını, Habsburg Hanedanını filan incelerim. Yüzyıllar boyunca hanedanın reisi kim, ondan önce gelen kim, ondan sonra gelen kim, her bilgiye ulaşabiliyorsun. Kendi soyağacım üzerinde çalışmıştım ben de vakt-i zamanında. Lakin, tahmin edebileceğiniz gibi, ailemizin hiçbir özelliğimiz olmamasından dedemin dedesinden öteye gidemedim. Haliyle dikey değil, yatay bir soyağacı oldu. Dedemin kardeşlerinin torunlarını, dedemin kuzenlerinin torunlarını filan çıkardığım devasa bir şey oldu ama, o değil ki kıymetli olan… Bana ne uzak uzak uzak kuzenlerimden? Dedemin dedesinden öteye, ne bileyim, 1800’lere, 1700’lere uzanabilsem… Manyak bişi değil mi abi?!

Aslında benden sonraki nesillerin benzer sıkıntıları yaşamaması için yapabildiğim kadarını torunlarıma vermeliyim. Onlar da versin torunlarına. Bir bakmışsın 2500 yılındaki torunumun elinde müthiş bir belge var. 1900-2010 arası çıkaramadık ama; ya 2010-2500 yılları arasına bir devlet adamı, ne bileyim, tarikat şeyhi filan yerleştirebilirsek? Şahane!..

Nasıl ki Muhammed için İbrahim’in ilk oğlu İsmail’in soyundan geliyor diyorlar; benim torun kendi dinini kurup başına geçtiğinde de Dea’nın soyundan geliyor derler belki… Ohaa heyecanlandım lan, kendime çeki düzen vermeliyim hemencecik…

Peygamberlerin Babası İbrahim

Bak laf lafı açıyor; bu İbrahim meselesi de acayip. İbrahim tüm dinlerin babası kabul ediliyor. Çünkü Müslümanlar peygamberlerinin İbrahim’in Hacer’den olan oğlu İsmail’in soyundan geldiğine inanırken, Museviler ve doğal olarak Hristiyanlar aynı İbrahim’in (Abraham) Sarah’dan olan oğlu Isaac’ın soyundan geldiklerine inanıyorlar. Ve yine aynı güruha göre Sarah Abraham’ın asıl eşiyken, Hacer kölesi… O yüzden Sultan Mehmet’in Ortodoks Patriği olarak atadığı Georgios-Gennadious Scholarius Müslümanlar’dan “Hacer’in kanlı köpekleri…” diye bahsediyormuş.

Neyse, şimdi tarih bile değil, mitooloji sayılır artık… Haliyle üzerinde ahkam kesmek de oldukça güçleşiyor. Ama tarihe yön veren 3 peygamberin de aynı soydan gelmesi nasıl izah edilebilir ki?

“Hepsi yalan dolan olm, yiyorlar sizi haberiniz yok” desem, nice kanlar dökülür değil mi burda? O yüzden, hafiften de tırsarak etmeyeceğim tabii böyle bir kelam.

Osmanlı’ya peygamber kanı lazım

“Laf lafı açıyor”unda dibine vurmuş olacağız belki ama; bu Abraham’ın soyuna bağlanma kaygısı aklıma başka bir şeyi getirmedi değil. Osmanlı henedanı da varlığına kutsiyet kazandırmak için peygamber soyuna bağlanmayı arzuladı, çok çabaladı. Mümkün olmayınca da “amaaan ne uğraşıyoruz ki” diyerekten gidip direkt halifeliği aldılar. Kılıçla tabi… “İstanbul’u fetheden komutan ne güzel komutandır” hadisi ve Ebu Eyüp el Ensari‘nin tahmini mezarı ile bir nebze meşruluk kazandılar. Teokrasi ve monarşi böyle işliyor işte… Nerden tutsan elinde kalıyor gibi…

Bu bir Emrivakidir!

Hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye müzakereyle, münakaşa ile verilemez. Hakimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları zorla Türk Milletinin hakimiyet ve saltanatına vaziülyed olmuşlardı. Bu tasallutlarını altı asırdan beri idame eylemişlerdir. Şimdi de, Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hakimiyet ve saltanatını isyan ederek kendi eline bilfiil almış bulunuyor. Bu bir emrivakidir. Mevzubahis olan, millete saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu behemehal olacaktır. Burada içtima edenler Meclis ve herkes meseleyi tabii görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.

M. Kemal Atatürk

* * *
Bugün Saltanatın Kaldırılışı’nın 87. yıldönümü. Kutlu olsun.

Abdülkerim Durmaz

Abdülkerim Durmaz’ı NtvSpor’da izledim. Hikeyeleri ve uslübu yıktı geçirdi beni.
Aşağıdaki de Radikal’de yıllar önce yayınlanmış ropörtajı.

