Skip to content Skip to sidebar Skip to footer

Vapurlarımızı vermeyeceğiz

İstanbul'un vapurları, şehrin güzelliğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Sultanahmet Camisinin, Ayasofya'nın, Galata Kulesi'nin, kısacası bu şehri, İstanbul yapan yapıların bir devamıdır vapurlarımız. İstanbul için tasarlanmışlardır. İstanbul'a yakışırlar...

Açık büfe yapı sanatı

Fasulyeden'in pek bir sevgili okuyucuları; Bundan sonra sizlerin, danalar gibi yiyelim içelim mümkünse hiç, değilse, en cüzzi miktarı ödeyelim çıkalım, çığlıklarınıza kulak verip, oluşturduğumuz tim ile birlikte İstanbul'u tarım tarım taramaya karar verdik.

Ceza’nın aleti yanlış torbada

RockIstanbul 2005'de sahnede Ceza adlı şahsiyet, Kiraç'a düz gitmis. Küfürü basmış. "lan kıraç, toprak hiç para eder mi, lafını bilmeyen it bu rep'i yer mi? kıraç bir dünya hiç demek, öküz gibi…

Tentürdiyot acısı

Ne de güzeldir çocukluk günleri, dertsiz tasasız, ekmek elden, su gölden, dayak anneden.. Tek derdin dizin kanayınca üstüne sürülen tentürdiyotun acısı ya da bisikletle biraz ilerilere kaçınca eve dönüşte anneden yiyeceğini düşündüğün dayaktır. Onun dışında oyuncakların halı üzerinde sürülmesi, televizyonun henüz yaygınlaşmamasından dolayı akrabalara yapılan ziyaretlerdir akşamlarını dolduran.

Birdenbire

Her şey birdenbire oldu. Birdenbire vurdu gün ışığı yere; Gökyüzü birdenbiler oldu; Mavi birdenbire. Her şey birdenbire oldu; Birdenbire tütmeye başladı duman topraktan; Filiz birdenbire oldu, tomurcuk birdenbire. Yemiş birdenbire oldu.

Atkı bağlama teknikleri

Gerçek taraftarın vazgeçilmez aksesuarıdır atkı. Tribünlerde rengini belli etmenin en basit ama en şekilli yöntemidir. Kimileri için stad etrafında maça girmeden yarım saat önce işportadan alınan ucuz, yünden yapılmış basit…

Palavralar – 2

"Kabullenirim - kabulleneceksin - kabullenecekler, kabullenirim - kabullenir - kabullenirler, kabullendim - kabullendi - kabullendiler... Kaçış yok!!" demiştim bir gün.. Tüm bu çekimlere konu olan şey hayattı.. Hayat ve onun sürprizleri kadar "kabullenmek" zorunda olduğumuz başka bir şey yok sanırım.. Öylesine şartsız-şurtsuz kendinizi onun akışına bırakıp, gidiyorsunuz işte. Ne kadarına müdahale etme şansınız var, ne kadarına yok bilemiyorsunuz. Belki de her şey tesadüfi, belki de müdahale ettiğimizi sandığımız anlar bile bir yanılsama.. Bilemiyoruz...

Pogo bir tür danstır

Ayça Seren Ural.. 25 yaşında bir genç kadın.. Üniversite yıllarını punk olarak yaşadı. Dar pantolonlar giyip, saçlarını kazıttı. Kavga anında kullanmak için beline zincirler taktı. Saksıda esrar yetiştirip içti. Kimliksiz dolaştı. Nezarethanelerde sabahladı, aç kaldı. Sorgulamadan sevişti. Ekonomiye canlılık getirmek için arabaları çizdi! Hamile kaldı. Evlendi. Çocuk doğurdu. Ve İstanbul'dan taşınıp, roman yazdı. Ayça Seren Ural, ilk kitabı Pogo'da kendi yaşadıklarını ve daha fazlasını anlatıyor. Hayal gücünü kullanarak kitaba eklemeler yaptı. Şu anda 'ortamlardan' elini eteğini çekmiş durumda. 2,5 yaşındaki kızı Brengülü (Öz Türkçe'de yaban gülü) ve inşaat mühendisi kocasıyla İzmit'de yaşıyor. Bu kitabı 90'lı ylların gençliğini unutturmamak için yazdı: ''Bizim çocuklar hiç de haklarında küfrederek konuşulacak çocuklar değillerdi. Bu çocuklar belki de el üstünde tuttuğumuz birçok insandan daha dürüsttü.'

Gülse Birsel ve şiir

Herkes şiir sevmek zorunda değil tabiki.. Seven de olacaktır, sevmeyen de. Bunu açıklayabilmelidir de isteyen istediği yerde; ifade özgürlüğü bunun için vardır çünkü. Ama hiç kimsenin, sevmediği ne olursa olsun, aşağılamaya hakkı yoktur. Gülse Birsel şiir sevmezmiş.. Bunu saygıyla karşılıyoruz biz de; ama aşağılamasını hatta dalga geçmesini onca şaire, onca şiire saygısızlık olarak kabul ediyoruz doğrusu.

Yeni yazilar neden ayagina gelmesin?