Yaşasın cumhuriyetçi laiklik ve statüko

22 Temmuz Seçimlerine gelirken, bu süreç içinde geçtiğimiz aylarda yaşanan birçok siyasi gelişmeden birbiriyle ilişkili iki tanesine değinmekte yarar var. Bir tanesi 27 Nisan 2007’de askerin verdiği e-muhtıradır.(1) Konumuzla asıl ilgisi olan mesele ise, muhtıranın öncülü ve ardılı olan mitinglerdir. Ve bu mitinglerde saf tutan bir partinin, mitinglerde kullandığı jargondur asıl mevzuumuz.

Türkiye’de hala CHP’ye, az da olsa, “sol” diyebilen oluyor. Sol jargonu pek kullanmayan, hatta açıklamalarında bile bulunmayan, milliyetçiliğe “çimento” diyen bir genel başkanı olan partidir bahis konusu. Kullandığı dönemlerde bile gerçekten bir “sol” parti diyebilmenin zorluğu tartışma konusu iken, şu durumda sol demek abesle iştigal etmektedir. Bunun belki de tabanında yatan en önemli neden ise CHP’nin sürekli bir “irtica” çığırtkanlığı yapıp da laikliği savunmasıdır. Pekala, asıl sorun şu: CHP -en azından son yıllarda- laiklik konusunda ne kadar samimidir? Bu soruya kanımca “olumlu” yanıt verebilmek zor gözüküyor.

CHP’nin başını çektiği bu mitinglerde irtica tehdidine karşılık laiklik söylemi had safhadaydı. CHP’nin son yıllardaki yaptığı/yapmadığı politikalara göz attığımız vakit, bu söylemin kendileri için ne kadar oportünist bir yaklaşım olduğunu görebiliriz.

Öncelikle CHP, dört yıllık muhalefet döneminde ve hatta on yıllardır, Meclise bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı’nın devletten ayrılması için bir girişimde bulunmamıştır. Özellikle belirtmeliyim ki laik devletlerde din fonksiyonları görülmez, devlet içindeki kurumlar da herhangi bir bağlayıcılığa sahip değildir. Örneğin, anayasasında laiklik maddesi bulunan Fransa’da, dini kurumlar ve gruplar giderlerini; sahip oldukları cemaat ile karşılarlar. Ancak Türkiye Cumhuriyeti mevcut anayasasında olan bu ibare hakkında (2) herhangi bir girişimi, hatta söylevi olmamıştır. Ne kadar birleştirici unsuru belirtilse de, bu hem totaliter bir rejim ürünüdür, hem de demokratik laikliği delmektedir.

İkinci bir nokta ise, 1982 Anayasası ile eğitim alanına giren din dersleridir. (3) Laik bir devletin anayasasında “zorunlu” olarak okutulan din dersleri, esasıyla ters düşmektedir. Ayrıca, önemli bir nüfusa sahip Alevi vatandaşlara rağmen, Sünni bir din dersi planlanmıştır. Kaldı ki Türkiye gibi içinde birçok etnik kimlik ve grubu barındıran; ve ayrıca din ve mezheplerin çok çeşitli olduğu bu ülkede, tek bir din üzerinden gitmek -hem “zorunlu” kısmıyla laikliğe ters düşer, hem de baskıcılığını ortaya çıkarır. Bırakın çok çeşitli bir din dersinin verilmesini, bir de üstüne bu anayasa ile zorunlu kılınmıştır. Konumuzla asıl alakası olan nokta ise şu: CHP gene bununla ilgili herhangi bir tepkide bulunmamıştır.