İngiltere maçını sormak istiyorum bir de. Wembley’e ilk ayak basan Türk oyuncu olabilmek için otobüsten arkadaşlarınızla sahaya kadar yarıştığınız anlatılıyor…
O bir espriydi. Güzeldi, aradan 20 yıl geçti, hâlâ anlatılıyor. Ben böyle çocukluğumdan beri espri yapmayı, futbolcu terimiyle söylersek ‘b.k atmayı’ severim. Orada yaptığım da bir espriydi. Milli Takım, tarihinde ilk kez Wembley’de maç oynayacaktı. Düşün, kısmet bize nasip olmuş. Maçtan bir gün önceki ter idmanına giden otobüsten atlayıp sahaya doğru koştum. ‘Aya ilk ayak basan adam tarihe geçti, Wembley’e ilk ayak basan Türk olarak da ben tarihe geçtim’ dedim. O zamanlar Milli Takım hocası Coşkun Özarı’ydı. Onun çok hoşuna gitti. Bunu da, daha sonraki İngiltere maçları öncesi Coşkun ağabey anlatmıştı. Daha Fazlasını Oku

Pis Kargalar!

Uzunca zamandır bir tarih blogu açmak için garip bir arzum vardı. Tarihin ne kadar subjektif bir bilim olduğunun, tek bir doğrusu olmadığının farkına varılmasını sağlamak, tarihi herkesin farklı bir açıdan anlatabileceğini, önemli olanın hangisine inanmak istediğimiz olduğunu anlatabilmekti amaç. Ancak kişisel olarak ne kadar zaman ayırabileceğimi, ne kadar ayakta tutabileceğimi bilmiyordum.

Ozan, Canarino, Koskorcuk gibi arşivciliği, araştırmacılığı konusunda zerre şüphemin olmadığı çok sağlam yazarlara danışıp, onların da olurunu aldıktan sonra biraz daha hızlandırdım çalışmaları. Ve kişisellikten sıyrılıp, kollektif bir yapıya doğru yürüyelim istedim.

WordPress’in harika bir yayıncılık aracı olmasının yanında sunucu kaynaklarını deli gibi tüketen bir yapısı olmasından dolayı, mevcut konfigürasyonumuza yeni bir wordpress eklemenin sakıncalı olacağını düşünüyorum.

Bir de, geçenlerde FasulyedenKom mücadelesinin nereye kadar süreceğini, nereye kadar tırmalayacağımızı düşünürken “Ya vazgeçersek?” diye sordum kendi kendime. Ya bunca yıldır buraya iğne ile kazıdığımız binlerce cümleyi artık önemsemez de kapatıp gidersek. Ya da belki, en iyi ihtimalle bilgisayara alacağımız bir yedekten öteye gidemezse yazılan, çizilen?

Bu kaygılardan dolayı Google’un sunduğu blogspot.com hizmeti gibi, çok büyük ihtimalle daha çok uzun yıllar daha hizmet vereceğini bildiğimiz bir servisin çok daha önemli bir araç olduğunun farkına vardım. FasulyedenKom için değil ama, daha doğmamış tarih blogu için blogspot’u seçme sebebim de buydu.

İşbu sebeple Fasulyeden.com alan adı altında yayın yapacak (misal tarih.fasulyeden.com), ancak blogspot altyapısını kullanacak bir blog olmasında karar kılmıştım ki, sitenin kontrol panelini barındıracak olan blogger.com’a işyerinden ulaşamadığımı farkettim. FasulyedenKom yazılamalarını genelde iş yerinden yapıyor olmamdan dolayı bu benim için önemli bir açmaz. Ancak bir çözüm bulmaya çalışıyorum.

Blogun adı ne olacak, henüz karar vermedim. Ancak neden bilmem “karga” figürünü hem kendimiz, hem de tarihçilik için çok uygun buluyorum. Neticede hayvanlar aleminin en zeki ve uzun ömürlü hayvanı kargalar. Çok ilginç oldukları da su götürmez bir gerçek. Belki burdan bir yerden yardırılabilir. Neyse, bunlar teferruat tabii.

Konu çeşitliliğini sağlamak amacıyla tarihi kategorize etmeyeceğiz. Yakın tarih, Osmanlı tarihi, Avrupa tarihi, hatta Maya-İnka Uygarlıkları gibi derya deniz bir alanda ilerlemek niyetindeyiz.

Ne kadar zaman ayırabiliriz, düşündüklerimizin ne kadarını hayata geçirebiliriz, ya da ben kişisel olarak bu projenin arkasında ne kadar durabilirim bilmiyorum. Ama biz taşı atalım hele, ne kadar uzağa düşeceğini hep beraber görürüz.

Her türlü öneriyi (isim, konsept, altyapı, vazgeçin bu sevdadan…) buradan paylaşabilirsiniz.