Bir diğer önemli olan bölüm ise, Baykal’ın Genel Başkanlığı sırasında, 2002 Seçimlerine Türkiye’de popüler olan bir din adamını, Yaşar Nuri Öztürk’ü, İstanbul Üçüncü Bölge birinci sıradan milletvekili adayı olarak sokmasıdır. Öncelikle belirtmeliyim ki elbette dini görevleri olan, dini kurumlarda görev alan kişiler de her ülke vatandaşı gibi siyasette yer alabilme hakkına sahiptir. Ancak buradaki altını çizeceğimiz husus, 2002 Seçimlerine girerken, CHP düzenlediği mitinglerde Yaşar Nuri Öztürk ile birlikte bazılarına Deniz Baykal da katılmıştır. Hafızalarımızı yokladığımız zaman Öztürk’ün bazı mitinglerde Kuran’dan bölümler okuduğunu bulabiliriz. (4) Bu dönemde herhangi bir rahatsızlık duymayan CHP, mitinglerde Kuran’dan bölümler okumasına rağmen tepkisiz kalanlar, şimdilerde ise aynı tutuma karşı ters çıkmaktadır. (5) Kaldı ki CHP’nin Recep Tayyip Erdoğan’ı “imam” olduğu için eleştirileri de vardır. Bu eleştirileri yaparken bile, 2007 seçimlerine “imam” olan bir aday çıkartmıştır. (6)

CHP’nin dönem dönem değişen bu popülist tavrını, dönemlerdeki siyasi argümanlara ve popüler ürünlere bakarak böylece anlayabiliriz. Kendisine ters düşse de iktidar düşkünlüğü için popüler ürünleri kullanmakta, çok açıkça makyavelist bir siyasete doğru gitmektedir.

Asıl olan, CHP’nin neyi koruduğunu bilmektir. Eğer bu gerçekten öz bir laiklik değilse, nedir? Muhtemelen asıl arzu edilen statükocu bir politika ile 1920 rejimini ısrarla ve değişmez bir biçimde korumayı istemektir. Şunu önemle belirtmeliyim ki, bir toplum için değişmemek, statik kalmak büyük bir sorundur. Ve asıl gördükleri “irtica” tehdidinden ziyade, kendilerinin yarattığı bu paranoya (7) ile korumaya çalıştıkları statüko rejimidir. Eğer başta bir tehdit var ise, o da değişememeyi desteklemektir. Hatta neredeyse bazı söylemleri bile doksan yıl öncesini hatırlatır nitelikte. (8)

CHP’nin statükocu olduğu kanısına gelince, parti içinden milletvekilleri bile bu kanıya varmıştır. CHP Hakkari milletvekili Esat Canan CHP’nin demokratik olmadığını, statükoyu savunur hale geldiğini belirtmiştir. (9) Ve neredeyse CHP kendi iktidarını meşrulaştırabilmek için statükonun bir diğer bekçisi olan Ordu’nun muhtıralarından medet umar hale gelmiştir. Neredeyse, seçimlerde aksi bir durum söz konusu olur ise (Aksi durum, CHP’ye göre iktidara gelememektir) Ordu’yu yeni bir darbe ya da muhtıra çağırmaktır. Artık darbeli demokrasimiz, zaten delik deşik olmuşken, kendi iktidarını meşrulaştırmak adına ve demokrasiyi yok saymak adına bunu destekleyici tavır takınmaktan gocunmaz bir tavır içindedir.

Sanırım CHP bumerang gibi geriye doğru dönüş çizmekte. 1920 rejiminden sonra ortanın solu (ki bu da tartışmalı bir konudur), sosyal demokrasi rejimlerini de sahiplenmiş, ancak günümüzde ulusçu bir çizgide ve yaratıcı olmayan programlarla statükocu bir durumdadır.

Sözün özü, CHP’nin gerçekten laikliği savunduğu gerçeğine inanmak çok zordur. Bu söylemleri, diğer söylemleri gibi, bir zamanlar Demirel’in yaptığı makyavelist siyasetlerin örneklerinden öteye gitmez. Statükocu tavrı da günümüz hakim tavrın göstergesi ve popülist ürün yaratma çabasını gösterir. Belki ne dersiniz, CHP’nin bir sonraki seçimlerdeki en büyük vaadi ise Machiavelli’den özenip “Büyük Türk Birliği”ni kurmak olabilir. Neden olmasın?

* * *

(1) Ankara 5. İdare Mahkemesi, belirtilen tarihte yayınlanan bildirinin bir “muhtıra” olmadığını ve “idari eylem niteliğinde bir basın açıklaması olduğu”na karar verdi. Bu karara Ankara Barosu avukatlarından Kemal Vuraldoğan’ın açtığı dava neticesinde vardı. Buradaki “muhtıra” resmi ya da ordu tarafından kabul edilmiş değil, benim “idari eylem” yorumumdur.

(2) 1982 Anayasasının 136. Maddesine göre “Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.”

(3) 1982 Anayasasının 24. Maddesine göre “Din ve ahlak eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır.”

(4) Burada Şerif Mardin’in açıklaması kanımca önemlidir. Şerif Mardin’e göre “İslam toplumlarında tüzel kişiliğe hiçbir zaman geniş bir örgütlenme, meşruiyet ve hareket serbestliği tanınmamıştır.” Din ve İdeoloji, s.72.

(5) HYP Genel Başkanı olan Yaşar Nuri Öztürk’ün belirttiğine göre, yazdığı “Kuran Açısından Laiklik” kitabı CHP’liler tarafından “Laikliği Kuran’a bakarak mı savunacağız?” sözleri ile eleştirilmiştir.

(6) Mesleği imamlık olan Osman Nuri Bedir, CHP’den, İstanbul Üçüncü Bölge onuncu sıra milletvekili adayı olmuştur.

(7) Elbette irtica tehdidi olarak görülen kesim de sütten çıkmış ak kaşık değildir. Ancak CHP’nin kendi politikasını gütmeden, tehditlerden bahsetmesi ve kendi söylemini neredeyse herhangi bir şeyin başına “anti” getirerek kurması, CHP’nin nasıl bir siyaset sürmek istediğini ortaya çıkarmaz. Buradaki paranoya, var olan ya da olmayın bir şeyin abartılmasıyla oluşturulur.

(8) CHP, İstanbul Üçüncü Bölge, birinci sıra milletvekili adayı Mustafa Şükrü Elekdağ, “Türkiye’de kaçak olarak çalışan yetmiş bin Ermenistan vatandaşını ülkelerine geri gönderelim” demiştir.

(9) Ayrıca Canan, CHP’nin Kürt sorunu ve tüm demokratik açılımlara milliyetçi ve devletçi politika ile yaklaştığını belirtmiştir.

Yaşasın cumhuriyetçi laiklik ve statüko” üzerine 6 yorumlar

  1. derleyip toplamaya üşeniyodum. sabrına ve azmine hayran oldum. ellerine sağlık

  2. Bugun bir daha okudum da, kaynak falan da gosterilmis, degisik bir yazi olmus. Fasulyeden ahalisi alisik degil boyle akademik calismalara 🙂

  3. neler geçti üzerinden. artık tecavüz etsem yeridir.

    oturup ne ile cebelleşeceğimi bile bilmiyorum.

  4. sitenin sol yanındaki geçmiş zaman sütununa bakarken şans eseri bu güzel yazıyı okudum.

    Ana hatlarına katılmakla beraber Chp üst yönetim tabakasının elitist bir yapı eya oligarşi olma yolunda inanılmaz adımlar atmakta olduğuna inanmaktayım.Ama asıl belirtmek istediğim nokta şudur;

    diyanet işleri başkanlığının devlet yapısı içindeki yeri.Burada laiklik üzerinden giderken ,hristiyanlık ve islamiyet üzerindeki çok önemli bir ayrımın farkına varmamız gerekir. Hristiyanlıkta ruhban sınıfı vardır bu islamiyette ise yoktur. Yani batı laik devlet düzenini uygulamaya geçirdiğinde böyle bir sorunla karşılaşmamıştır. Fakat türkiye cumhuriyetinin tarikatlarla tekkelerle büyük problemleri vardı. Zaten 1924 anayasasından itibaren 1937 yılındaki değişikliğe kadar olan süreç içinde bu ayrımlar net bir şekilde ortaya çıkmıştır. Diyanet İşleri Başkanlığı bir zorunluluk olmuştur. Ve yine siyasal islamın giderek güç kazanmaya başlaması ile bu kurumun önemi ortaya çıkmıştır. Fakat yine de bu kurum istenildiği gibi herkese eşit bir şekildemi yaklaşmaktadır. Kesinlikle hayır.
    Bu kurum bu topluma özgüdür , batıda olmamasının nedeni bir ruhban sınıfının olması islamiyette ise böyle bir şeyin olmadığıdır. Bence kaldırılması kaldırılmamasından iyidir. İki kötü arasından seçim yapmak denilebilir.

Yorumlar Kapalıdır.